|
DUYGULARI
İFADE ETMEK NEDEN ÖNEMLİ?
James Pennebaker'dan özetleyen Psikolog
Olcay Tüzün
Günümüzün önemli araştırmacılarından
James Pennebaker, uzunca bir zamandır duyguları yazarak veya
dile dökerek ifade etmenin hem ruh hem de beden sağlığını
nasıl olumlu bir şekilde etkilediğini bilimsel çalışmalarla
gösteriyor. Okuyacağınız bu yazı onun görüşlerinden derlendi
ve kendinizi ifade etmek bakımından, iç dünyanızda bir devrim
yaratabilir.
- Amerika'da sayıları giderek
artarak, pek çok kişi sırlarını açıklayabilmek için kendine
yardım gruplarına ve terapistlere milyonlarca dolar ödemektedir.
- İnsanların büyük bir yüzdesi
en derin duygu ve düşüncelerini günlüklerine ya da mektuplara
yazmakta fakat her gün gördükleri yakın arkadaşlarına kendilerinin
kişisel tarafını açamamaktadırlar.
- Uçaklar, trenler ve otobüsler,
insanların daha evvelden hiç karşılaşmadıkları kimselere
kendi kişisel yanlarını açabildikleri yerler olmaktadır.
Bu projenin ana keşifleri şuna
işaret etmektedir ki, duygu ve düşüncelerimizi bilinçli bir
şekilde geride tutmak ya da engellemek oldukça zorlayıcı bir
iş olabilmektedir. Zamanla, engelleme işi, bedenin savunmalarının
da aşamalı olarak altını kazmaktadır. Diğer stres verici etkenlerde
olduğu gibi, engelleme/ketleme de bağışıklık sistemini etkileyebilmektedir,
kalbin ve vasküler sistemin hareketleri hatta beynin ve sinir
sisteminin biyokimyasal işlemleri de etkilenebilmektedir.
Kısacası, düşünce, duygu ve davranışları aşırı uçlarda geride
tutmak/ifade etmemek insanları hemen ağır hem de hafif hastalıklar
açısından risk alanına yerleştirmektedir.
Oysa, engellemenin potansiyel
olarak zararlı olması kadar, en derin duygu ve düşüncelerle
yüzleşmemizin hem kısa sürede hem de uzun sürede dikkate değer
sonuçları olabilmektedir.
İtiraf, yazarak ya da anlatarak,
engellemenin getirdiği pek çok problemi ortadan kaldırabilmektedir.
Bundan başka, üzen / hayal kırıklığına uğratan şeyler hakkında
yazmak ya da konuşmak temel değerlerimizi, günlük düşünce biçimlerimizi
ve kendimiz hakkındaki duygularımızı etkileyebilmektedir.
Sanki, itirafa benzer bir durumu
teşvik etmekte dir. Düşüncelerimizi ve duygularımızı ifade etmemek
sağlıksız olabilmektedir, onları açığa çıkarmak daha sağlıklı
olabilir.
Pek çok insan için, çok sayıda
psikosomatik problem varken bununla ilintili psikolojik sorun
sayısı sınırlıdır. "Güncel stres görüşmeleri", örneğin, kontrol
dışı gelişen travma ve başarısızlık gibi konular üzerine yapılmaktadır.
Kişinin sağlık problemine dayanarak, görüşmeci boyundaki kas
gerginliğini ölçebilir, kan basıncı, kalp atımı, nefes alıp
verişi, oksijen tüketimi ( solunum problemi olanlar ya da
panik bozukluk hastalarında) ya da diğer biyolojik ölçümleri
kullanabilmektedir.
Oysa, araştırmalar göstermektedir
ki, farklı psikolojik çatışmalar bedenimizdeki belli değişimlerle
ilişkilidir. Bir kişinin kan basıncı, ebeveynlerinin ölümü
hakkında konuşmaya zorlandığında yükselebilir, oysa bir başkası
aynı konuya migren baş ağrısı göstererek tepki verebilir.
Üçüncü bir kişi ölüm konusunda hiçbir biyolojik değişiklik
göstermeyebilir fakat cinsellik etrafında dönen sorunlarla
tepki vermiş olabilir.
