|
'Sert' erkeğe
veda...
Batı toplumlarında bir süredir
ilgi uyandıran bir tartışma var: Sert erkeğin öldüğü, hatta
bildiğimiz anlamıyla erkekliğin öldüğü, erkekliği yeniden
tanımlamak gerektiğine dair bir tartışma. Bu tartışma yaygın
kültürün tayin ettiği yetişkin erkek imgelerinin eskidiğini
ve artık bunlara güvenilemeyeceğini söylüyor. Kitabiyattan
bir örnek vermek gerekirse şair Robert Bly'ın İngilizce konuşan
dünyada çok satan Iron John (Demir John) adlı kitabı zikredilebilir.
Bu kitap talihsiz bir biçimde, Türkçeye 'Sert Erkek,Güçlü
Erkek' adıyla çevrildi ve hak ettiği ilgiyi uyandırmadı. Kimi
yazarlar 'erkekliğin buhranı'ndan söz ederlerken, kimi diğerleri
de bu tartışmaların toptan bir yanılsama olduğunu dile getiriyor.
Bu yazıda, sözünü ettiğim tartışmaları, ruhbilimsel bir bakış
açısından ele alacağım.
Cinsiyet
(gender) aslında cinsiyet organlarından ve gösterilen cinsel
davranışlardan daha fazlasıdır. Toplumun içinde var olan cinsiyet
rolleri, ideal erkek veya kadın olmanın sınırlarını ve hedeflerini
çizer. Erkeklik, insanlık tarihi boyunca değişik sosyal grupların,
kültürlerin ve alt kültürlerin ihtiyaç ve şartlarına göre
şekillenmiştir. Toplumlarda görülen erkek standartları, çoğu
kez, zamanın yönetici sınıfının tercihlerine ve ihtiyaçlarına
hizmet edecek özellikler barındırmaktadır. Bu bakımdan tek
bir erkeklik tanımı ve ölçütünden bahsetmek mümkün değildir.
Erkeklik aslında süregelen bir grup etkinliğidir. Erkek kişi
doğumundan itibaren çevresindeki diğer önemli hemcinsleri
tarafından sürekli bir denetlenme ve inceleme altındadır.
Genelde babalar erkek çocukları için hem erkekliği öğreten
bir model hem de erkekliğin gereklerini yerine getirip getirmediğini
kontrol eden bir denetleyicidir. Tarih içinde üstün erkek
özelliklerinin de değiştiğini ve genel olarak bu özelliklerin
zamanın ve mekânın gereklerini karşılayacak biçimde şekillendiğini
söylemek mümkündür. Yani üstün erkek şimdiki zamanın ve şartların
ideal erkeğidir. Zaman içinde fazla değişime uğramayan ve
günümüze kadar gelen üstün erkek özelliklerinden bazıları;
hükmetme, saldırganlık, rekabetçilik, cesaret, sevinç veya
kedere karşı kayıtsızlık ve kontrol altında tutmadır. Eskiden
üstün erkek özelliklerinde sayılan fakat günümüzde önemini
yitiren bir özellik ise fiziksel kuvvettir. Günümüz toplumu
artık daha çok hiyerarşik organizasyonlardaki yerine göre
kişinin güç konumunu değerlendirmektedir. Kişi toplum içinde
ne kadar yüksek bir mevkie sahipse o kadar varlıklı demektir
ve varlık eskiden üstün erkek özelliği sayılan fiziksel kuvveti
kolaylıkla satın alabilmektedir. Toplumda askerlik, inşaat
ya da hukuk uygulamaları gibi bazı iş alanları da bir şekilde
erkekleştirilmiş ve üstün erkek profiline yerleştirilmiştir.
Geleneksel erkek rolleri erkeklerin
toplum içinde yüksek statülü pozisyonlarda olmaları gerektiği,
fiziksel ve duygusal olarak dayanıklı olduklarını gösterecek
şekilde davranmaya mecbur oldukları ve dişil olan her şeyden
kaçınmaları gerektiği gibi bazı inançların oluşmasına ortam
hazırlamıştır. Erkek çocuk baskın, hedefe yönelik, bağımsız,
rasyonel ve saldırgan davranışları onaylanarak ve ödüllendirilerek
yetiştirilir. Erkek çocuğun bağlılık ve yakınlık duyduğu kişilere
bu duygularını göstermesine izin verilmez, sınırlı duygusal
deneyimlerden geçmesine izin verilir. Çünkü duyguların baskın
olduğu davranışlar onu üstün erkek profilinden uzaklaştıran
dişil uca daha yakın tutumlardır. Duyguların dışavurumu ve
duygusal bağlılık kadınlara özgüdür ve erkek kişi kendini
devamlı surette duygusal kontrol altında tutmak zorundadır.
