|
İnsan ruhu ve
zaman
James
Mann'dan çeviren Dr. Vedat Bilgiç
ZAMAN: BİLİNÇLİ VE BİLİNÇDIŞI
Zaman ile gerçek arasındaki bağlantı çözülebilir değildir.
Kendimizi zamandan soyutlamak için gerçekten kopmamız veya
zaman duygusunu yitirmemiz gerekir. Katagorize zaman ölçümü
saatlerle ve takvimlerle olur. Var olan zaman ise tecrübe
edilmiş içinde yaşanmış olandır. "her 'an' kırk bin yılın
meyvesidir,günlere galip gelen dakikalar ölmek için pencereden
evin içine uçan sineklere benzer ve 'an'lar ise zamanda açılmış
birer penceredir".(Thomas wolfe).T.W zamanın anlamı üzerine
duyarlılığı olan tarihteki büyük yazarlardan biridir. St.
Augustine bir kişinin varlığını geçmişin hafızası ve geleceğin
beklentisi olarak tanımlar. Bu tanımlama var olan şimdiki
halin taslağına ihtiyaç duymaz. Psikanalizde, genetik ve adaptif
bakış açıları zamanın bu boyutunu yansıtır. A.D. Weisman şunu
belirtir: "duygusal gelişimin genetik versiyonu geçmiştir,
adaptif bakış açısı ise gelecektir - genetik bakış açısı baştan
başa duygusal gelişimin tekrarlayan temalarını tanımanın ve
karşılaştırmanın bir yoludur." Zaman ve zamanın subjektif
anlamı birbirinden ayrılmaz unsurlardır, onun için tüm hayat
hikayeleri ve tüm önemli insan davranışları daima zamana bağlantılıdır.
Schecter, üç ile altı yaş arası
normal bir çocuk grubunda zaman kavramının gelişimini çalışırken
şunu buldu: saati nasıl söyleyebileceklerini öğrendiklerinde,
zaman duygusunu kurmada dış faktörler hızla önemli hale geliyor.
Bu yaş için öncelik ayrı ayrı seçeneklerle beraber günlük
ritim, mevcut olan kişisel deneyim terimiyle tariflenir. Bunlar
öncelikle psikolojik işlevleri içerir örneğin; yeme ,uyuma,
dışkı çıkarmak ve hoşa giden diğer aktiviteler gibi. Çocuklarla
yapılan bütün çalışmalarda mevsimsel zaman, öngörülemeyen
ve geniş çeşitlilikleriyle çok az anlaşılabilmiştir.
Gözlemcilerin son sözü şöyledir:
Çocuklarda zaman konseptinin ortaya çıkması, özel deneyimleriyle
çocuğun, kendi ritmik gereksinimleri ve ışık, karanlık, soğuk
vb gibi dışsal fiziksel kuvvetlerle dolu dış dünyanın, ve
kendi ritmik şablonları olan önemli yetişkinler arasındaki
etkileşimin bir sonucudur. Gözlemciler, geçmiş, bugün ve gelecek
hissinin, yeterli bir anne-çocuk ilişkisi kadar fiziksel ihtiyaçların
doyurulmasını gerektiren bir açlık-besleme-doyma zincirini
takip ettiğini öne sürerler.
Fisher ve Fisher anababa figürlerinin
zaman algısı üzerindeki etkisini inceleyen bir çalışma yapmışlardır.
Katılımcıların aynı cinsiyetteki ebeveynini ya da her iki
ebeveynini de bilinçdışında oldukça baskın olarak ne kadar
çok görürlerse, zaman algılarının o oranda aşırı değerlendirici
olduğunu bulmuşlardır. Ayrıca bireyin kendi cinsiyetindeki
ebeveyninin bilinçdışında anlayış tarzının, bu ilişkinin kişinin
zaman algısı üzerindeki etkisini ne derece etkileyeceği de
önemli bir bulgu olarak ortaya çıkmaktadır.