Bu durumda, çok sayıda hastalığın
bir psikosomatik bileşeninin olması şaşırtıcı değildir. Daha
alışılmamış olanı, psikolojik olaylarla hastalığımız arasındaki
ilişkiyi görebilmemizdir. Oysa bunu yapabildiğimizde, hastalığın
seyri iyilik yönünde değişebilmektedir.
Peki, hastalığı önceleyen pek
çok psikolojik işarete karşı neden körüz? Bir problem bizim
sebep-sonuç ilişkisini algılayabilme becerimizde yatmaktadır.
Bir şeyin olduğunu gördüğümüz zaman, doğal olarak bunu önceleyen
olayın ne zaman olduğuna bakıyoruz, son birkaç dakika, en
fazla birkaç saat içinde ne olmuştu? Eğer arabanız bataryası
"öldüğü" için çalışmazsa bataryanın ölümünü dün geceki soğuk
havaya ya da tepe lambasını kapatmayı unutmanıza bağlamanız
olasılığı oldukça yüksektir. İki hafta evvel yaptığınız yolculuğu
düşünmezsiniz. Bedenimiz ise farklı bir hikayeye sahiptir,
eğer soğuk algınlığı sebebiyle hastalanırsak, bunun dün akşamki
serin havayla ya da kahvaltıda ne yediğinizle bir ilişkisi
yoktur. Daha çok, bağışıklık sistemimizin yaklaşık bir hafta
evvel karşılaştığı bir durumla ilişkilidir.
Psikolojik sorunlarla hastalıklar
arasındaki sebepsel ilişkide uzağı göremiyor oluşumuzun bir
diğer sebebi inkarla bağlantılıdır. Hemen hemen hepimiz hoşumuza
gitmeyen yaşantılar üzerine düşünmekten kaçınırız.
Bazı sorunlar öylesine acı vericidir
ki hiç olmamışlar gibi davranmayı yeğleyebiliriz. Freud ikna
edici bir şekilde şunu iddia etmiştir ki, bir silah deposu gibi
işlev gören savunma mekanizmalarımız var, inkar, tekrarlayıcı
davranışlar, hatta ortaya çıkan fiziksel belirtiler endişeyi
ve psikolojik acıyı uzaklaştırmak için kullanılabiliyor. Ebeveynler
etrafındayken hırıltılı sesler çıkarmak (astım hastalarında
olduğu gibi) ya da cinsel açıdan tehdit edici ortamlarda baş
ağrısı hissetmek kolaylıkla açık fiziksel etkenlere atfedilebilen
durumlardır (polen ya da kafein gibi).
Çünkü, bir kişinin bağımsızlığını
içeren çabalarını ya da cinsel endişesini kabul etmek etrafta
daha az tehdit edici açıklama seçenekleri varken daha az memnuniyet
verici bir seçenek gibi durmaktadır.
İyi ki, baş ağrıları, bel ağrıları,
astım gibi tekrarlayabilen hastalıkların psikolojik sebeplerini
fark etmeye başladık çünkü problem sıklıkla bazı derecelerde
altta, görünmez kalabiliyor. Bir kere, sağlık probleminin
psikolojik temelini gördüğümüzde, artık sağlık problemini
üzüntünün / ruhsal sıkıntının bir işareti olarak kullanabilir
hale geliyoruz. Enerjimizi, üzüntüyü azaltmak üzerine odakladığımızda
psikolojik sorunu çok daha hızlı bir biçimde çözebilir hale
geliyoruz. Sebep sonuç ilişkisini görmede bir diğer neden,
bunun sağlık probleminin önceden kestirebilmesini hatta kontrol
edilebilmesini sağlamasından kaynaklanır. Kontrol algısı ve
dünyamızın önceden kestirebilir olması iyi bir psikolojik
sağlık için temel oluşturmaktadır.
- Engelleme bir fiziksel aktivitedir;
düşünceleri, duyguları ve davranışları engelleme fiziksel
çalışma gerektirir. Aktif engelleme, kişi bilinçli olarak
tutuyor, geride bırakıyor, ya da düşünmemeye, hissetmemeye
ya da davranmamaya çalışıyor demektir.