Bazı kaynaklara göre bu duygusal kontrol erkek kişinin daha
sonraki yaşlarında depresyona girmesine neden olan başlıca
sebeplerden biridir. Bir başka sebep ise toplum tarafından
idealize edilen üstün erkek statüsüne sahip olabilmek ve bu
statüyü koruyabilmek konusunda duyulan yetersizlik duygusudur.
Aslında erkekler toplumun ve geleneksel erkek rollerinin onlara
verdiği gücün hayaline sıkı sıkıya tutunmaktadırlar. Gerçek
hayatta uygulayabildikleri güç, bu hayalin çok uzağındadır.
Ne oldu da Batı toplumunda bu
değişimler gerçekleşti? Hızlı kapitalist sanayileşme eski
cinsiyete bağlı işgücü dağılımını etkilemiş ve kadınların
kamusal alanda giderek daha fazla görünmesini sağlamıştır.
Zamanla kadınlar, erkeklerin egemen olduğu sosyal ve ekonomik
alanlara kaymaya, orada yer almaya ve kendilerini göstermeye
başlamışlardır. Yirminci yüzyılda okul ve üniversite sistemlerinin
hızla gelişmesi, profesyonellere yönelik iş sahalarının açılması,
teknolojinin giderek önem kazanması ve bilgi endüstrisinin
büyümesi, ondokuzuncu yüzyıl Batı toplumlarındaki erkek egemenliğinin
sarsılmasına yol açmıştır. Bu sosyal değişimin en önemli nedeni
ekonomiktir. Bu dönemde erkek maaşlarının satın alma gücünün
düşmesi, beceri gerektiren veya gerektirmeyen erkek mesleklerinin
azalması ve tam aksine, hizmet sektöründe kadınlara yönelik
işlerin artması, bu hızlı değişimi tetikleyen diğer etkenlerdir.
Ondokuzuncu ve yirminci yüzyılda
ekonomik alanda meydana gelen bu değişimler aile yapısını
da etkilemiştir. Aile içinde kadının etki alanı, ailenin çekirdek
aile hüviyetini alması ve ev ve iş hayatının birbirinden ayrılmasıyla
artmıştır. Vaktinin çoğunu iş yerinde geçiren babalar nedeniyle
özellikle erkek çocuklar anne ile daha çok vakit geçirmeye
başlamıştır, kimi düşünürler bu değişimin erkek çocuğun bir
erkek olarak sosyalleşmesini olumsuz yönde etkilediği sonucuna
varmaktadırlar. Batı toplumlarında ondokuzuncu yüzyılın sonlarında
erkek çocuklara nasıl erkek olunacağı kadınlar tarafından
gösteriliyordu ki, bu da bir kesim yazara göre, erkeklerin
gücünü kaybetmelerine sebep oluyordu .
Aile içinde yukarıda bahsedilen
değişimler olurken, öte yandan kadınlar kamusal alanda daha
fazla rol almaya başladılar. Kadınlara yönelik üniversitelerin
ve buna bağlı olarak kadın okur-yazar oranının artması, evlilik
yaşının büyümesi, kadınların sosyal statüdeki yukarıya doğru
çıkmaları ve kapitalist gelişmeler "yeni kadın" portresinin
oluşmasını sağladı. Bu yeni portreyi oluşturan kadınlar bekâr,
yüksek eğitimli ve ekonomik olarak bağımsız bir kesimi oluşturuyorlardı
ki, bu özellikleri onların erkek ve kadınlar arasında varolan
cinsiyet ve güç dengelerini bozmalarına sebep oluyordu. Bunlara
ek olarak, "yeni kadın" evlilikten kaçınıyor, profesyonel
tanınma için savaş veriyor, radikal sosyal ve ekonomik reformları
destekliyordu. Bu yeni kadın tipi bugün yaygın olarak bilinen
feminist akımının oluşumunda kurucu rolü oynadı. İşte bu yapısal
değişimler cinsiyet ilişkilerinin yeniden yapılanmasını sağladı
ve her iki taraf kadınlığın ve erkekliğini yeniden tarif etmek
için bir çatışma içine girdiler. Feminist akımın ortaya çıkması
bu yazının da konusunu oluşturan erkeklik mefhumunun farklılaşmasına
sebep oldu. Yeni erkeklik mefhumu, tarihsel süreçte yapılan
tek tanımın aksine, farklılıklar göstermektedir. Kimi yazarlar
iki tür erkeklik tanımı üzerinde durmaktadır: "Yeni Erkek"
ve "Geleneksel Erkek". Yeni erkek geleneksel erkeğin kısıtlama
ve sınırlamalarından kendisini azat etmekte, daha içten ve
duygusal davranmakta, olmadığı halde güçlü görünmek gibi bir
sevdaya kapılmamaktadır.