Dolayısıyla zaman algısının
duygusal belirleyicileri, erken yaşta bakıp büyüten obje ile
kaçınılmaz bir şekilde ilişkilidir. Gerçeklik algısının gelişmesi
de doğal olarak tamimiyle aynı olaylar zincirini kapsamaktadır.
Araştırılan çocukların erken zaman hissini nirvana benzeri
bir uykuyla birlikte oral ve anal işlevlerle ilişkilendirilmesi
beklenmedik bir şey değildir. Dolayısıyla sonradan kazanılan
zaman hissinin geçmişten gelen deneyim, sembol ve fantezilerle
dolu olarak kalması bizi şaşırtmamalı. Folklorun bilinçdışı
çatışma ve anlamı sık sık karşı karşıya getirdiği gibi sınırlı
bir mal olarak zaman da bıyığı ve tırpanıyla 'Baba Zamanı'
(Father Time) olarak betimlenir. Sınırsız zaman ve ölümsüzlük
de değişmez bir şekilde bir kadın figürü olarak sunulur. Zaman
daima gerçeklik ilkesini temsil eder ve uyanma zamanı babayla
bağlantılıdır. Haz ilkesinin özellikleri olan birincil süreç
ve sonsuzluk ise aksine anneyle bağlantılıdır. Zamanın karşıt
değerliliği sınırlı zamanı baba olarak, ölümsüzlüğü ise anne
olarak algılamamızda örneklenmiş oluyor.
Geçmiş, kişinin bugününün her
noktasında aktif varoluşunu bilinçdışında sürdürür. Zaman
ve zamanın bilinçdışı anlamı bugünün daimi refakatçılarıdır.
Ve her bir bugün dünün, şu anın ve geleceğin bölünmez bir
kümesidir. Bilinçdışının sonsuz olma özelliği Freud ve onu
takip eden jenerasyonun analistleri tarafından ayrıntılı bir
şekilde ele alınmıştır. Scott bilinçdışının sonsuzluğunun,
bilinçdışının kendisinden ziyade her şeye gücü yetme fantezilerinden
kaynaklanıp kaynaklanmadığını sorguladı. Her ikisini ayırmak
gerçekten çok zor ve belki de gereksizdir. Freud 'New Introductory
Lectures on Psychoanalysis' (Psikanaliz Üzerine Giriş Konuşmaları)
isimli kitabında şöyle der: "İd' de eksiklikle ya da yoklukla
karşılaştırılabilecek hiçbir şey mevcut değildir. Felsefi
teoreme bir istisna oluşturan yer ve zamanın bizim zihin hareketlerimizin
gerekli formları olduğu gerçeğini büyük bir şaşkınlıka karşılıyoruz.
İd' de zaman fikrine karşılık gelen hiçbir şey mevcut değildir
ve zamanın geçişi diye bir şey tanınmaz. Felsefi düşüncede
en fevkalade ve dikkate alınmayı bekleyen şey de şudur: Zihin
süreçlerindeki hiçbir değişiklik zamanın geçmesi yüzünden
oluşmamıştır."
Zamanın psikolojik anlamı, Marie
Bonaparte' nin otuz yıl önce yayınlanan 'Zaman ve Bilinçdışı'
adlı güzel çalışmasında ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir.
İnsanların küçük bir çabayla küçük olmanın işkence verici
hissini ve büyümek için duyulan ateşli sabırsızlığı hatırlamalarına
rağmen, Marie Bonaparte, popüler ve hatta şiirsel olan küçük
olmanın cenneti üzerine durmuştur. Bonaparte , çocukluk dönemine
bir vizyon, ve aşırı parlak ve gerçeküstü olan altından bir
güneşışığı hissi veren bir hafıza özelliğinden bahsetmektedir.