- Engelleme, kısa sürede biyolojik
değişimleri ve uzun sürede sağlığı etkiler; engelleme ani
biyolojik değişimlerle kendini gösterebilir, tıpkı yalan
makinesi testinde olanların solunum hızlarında artışlar
olması gibi… Zamanla, engelleme birikimsel stres etkeni
olarak işlev görür ve hastalık olasılığını arttırdığı gibi
diğer stresle ilişkili fiziksel ve ruhsal sorunlara da zemin
hazırlar.
- Engelleme düşünme becerilerini
etkiler; aktif engelleme düşünme yollarımız üzerinde potansiyel
zararlara da neden olabilmektedir. Bir olayla bağlantılı
duygu ve düşünceleri geride tutabilmek için, tipik olarak
olayı bütünleştirici bir biçimde düşünmemeye çalışırız.
Engellenmiş olay hakkında konuşmayarak, örneğin, olayı kelimelere
dönüştürmemiş oluruz. Bu bizi olayı anlamaktan ve özümlemekten
uzaklaştırır. Aktif engellemenin zıddı ise, yüzleşmedir.
Yüzleşme kişiyi anlamlı deneyimler üzerinde konuşmaya ve
düşünmeye çağırır. Travmalarla psikolojik açıdan yüzleşmek
engellemenin sonuçlarından fiziksel ve bilişsel olarak kurtulmayı
sağlar.
- Yüzleşme engellemenin sonuçlarını
azaltır; bir travma ile yüzleşme hali, engellemeden kaynaklanan
fiziksel etkilerinin azalmasını sağlar. Yüzleşme sırasında,
engellemenin getirdiği biyolojik stres hızla azalır. Zamanla,
eğer kişi yüzleşmeye devam ederse, travmayı çözebilir ve
beden üzerindeki stres düzeyi de azalabilir.
- Yüzleşme olayın yeniden düşünülmesini
sağlar; Yüzleşme kişinin olayı anlamasına, daha da ötesinde
onun üstesinden gelmesine yardım eder. Olaylar bir kere
dile döküldüğünde kişi yaşananları daha iyi anlayabilir
ve onları artık geride bırakabilir.
Duyguları, düşünceleri ve davranışları
engelleme her zaman yaşamın bir parçası olmuştur. İki yaş
civarında bağırsak ve mesane kontrolü öğrenilirken benzer
bir yolla ergenler dürtülerini kontrol etmeyi öğrenirler.
Bizim gerçekten doğal olan pek çok davranışımız, cinsellik
ve saldırganlık gibi, Freud'a göre, toplum tarafından kabul
görmek amacıyla kontrol altına alınmalıdır. Engelleme, o zaman,
modernleşmenin bir ürünüdür.
İnsan ve araştırmacıları
iki tür engellemenin olduğunu öne sürmektedir: aktif ve pasif.
Aktif engelleme, çaba doludur ve bir şeyi yapmamak için zihinsel
dikkat gerektirir. Örneğin, rejim yapmaya ilk başladığımızda,
aktif bir şekilde yeme dürtülerimizi durdurmamız gerekir ya
da hatta içeriği zengin besinleri yemediğimizi düşünmeyi bile
engellemek gerekir. Pasif engelleme ise, otomatik bir şekilde
meydana gelir, bilinçli bir çaba yoktur.
Başarılı bir şekilde yeme davranışımızı
birkaç ay kısıtladıktan sonra, belki de kendimizi bir kase
dolusu dondurma yiyen birsine bizim de canımız çekmeden bakarken
bulabiliriz. Buradan doğru, zor bir iş olan aktif engellemenin,
kendisinin pasif biçimlerine yol açtığını da söyleyebiliriz.
Bir diğer örnek de şöyle olabilir;
birkaç yıldır sigara içmediğini ve sigarayı başarılı bir şekilde
bıraktığını söyleyen kişi, sigarayı bırakmak için birden fazla
defa çaba göstermiş olabilir. Sigara içmeyi durdurmak aktif
engellemenin başlangıçtaki biçimidir. Çoğunlukla sancılı olur
ve pek çok içe çekilme belirtisiyle birlikte gidebilir. Zaman
ve egzersizlerle, sigara içmeyi durdurmak gelişmeli olarak
daha kolay hale gelir, benzer biçimde, bunun hakkında fazla
düşünmeden de kilo kaybetmek olası olur.