Modern yaşantıyla birlikte ev
ve iş arasında oluşan uçurum, bu onarılmaz yarık babanın evden
kaybolmasını sağlamıştır. Pek çok çocuk için baba artık eve
onlar uyuduktan sonra gelen bir gölge varlıktır.Babanın anahtar
rollerinden birisi, oğlan çocuğunu erkeklik rolüne, erkeklerin
dünyasına, kimliğini bir erkek olarak kurgulayacağı yere hazırlamaktır.
Bu yapılmazsa erkek çocuğu ileriki hayatında kadınlarla ilişki
kurmakta çok zorlanacaktır, ya onlara yapışacak ya da onlardan
çok uzak duracaktır. Kimi yazarlar endüstri devriminden en
fazla yara alan sevgi biriminin baba-oğul bağı olduğunu yazmaktadırlar.Endüstrileşme
öncesi oğullar babalarını tarlalarla veya ticarette görüyor,
erken yaşta onlara katılıyor iken artık babalarını bu biçimde
görme şansları kalmamıştır.
Ataerkil toplumumuzda gizli
saklı bir anaerkillik hüküm sürüyor, ilişkiler, duygular öne
çıkıyor ve oğul babayı duygusuzluğun o gri dünyasından çıkıp
gelen bir yabancı olarak değerlendiriyor. Bazı oğullar erkek
kimliğine kolayca geçer çünkü babaları onlarla yeterli bir
bağ kurmuş, onlarla kendi üretken dünyasının bir bölümünü
paylaşmıştır. Bazı insanlar da erkek kimliğine adım atar ama
babalarının o ilişkisizliğini, duygusal ceset olma halini
kendi hayatlarına kopya ederler. Bazı erkekler kadınların
dünyasında kalır ve onların değerlerini benimser, erkeklerin
dünyasındaki sevgisizlikten nefret ederek yaşarlar. Bir oğlun
annenin kendisi için ve kendisinin annesi için taşıdığı tehlikeye
karşı babaya ihtiyacı vardır. Eğer ana-oğul ilişkisi çok yalıtılmış
kalırsa yoğun ve tahripkâr bir hale bürünebilir. Bunun acı
bir örneğine, ekran şöhreti bir anne oğul ilişkisinde milletçe
tanık olduk.
Duygu kepenklerini indirmiş
olan erkek, incinebilirliğinden ve ihtiyaçlarından derin bir
biçimde utanç duyan kişidir. Gerçek bir ilişki kuramayan,
insanlardan uzak, ruhuna dokunamadığımız, kalplerini hissedemediğimiz
adamlar. Adeta yaşadığından utanır gibidir ve bu yüzden dışarıdan
bakıldığında ceset gibi görünürler. Evlilikte bu tür erkekler
eşlerini çok fazla yıpratırlar. İşe gider, dost canlısı görünür,
sorumluluklarını harfiyen yerine getirirler. Ancak birlikte
oldukları kişi duygusal temas yokluğundan, daha derin, kalbi
ve ruhu olan bir şeylerin açlığından yakınmaya başlar.Ve erkeğin
şaşkın bakışları altında (ona kalırsa her şey ne kadar da
normaldir!) böylesi ilişkiler yıkılıp bozulabilir. Gerçek
bir erkek olmanın kadınlardan tamamen âzâde olmak olduğunu
düşünür o, oysa gerçek tam tersidir, erkek olmak dişiyi kabullenmek,
onunla rahat olabilmek ve ona duyduğumuz ihtiyacı kabullenebilmek
demektir.
Dünyayı aklın penceresinden
gören bu adamlar böylece kendi kendilerinden gizlenir ve içlerindeki
o berbat boşluğu fark etmezler. Duygusal yakınlığa duydukları
ihtiyacı nereye kadar inkâr edeceklerdir? Bir gün duygusal,
bedensel ve manevî açıdan nasıl da fakir kaldıklarını fark
eder ve büyük bir buhran yaşayabilirler. İşte bu 'erkeğin
krizi'dir.
Çağımızda, daha önce de belirttiğim
gibi, kendisini sertlik ve duygudan uzaklıkla tanımlayan klasik
erkekliğin giderek öldüğü, bildik cinsiyet kalıplarının ucundan
bucağından yıprandığı, duygusal yaşantının nihayet erkeklerin
hayatına da taht kurduğu söyleniyor. Kadınlar birçok iş alanında
erkekleri geçiyor, akademik hayatta giderek daha üst basamaklara
tırmanıyor, daha uzun yaşıyor ve çok daha az intihar ediyorlar.