Bonaparte bu durumu, sadece pek çok çocukluk olayının unutulmasına
atfetmekle kalmaz, daha çok çocukluk dönemi dünyasında sonsuzluğun
hakiki deneyimine atfetmektedir. Psikanaliz altında olan hastalardan
bu aynı yoğun hatırlamaları duymak hiç de alışılmadık değildir
ve bunun daima anneyle olan yakın vücut temasıyla ilişkili
olduğu bulunmuştur. Benim kendi iki analiz hastam, Kaliforniya'
da doğmamış olmamalarına rağmen Kaliforniya' yı böyle bir
fanteziye dökmüşlerdir. Bir diğeri ise berrak beyaz bir yün
imgesini kullandı. Bir zamanlar var olan bir şeye duyulan
hasret kuvvetli bir şekilde canlıydı. Bonaparte, ergenlikte
hayatın sınırsız bir alana yayılmış gibi geldiğini ve ölümün
yokmuş gibi göründüğünü gözlemler. Zamanın bu biçimdeki telakkisi,
ergenliğin karakteristik entelektüel ve gerçeklik gelişimiyle
karşı karşıya düşer. .Böylece ergenler üzülerek çatışmaya
düşerler, çünkü biliyorlarki hayatlarının kesin kararını vermek
için uygun sınırlı zamanları var, bundan dolayı bu gelişim
sürecindeki karekteristik zıt düşünceler, zaman ile beraber
zihin meşkuliyetiyle artar. " Zamana karşı tesir edebilecek
hiçbir araç yoktur ama biz yine de deneriz." Bonaparte haz
ilkesinin kazandığı ve zamanın artık varolmadığı beş durum
tarif eder. (1) Çocukluk hayallerini koruduğumuz ve kendimizi
çocukluğun sonsuzluğuna bırakarak zamanı altettiğimiz rüyalar.
(2) Masallardaki tümgüçlülük fantazilerinin baskın çıktığı
ve gerçeklik ve zamannın fethedildiği gündüz düşleri. (3)
Aşk sarhoşluğunun, içinde barındırdığı idealleştirilmiş sevgi
nesnesiyle birlikte, sevgilinin, zamanı aşıp, sonsuz aşka
inanması ve gerçekliği görmezden gelmesine neden olması. (4)
Gerçekliği en aza indirmek veya ortadan kaldırmak için kullanılan
ve haz ilkesinin mutlak hakimiyetini sağlayan içki veya uyuşturucu
sarhoşluğu. Bonaparte daha o zamanlardan, eroin ve mariuana
gibi psikotoksik uyuşturucuların zaman kavramını azalttığı
veya ortadan kaldırdığına ve bu uyuşturucuların neden olduğu
öforinin(mutluluk hali) zamanın sınırları ve akışından
kurtulmanın bir sonucu olduğuna dikkat çekebilmiştir. Bugün
mariunanın etkileri üzerine yapılan titiz çalışmalar, maddenin
temel etkisinin zaman algısındaki değişkenlikler olduğunu
vurgulamaktadır. (5) Aşıkların ve uuuşturucu kullanıcılarının
deneyimlediğinden çok da farklı olmayan mistik ecstasy hali.
Üçünde de, ama özellikle mistik ecstasy'de sübjektif bir sonsuzluk
hissi yansıtılmakta ve buna nesnel bir varoluş atfedilmekte
bu da zamanın fethedilmesi anlamına gelmektedir.