BULİMİYA: Aktif engelleme
problemleriyle ilgilenen herkes için, başlangıç noktası çoğu
zaman rejimler ve kilo kaybı olmaktadır. Kilolarıyla ilgili
üzüntü yaşayan insanların yaygınlığı ve yeme davranışlarını
durdurmak için gösterdikleri uç noktadaki çabalar da buna
sebep olmaktadır. 1970'lerin sonlarında ben de engellemeyi,
rejim yapmış olan insanların hangi yöntemleri kullandıklarını
ve bu kilo kaybetme yöntemlerinin etkililiği üzerinden araştırmaya
başladım.
Soru formu, Virgina ve Mississippi
Üniversitelerinde psikoloji dersi alan ve sayıları 700'den
fazla olan kolej kadınları tarafından yanıtlandı. Yanıtlayanların
%10'u yediklerinin dışa atımını bir diyet metodu olarak kabul
ediyordu. Normal rejim yapanlar olarak sınıflandırılanların
%40'ı ise kalori hesabı yapıyor ve yediklerini kısıtlıyorlardı.
Bizim yeme bozukluğu hakkında bulduklarımız - kısa zamanda
bulimiya olarak bilinmeye başlanan - ummadığımız bir şekilde
şaşırtıcıydı.
Temel olarak, bulimik olan insanlar
diyet açısından bulimik olmayan insanlara benzerdi. Bulimik
ve normal rejim yapanlar, benzer çocukluk dönemine, beden
imajına, yiyecek tercihlerine vb. sahiptiler. Ana fark ise,
bulimiklerin hepsi de başarısız olmuş olan sayısız rejim denemeleri
yapmış olmalarıydı. Bulimiya, bizim görüşümüzce, rejim yapmanın
uç bir formuydu.
Acayip şekilde, bulimiklerin
asıl derdi rejim yapmak değildi. Bunun yerine, yeme ve yediklerini
çıkarma döngüsü bu kadınları gizli yaşamlarına uyum sağlamaya
zorluyordu. Gerçekten, iki düzine bulimikle yapılan bireysel
görüşmelerde, hemen hemen herkes kendiliğinden gelişen bir
şekilde yeme alışkanlıklarını ailelerinden ve yakın arkadaşlarından
saklamak için ne kadar zaman ve çaba harcadıkları üzerine
aşırı bir biçimde vurgu yapmışlardı. Bir yalanı yaşıyorlar
ve bundan nefret ediyorlardı. Gerçekte, ilk görüştüğüm kadınlardan
biri göz yaşları içinde arkadaşlarıyla birlikte zaman geçirmeyi
nasıl bıraktığını anlattı. Yeme ve yediklerini çıkarma davranışı,
kadının arkadaşlarına açıklayamadığı önemli bir sorun olmuştu.
Şimdi, yalnız olduğu için, tüm yaptığı şeyse yemek yemekti.
Çocukluktaki travmatik cinsel
deneyimler: Neredeyse, bir yüzyıl önce Freud çağdaşlarını
cinsellik etrafında dönen çatışmaların kişilik gelişiminin
temel belirleyicileri olduğunu, buradan doğru da zihinsel
bozuklarla ilişkili olduğu söyleyerek şok etmişti. Cinsel
arzular, toplum tarafından engellendiği zaman, Freud'un iddiası,
insanların muazzam bir endişe ve çatışma yaşadıklarıydı. Nevrozlar
da, böyle çatışmalara karşı duran savunmalara hizmet etmekteydi.
Freud'un öğrencilerinden çoğu, A. Adler ve K. Horney gibi,
Freud'un cinsellik üzerine yaptığı bu vurguyu ciddi biçimde
eleştirmiştir. Onların motivleri, üstün olma arzusu ya da
başkaları tarafından sevilen olma arzusu gibi, kendi gözlerinde
daha önemliydi. Bu ve Freud'un daha yakın dönem eleştirileri
göstermektedir ki, travmaların çeşitliliği psikolojik durumu
etkileyebilmektedir.