Erkeklerin kadim zamanlardan beri strese verdikleri tepki
olan 'savaş veya sıvış' stratejisi yaşadığımız zaman diliminde
pek işe yaramıyor. Patronundan kötü bir söz işiten bir erkeğin
savaşması ya da kaçması hiç de doğru stratejiler olmayabilir.
Ne de olsa 'viran olası hanede evlâd ü iyal var'dır ve eve
ekmek ve tuz götürmek gerekmektedir.
Çağımız giderek klasik erkek
tavrının işe yaramadığı bir çağ halini alıyor. Artık birlikte
çalışmanın, uyumun öne çıktığı bir çağdayız. Bu çağın erkekleri
daha fazla baskı altında kalıyor ve babalarından öğrendikleri
rolleri devam ettiremedikleri için daha fazla ruhsal çöküntü
ve saldırganlık içine girebiliyorlar. Eve ekmek getiren, aileyi
koruyup kollayan, güçlü erkek imgesi yerini, modern hayatın
dayağını yiyen ve sendeleyen, çelimsiz ve çaresiz erkek tipine
bırakıyor. Tarihsel rollerini yitiren erkekler de kendilerini
tehdit altında, ihtiyaç duyulmayan, önemsiz bireyler olarak
algılamaya başlıyor. Bu durumdaki pek çok erkek acısını iş
hayatına gömerek yaşıyor, alkolde veya ona kendisini değerli
hissettirecek yeni bir ilişkide teselli arıyor.
Kadınlardan nazik, müşfik ve
empatik olmalarını daha çok bekleriz, bu nitelikleri dişiliğin
doğal bir parçası olarak algılama eğilimindeyizdir. Erkeklerin
duygu dünyasının daha sığ ve kör olmasında ise şaşılacak bir
yön bulmayız, onları kadınlara göre 'daha kaba' kişiler olarak
algılarız. Kimileri duygusallığı irade zayıflığıyla ve denetim
yokluğuyla ilişkilendirerek işi kadın hor görüsüne de vardırabilir.
Ne ki bu stereotipik düşünceler modern zamanlarda ciddi bir
aşınmaya uğradı. Artık sert, incinmez ve güçlü erkek imgesinin
ardına 'içi kan ağlayarak' saklanan erkeklerin yerini, duygusal
hayatını serbestçe konuşabilen, duygu sağırlığı belirtileri
göstermeyen, aile içinde bir şefkat kaynağı olan, ulu orta
ağlayabilen erkekler alıyor. Erkeğin, bu kadar örselendiği
bir zaman diliminde, gözyaşlarından başka sığınacak neresi
var?
Bir de huzursuz ve huysuz erkekler
var, onlar zamanın ruhundaki değişimi yakalayamamış, bugünün
ihtiyaçları ile geçmişin kalıpları arasına sıkışmış insanlar
arasından çıkıyor. 'Patlamaya hazır bir bomba gibi' , 'hiçbir
şey onu memnun etmiyor' gibi yakınmalar onların çevrelerindeki
insanlardan sıklıkla duyduğumuz yakınmalar. Zamanın mağlup
ettiği adamlar. Devrin kurbanları, annelerinin hoyrat evlatları.
Geçmişin cinsiyet rolleri bugünün metropol hayatında işe yaramıyor,
artık bir bakışıyla çocuklarını susturabilen babalar yok.
Duyguları bütünüyle yok sayan rasyonel bir iş hayatı da, insanları
azar azar yok eden ruhsuzluğunu, birisi duygularla onarsın
istiyor. Türkiye'de geleneksel erkek rollerini modern beklentilerle
revize eden erkek dizi karakterleri çok iş yapıyor. Asmalı
Konak'ın Seymen Ağa'sı olsun, Kurtlar Vadisi'nin acımasız
gibi görünen ama müşfik bir sevgili olmaktan asla vazgeçmeyen
Polat Alemdar'ı olsun, bu tipolojiye cuk oturuyorlar.
Evet, bildiğimiz erkeklik ölüyor.
Ama küllerinden doğan yeni erkek tipinin daha dürüst ve içten
olacağını tahmin edebiliriz. İçi ve dışı bir, 'sert yapmayan',
güçsüzlüğünü de kabullenebilen erkekler, umulur ki ruhsal
eksikliklerini gidermek için savaşa ve şiddete daha az yönelecekler.
|