Eğer zaman kavramını ortadan
kaldırılabiliyorsa, zamanın nihai olarak getirdiği ayrılık
olan ölüm de ortadan kaldırılabilir. Bugün yaşandığı gibi
birinin diğerinden artan bir biçimde yabancılaştığı ve ayrıştığı
bir tarih diliminde, zaman kavramını yavaşlatan ve durduran
uyuşturucular, şimdinin yalnızlık acısı ile geleceğe ait mutlak
yalnızlık tehdidinin acısını hafifletmektedir. Örneğin, başka
bir şehirde yaşayan annesine güçlü ambivalent(çelişik)
bağlarla bağlanmış ve hiç evlenmemiş bir adam, analize devam
ettiği bir dönemde, arkadaşları olan bir çift tarafından Şükran
Günü yemeğine davet edilmiş. Yemekten önce herkes marijuanayla
kafayı bulmuş. Bu kişi o akşamın genel atmosferinin gayet
sıcak ve rahat olduğunu belirtmiş, genel olarak gayet iyi
vakit geçirdiğini hatırlamıştı. Ancak zaman çok fazla yavaş
geçmişti. "Herşey sanki sonsuza dek sürecek gibiydi. Zaman
inanılmaz biçimde uzadı" Çiftin kadın olanını çok şefkatli,
kadınsı, iyi bir ahçı olarak tarif etmiş ve şöyle eklemişti:
"Sanki zamanın dışında bir jenerasyon gibiydi". Demek istiyordu
ki hazırladığı akşam yemeği tam annesinin hazırlayacağı türdendi.
Dolayısıyla uyuşturucunun etkisi sonsuzluk hissini alevlendirmişti
ki bu da iyi olan şeylerin anneden alınmasıyla bağlantılı
bir histi.
Halusinojenlerin yeni bir din
olarak kullanımı konusunda Alpert adıyla bir süre Leary'nin
meslektaşlığını yapan Baba Ram Dass,şimdi aynı amaca uyuşturucular
olmadan ulaşıyor. Third Noble Truth of Buddha'da insanın bağlılık
ve arzularından vazgeçip doğum, ölüm, ve acıya son vermesi
gerektiğini söylüyor.
Seni kıskıvrak yakalayan
şeyi tümüyle sonlandır.
Şayet bu içinde bulunduğum Zaman-mekana bağlı olmazsam
Farkındalığımı vücudumdan kurtarabilir ve
Her şeyle bir haline gelebilirim.
Kutsal Anayla
Bütünleşebilirim.
Zaman mefhumu egoya kendi varoluşunu
kanıtlama işlevi görürken, geçmiş zamanın ve anıların varlığı
da ego tarafından zamansızlık illüzyonu yaratmakta kullanılabilir.
Zaman algısı daima gerçeklik ve onun sınırları ile yüzleşme
anlamına geldiğiden hafıza, her geçmiş olayı şimdinin olayıymış
gibi göstermeye ve bu yolla zamanı sıfıra indirme ve yeni
hayata sihirli bir tümgüçlülük kazandırmaya yarar. Zamanın
geçişi ayrılma dönemini semboliza eder. Ayın evrelerini ve
benzer olguları gözlemek, bu kaygıya dayanır. "Zamansızlık,
anne ve bebeğinin sonsuza dek birleşmesi fantezisidir. Takvim,
ayrışma kaygısının somutlaşmış halidir." Zaman hakkında çelişik
hisler, ona atfedilen ortak özelliklerde de görülür: öğretmen
olarak zaman, tedavi eden olarak zaman, arkadaş olarak zaman.
Bütün bunlar, bütün insanların
bilindışında varolan bir zamansılık mefhumun varolduğuna net
bir kanıt teşkil etmektedir. Daha kaydadeğer bir şekilde ifade
etmek gerekirse, hiçkimse kendisinin yaşlandığına inanmaz.
Sağlığımız yerindeyken yaşlılığın yaklaştığını deneyimlemeyiz.
Yaşlanma sürecinin etkilerini algılarız ve içimizden yaşlandığımızın
farkındayızdır. Zamansızlık, sonsuzluk arayışı Zamanın yaşlı
bir adam olarak, Ölümün ise gülümseyen bir iskelet olarak
resmedilişinde dramatik olarak vurgulanmaktadır. Yokoluştan
kaçmak için zamanı yok sayarız.