Araştırmalardan gelen sonuçlara
dayanarak şu söylenebilir ki, çocukluk dönemi cinsel travmalarının
uzun dönem sağlığını etkilediği açıktır. Bununla birlikte,
travmayı takip eden biçimde meydana gelen değişimler sadece
cinselliğin bir yansıması değildir. Daha çok, travmalar sinsi
olabilir çünkü insanlar onun hakkında konuşamazlar. Bu güçlü/
önemli kişisel deneyimleriyle başkalarıyla paylaşma isteğini
aktif bir biçimde durdurmaları gerekir.
Bizim sınadığımız birincil çocukluk
ve yetişkinlik travmaları aile üyesinin ölümü, cinsel travma,
fiziksel istismar ve diğer "genel travma" kategorisi biçimindeydi.
Çocukluk travmaları için, ebeveynlerin ayrılması ya da boşanmasını
eklerken yetişkinler için yanıtlayıcının kendisinin boşanması
ya da ayrılması şeklinde yaptık. Her bir travma için, katılımcı
hem travmanın kendisini hem de bu travmayı diğerlerine açmayı
derecelendirdi.
Pek çok büyüleyici sonuç ortaya
çıktı. İlk önce, en çok sağlık problemi yaşayanların çocuklarında
deneyimledikleri ve kimseye açmadıkları en az bir travmaları
vardı. 200 katılımcının, açığa çıkarılmamış çocukluk travması
bulunan 65 katılımcısı, büyük ve küçük sağlık problemleri
açısından daha fazla tanı almışlardı; kanser, yüksek kan basıncı,
ülser, nezle, baş ağrıları, ve hatta kulak ağrıları bile.
Acayip bir şekilde, travmanın ne olduğu bir farklılığa yol
açmıyordu. Sadece ayırıcı yapı, travmanın başkalarıyla konuşulmamış
olmasıydı. Bir cinsel travmanın paylaşılmamış olmasının aileden
birinin ölümünün konuşulmamış olmasından farkı yoktu.
Yine de, burada dikkat edilmesi
gereken bir nokta var, bazı çocukluk travmalarının diğerlerine
anlatılması olasılığı daha yüksektir. Bizim katılımcılarımız
arasında da, insanlar ebeveyn boşanması, cinsel travma ve
şiddet hakkında konuşmayı, aileden birinin ölümünü konuşmaya
nazaran daha az tercih etmektedir. Ölüm, "sosyal açıdan kabul
edilebilir" görünmektedir, bu sayede, çocuk bunu diğerleri
ile konuşabilir. Buna benzeyen bulgulardan bir tanesi de,
boşanma sebebiyle ebeveynlerden birinin evi terk etmesinin,
ebeveynin ölümünden daha fazla çocuğa zarar verdiğinin bulunmasıdır.
Son olarak, güncel sağlık üzerinde
farklı travmaların göreceli etkisini değerlendirebiliriz.
Çocukluk travmaları yetişkin sağlığını son üç yılda meydana
gelen herhangi bir travmatik olaya göre çok daha fazla etkilemektedir.
Gerçekten de, grupları yaş, eğitim, yakın arkadaş sayısı ve
cinsiyet bakımından eşitlediğinizde de görülmektedir. Tercümesi;
ifade edilmemiş olan erken dönem çocukluk travmaları yetişkin
haline geldiğinizde sağlığınız açısından tehdit edici olabilir.
Yakın dönem yetişkinlik travmaları:
Çocukluk travmalarının sağlık için oluşturduğu riski değerlendirmedeki
bir problem, bizim onların olayları tekrar bir araya getirmelerine
dayanıyor oluşumuzdur. Geri dönüp çocukluğumuza baktığımızda,
zihnimizin olayları nasıl da çarpıttığını görmek kolaydır.
Bir de, insanlara üzücü olayları anlatmak / paylaşmak yerine
neden kendi içlerinde sakladıklarını da sormak zorundayız.
Bunlar engellemenin uzun dönemdeki sonuçlarını anlamadaki
yasal problemlerdir. Bir çözüm yolu, karşılaştırılabilir bir
travmayı yakın zamanda deneyimlemiş olan bir grup yetişkinle
çalışmaktır.