Winnicot depresif durumu bebeğin
sağlıklı gelişiminde, sütten kesilme döneminde, normal bir
aşama olarak, düşünür. Bu durum, bebeğin birşeylerden vazgeçmeye
ve nesneleri uzaklaştırabilmesiyle başlar. Winnicot'un eklediği
önemli bir nokta da bu normal depresif durumu zaman mefhumunun
gelişimine bağlamasıdır. Bu gelişim bebek için, gerçek ve
fantazi arasındaki farkı anlaması için önkoşuldur. Bu normal
aşamayı tamamlamış birey için, kayba gösterilen tepki yas
ve üzüntüdür. Ayrıca, depresif konum, içselleştirilmiş kişisel
denge ve zenginliğin yanı sıra, sevgi nesnelerinin iyi hatıraları
ile birlikte ortaya çıkar. Bunlar, çevresel destek olmaksızın,
kaybın tahammül edilebilmesini sağlar.
Son yıllarda, geçmişe oranla,
ölen hastalar, onların duyguları ve düşünceleri, onların ailelerinin
ve yakınlarının duygu ve düşünceleri daha fazla incelenmeye
başlandı. Hasta ve hasta yakınları arasındaki etkileşim ve
yüzleşilmesi gereken zaman sınırı, hastaya daha fazla ya da
daha az onur ve huzur sağlıyor. Eissler, ölümü yoğun bir şekilde
çalışan ilk araştırmacılardan biriydi ve zaman ve ölüm ilişkisinin,
kişinin özne deneyimi üzerinde çok etkili olduğunu ve zamanın
önemini vurgulamıştı. Saatle ölçülen fiziksel zamanın özelliği
ikincil derecede önemli iken, Weisman'ın bahsettiği yaş, duygu
durumu ve diğer faktörler (gerçeklik hissindeki kalitatif
dalgalanmalar, kişisel aktivitedeki dalgalanmalar, algılamadaki
devamsızlıklar, cinsel istekteki artış ya da azalış) psikolojik
zaman kavramı ile ilintilidir. Çocuk için ertesi gün uzak
gelecekteki bir kavram gibi gözükürken, yetişkin biri için
gelecek hafta çok yakın bir zaman gibi algılanabilir. Yaşlı
olanlar için gelecek zaman diye bir kavram yoktur, ancak savunma
mekanizmalarından reddetme sonucu bu gerçeklik göz ardı edilebilir.
Hem Eissler, hem Winnicot,
zaman kavramının, kişilik gelişiminde önemli bir rol oynadığını
belirtirler. Burada bir tezat yoktur. Winnicot, yaşanan devamlı
kayıpların tahammülü için zamanın gelişimini çok önemli tutar.
Eissler de gerçeklik ve zaman arasındaki ayrılmaz bütünlüğün,
kişinin aklındaki zamansız cennet kavramını bozduğunu ve zaman
kavramının takdirinin ölüm bilincini ortaya çıkardığını anlatır.
Eissler'e göre toplumun duygusal
alana, kişinin vücuduna karşı tutumuna, ölüm kavramına be
başka kavramlara olan etkisi, zamanın deneyimlenmesi üzerine
karakteristik bir damga bırakmaktadır. Tabi ki, bu konunun
kanıtları Eissler'in ifadesinden on beş yıl sonra daha kesin
bir şekilde takdir edilmektedir. Biz tarihsel bir dönemde
yaşıyoruz ve bu dönemde zaman ve zamanın deneyimlenmesi parçalanmış
durumdadır.Biz artık büyük sosyal değişimleri nesiller üzerinden
değil, birkaç yıl üzerinden ölçüyoruz. Uydu iletişimi sayesinde
uzay ve zamanın fethi, tüm dünyadaki ve hatta başka gezegenlerdeki
görsel olayların kolayca erişimi zamanın deneyimlenmesini
değiştiriyor ve hatta zaman büzülüyor. Zaman biz ne olup bittiğini
anlamadan hızla geçiyor.