Bizim iddiamız, eşin ani ve
beklenmedik bir şekilde ölümünün harap edici olduğunun net
olduğuydu.
Hayatta kalan yalnızca en yakın
arkadaşının ölümü ile baş etmekle kalmaz, ayın zamanda her şeylerini
açabildikleri birinden de mahrum kalmış olurlar. Bazen çocuklar,
ebeveynlerinin ölümü gibi üzücü konularda konuşmakta özgürdürler
çünkü olay sosyal açıdan kabul edilebilirdir.
Bununla birlikte, eğer tartışılan
travma çocuk ve/veya diğerleri için bir şekilde tehdit edici
ise o zaman bunu konuşmamayı tercih ederler. Peki bu yetişkinler
için de doğru olabilir mi?
Bir otomobil kazasında ölmek,
sosyal açıdan kabul edilebilir bir durumdur; intihar değildir.
Eğer bir insanın ölümü onun kontrolü altındaysa, keder duygumuzu
açıkça belli edebiliriz, en ufak bir sıkıntı belirtisi olmaksızın.
Genellikle, biri intihara kalkıştığında, sessiz tonlarda konuşuruz.
Ben, intihar kurbanlarının eşlerinin ölüm hakkında daha az
konuşmaya meyilli olduklarını ve, ölümü takip eden bir yıl
içinde, daha fazla sağlık problemleri göstermelerini bekliyordum.
Eğer bir insanın eşi, kabul edilebilir bir sebepten ölüyorsa,
araba kazası gibi, hayatta kalan olayı başkalarına anlatma
konusunda kendisini daha özgür hissedebilir.
Projenin altındaki temel iddialardan
biri, intihar kurbanlarının eşlerinin, kazaya bağlı ölümler
yaşayan eşlere göre, ölümü takip eden bir yıl içinde daha
fazla sağlık problemi gösterecekleriydi. Bunun sebebi de,
intihar eşlerinin otomobil kazasının eşlerine kıyasla ölüm
hakkında konuşmalarının daha fazla engellenmiş olacağının
beklenmesidir.
Gerçekten, araştırma sonuçlarına
daha yakından baktığımızda, aynı zamanda hem haklı hem de
haksız olduğumuzu gördük. Geniş bir şemada, insanların eşlerinin
nasıl öldüklerinin bir anlamı yoktu. En önemli ayırım insanların
ölüm hakkında konuşup konuşamadıklarıydı. İnsanlar eşlerinin
ölümüyle ilgili ne kadar çok konuşabiliyorlarsa o kadar az
sağlık problemi bildiriyorlardı. Eşlerinin ölümüyle ilgili
başkalarıyla konuşamamaksa açıkça sağlık için bir risk faktörüydü.
Bu projeden gelen bazı bulgular
bizi şaşırttı. İlk önce, ölüm hakkında konuşamayanlar bu konuda
sıklıkla tekrarlayıcı ya da takıntılıydı. Bu demektir ki,
ölüm hakkında rahatlıkla konuşabilenler, konuşamayanlar kadar
bu konuyu düşünme eğiliminde değildi. İkincisi, ölüm hakkında
tekrarlayan düşüncelere sahip olmak zayıf fiziksel sağlıkla
ilişkiliydi. Diğer bir deyişle, üç faktör yakından ilişkiliydi;
Ölüm hakkında konuşmama ve ölüm
hakkında tekrarlama = ölümü takip eden bir yıl içerisinde
fiziksel sağlık problemleri
Bir son not. Eşlerin neden öldüğü
konusunda tahminlerde bulunabilmek kazaya bağlı ölümlerden
daha iyi sonuçlar sağlayabiliyor. Bunun bir sebebi, bir kazaya
bağlı ölüme göre durumu daha kestirilebilir ve bunun ötesinde
anlaşılabilir kılması. Çünkü, bir araba kazasından sonra hayatta
kalan aynı zamanda dünyanın ne kadar kestirilemez ve sandığından
daha tehlike olduğu gerçeği ile yüzleşmesi gerekiyor.