Tüm iletişim yöntemleri şu
anda soluk almadan hızla ilerliyor, tüm araçlar hızla hareket
ediyor ve değişim süratle oluşuyor. Bu durumun yarattığı geçicilik,
dengesizlik ve yakalanamayan hız hissi ise baskıcı ve her
şeye gücü yeten bir zaman kavram içinde görülüyor. Zaman sınırlı
psikoterapi, zamanın bu kadar hızla aktığı bir dönemde uygun
bir yöntem olarak ortaya çıkıyor. İstediğimizi almak ya da
düşünmek için az zamanımız kaldığını hissetmeden edemiyoruz.
Zamanın sürati ölüm kavramını her ne kadar daha erişilebilir
yapıyorsa bile, ölüm fazlasıyla kabul edilemez bir hale geliyor.
Tıbbın ölümü tamamen ortadan kaldırmasını istiyoruz. Hem hızlı
iyileşme, hem de hızlı değişim talep ediyoruz. Zamanın görülen
etkilerini reddediyoruz. Böylece yaşlı insanlar için genç
kıyafet modası, bolca kozmetik ürünleri, plastik cerrahinin
yaygın kullanımı, saç boyası ve perukların popülaritesi hem
kadınlar hem de erkekler için ortaya çıkıyor.Zamanı yavaşlatma
çabalarına örnek olarak Sears'ın yeni çıkan sayısı ve elli
yıl evvel çıkan Roebuck katalogunun en fazla satanlar listesine
girmesi gösterilebilir.Bu nostalji kendini geçmişe geri dönme
isteği, geçmişi şimdiye taşıma isteği ve çocukluğun getirdiği
mutlak kudret hissini yeniden kazanma isteği ile kendini en
derin seviyede gösteriyor. "her insanın kalbinde zaman korkusu
yatıyor."
Tüm kısa süreli psikoterapiler,
terapistleri bilse de, bilmese de, kişinin içindeki zaman
korkusunu canlandırır. Çeşitli kısa süreli psikoterapiler
arasında nasıl farklar olursa olsun, hepsinin ortak özelliği
zamanın belirgin ve kesin bir şekilde sınırlı olduğudur. Fakat,
bilinç altındaki psişik süreçlerin kişinin gelişimine ve şimdiki
hayatına olan etkisi kısa süreli terapilerde yoğun bir şekilde
vurgulanırken, hasta ve terapistin zaman kavramına yüklediği
öznel ve nesnel anlamlara ya çok az dikkat ediliyor ya da
hiç dikkat edilmiyor.
Psikanaliz ve psikoterapinin
öncüleri içerisinde, sadece Otto Rank zaman kavramına dikkat
çekti ve bunu terapilerinde kullandı. Ona göre hasta her zaman
terapinin bir gün biteceğinin farkındadır ve ayrıca her seans
hasta "anne fiksasyonu"nu ve bu fiksasyonun şiddetininin bir
minyatürünü, bu sorunun üstesinden gelene kadar terapiye getirir.
Otto Rank bir altbilgide, hastaların,
gebelik süresine benzer, dolayısıyla 7 aydan 10 aya değişen
bir sonlanma dönemi seçtiklerini ve bu seçimin aslında hastanın
kendi doğumuna karşılık geldiğini ekler. Rank doğum travmasının
sonraki tüm insan gelişimi ve deneyiminde merkezi bir yerde
durduğuna inandığından şimdiye kadar onun yaklaşımı bir hayli
kendine hastı ve şu an da oldukça az sayıda terapist onun
düşüncelerini kullanmaya ve geliştirmeye devam etmektedir.
Ayrıca, onun 'zaman' kavramı her ne kadar psikanalizdeki ve
herhangi bir psikoterapideki sonlanma sürecindeki zorluklar
ve karmaşıklıklar açısından önemli olsa da kısıtlı bir kavram
olarak kalmıştır. Tedavinin başından itibaren, değişmez bir
sabit olan zamanın sınırlılığı ve sonuç olarak ortaya çıkan
bilinçaltı dinamik olayları serisi sadece hastayı tedavi etmek
için bir rehber olarak hizmet etmez, aynı zamanda zamanın
etkilerini ve anlamını koordine etmek ve çalışmak için de
bir olanak sağlar. Bu sayede en azından zaman korkusunun bazı
tarafları ortadan kaldırılabilir veya aza indirgenebilir.
Kısa formlu hiç bir psikoterapi duygusal bozuklukların tedavisine
hiç bu duruştan yaklaşmaz. Ölmekte olan bir hastanın insanın
yönlendirilmesindeki önemli problemlerden biri ölümün tüm
bakımvericiler, profesyoneller, aile, akrabalar ve arkadaşlar
tarafından inkarıdır.
Psikoterapinin kısa formlarında
zamana temel önem verilmemesindeki başarısızlığı anlamanın
bir yolu terapistlerin kendilerinin zamanın dehşetini inkar
etme arzularında yatar. Varolan zamanda sadece bir tane 'şimdi'
olduğundan, hastanın mevcut sorunu ne olursa olsun, bu sorun
sımsıkıya hastanın iç dünyasında sürekli devam eden; en uzak
geçmişe ve en görülemez geleceğe genişleyen olaylara bağlıdır.
Bu olaylar 'şimdi' gibi hissedilir. Geçmişte gerçekleşen tüm
olaylar aslında bu anlamda çok önemli değildir; sadece zaman
içinde devam edenler ve yine zamandan ayrılamaz olanlar önemlidir.
Zaman sınırı olan herhangi bir psikoterapi bir yandan her
insanda varolan ebediyet, sonsuz zaman, ölümlülük ve çocukluk
döneminin mutlak kudret fantazileri arasındaki çatışmayı,
diğer yandan zaman, sonu olan zaman, gerçeklik ve ölüm arasındaki
çatışmayı alevlendirir. Bilinçaltının istekleri zamandan bağımsızdır
ve zamanın sınırlı olduğu bir yardım talebine de hemen karşı
çıkar. Bu yüzden, herhangi bir zaman-sınırlı psikoterapi hem
çocuk zamanına hem de yetişkin zamanına hitap eder. Bu en
azından çatışan güçlü tepkilere, karşılıklara, çoğunlukla
da çatışan beklentilere yol açar. Zamanın süresine dair ne
kadar büyük bir belirsizlik olursa, çocuk zamanının bilinçaltı
istek ve beklentilerine o kadar büyük bir etkisi olur. Zamanın
müddeti ne kadar belirli olursa, çocuk zamanı o kadar hızlı
ve uygun bir şekilde gerçeklikle ve yapılacak işle yüzleşir.
Herhangi bir dinamik psikoterapide zamanın huzursuz gardiyanları
her zaman tetiktedir. Bu önlenemez bir şeydir. Tedavideki
sonlanma gün yüzüne çıkmadıkça, bizler de bu konuya önem vermeme
eyilimindeyizdir. Bu noktada, hem hasta hem de terapist belirsizliklerin
ve dirençlerin zorla içeri girmesine izin verir. Eğer sınırlı
müddeti olan psikoterapiye girişiyorsak, işe hastanın bulunduğu
yerden başlamak akıllıca olacaktır. Yani, hasta, yardım için
ayrılan sürenin sınırlı olduğunu öğrenir öğrenmez, çocukluk
döneminin sihirli, ebedi ve mutlak kudretli fantazilerine
faal bir şekilde maruz kalır ve 'şimdi' yaşadığı bunlardan
tedaviye dair beklentileri doğar. Gerçek-gerçekdışı ve bilinç-bilinçaltı
'şimdi'sinin anlamına bağlı kalarak, biz buradan tedavinin
kendisini göz önünde bulundurmaya geçeriz.
James Mann'ın Time-limited
psychotherapy adlı kitabından….
|