Yazarak Daha Sağlıklı Olmak:
Üzücü deneyimler hakkında konuşmanın faydalı olduğuna
pek çok terapist inanır. Katıldıkları nokta burada biter.
Bazıları, travma hakkında konuşmak kapatılmış olan duyguların
ifadesini sağladığı için bir "katarsis"in başarılmasında birincil
değere sahiptir. Diğerleri de konuşmanın danışana travmanın
sebeplerini ve tedavinin güç yanlarını görebilmesi açısından
iç görü kazanmasını sağlar.
1800'lerin sonunda S. Freud,
travma ile yüzleşmenin neden faydalı olduğuna vurgular yapan
kişilik gelişimi ile ilgili teorisinin parçalarını oluşturmaktaydı.
Freud'un erken dönemdeki fikirlerinin çoğu ise J. Breuer'in
"konuşma tedavisi" olarak isimlendirdiği tekniğine dayanmaktaydı.
Tıbbi uygulamalarında, Breuer,
felç, körlük ya da sağırlık gibi hiçbir fiziki temeli bulunamamış
belirtilerden yakınan insanların tedavisinde hipnozun ne kadar
etkili olduğunu bulmuştu. En önemli hastası olan 21 yaşındaki
Anna O., sıvı şeyleri içmeyi reddetmekten bedenin sağ tarafını
tutan kısmi felce kadar uzanan geniş bir yayılımda belirtiler
göstermekteydi. Anna O., ile olan seanslar sırasında Breuer
onu hipnotize ederek her bir belirtisi ile ilişkili çocukluk
dönemi olayları hakkında konuştu. Örneğin, Anna, bir gün bir
bardaktan su içen köpek gördüğünde hissettiği tiksinme ve
öfke duygularından bahsetmişti. Hemen sonrasında da Anna O.'nun
sıvı içecekleri reddetme belirtisi kayboldu. Breuer'e göre,
belirtilerin sebepleri hakkında konuşmak bir şekilde tedavi
edilmelerini sağlamış oldu.
Şimdi de pek çok terapist, kişilerin
yaşadıkları travmatik deneyimlerin kendilerini etkileyen sebep
ve sonuçlarını anlamalarının oldukça önemli olduğunu düşünmektedir.
Üzücü olaylar hakkında konuşarak, kişiler olaylar hakkında
iç görü sahibi olabilir ve kendileri hakkında daha çok şey
öğrenebilirler. Bu bilgi sayesinde, travmatik olayları geride
bırakmak mümkün olabilir. Bu sürecin doğasının kesin olarak
nasıl işleyeceği ise terapistten terapiste değişen bir durumdur.
Öyleyse, diğer insanlarla üzücü
olaylar hakkında konuşmak duygusal ifade ve iç görü sağlar.
Peki ne derece? Ayrıca "katarsis / boşalım" ya da iç görü
elde etmek için diğer insanlara ihtiyacımız var mı? Fiziksel
ve psikolojik sağlık için en derin duygu ve düşüncelerimizi
diğer insanlarla konuşmamız gerekir mi?
Hastalık Önleyici Olarak
Yazma:
Yapılan araştırmalar gösteriyor
ki, bir travma etrafında dönen en derin duygu ve düşüncelerini
yazan insanlar kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığı zaman,
hastalık şikayetlerinde ciddi azalmalar gösterdikleri bulunuyor.
Bu deneyimden aylar önce, tüm
gruplardaki bireylerin hastalık sebebiyle tıbbi merkezlere
gitme oranları aynıydı. Fakat yazma deneyiminden sonra, en
derin duygu ve düşüncelerini yazan ortalama bir insanın aylık
olarak tıbbi merkezlere gitme oranı %50 civarında bir düşüş
gösteriyor.
Bağışıklık Sistemini Açıklama:
Travmalar hakkında yazmak düşündüğümüzden daha iyidir:
Ne bulduk? Travmatik konular üzerine en derin duygu ve düşüncelerini
yazan grup, yüzeysel konular hakkında yazan grupla kıyaslandığında,
birinci grubun bağışıklık sisteminin faaliyetlerinin ikinci
gruba göre çok daha iyi işlediği bulunmuştur. Bu etki yazma
etkinliğinin ertesi günü görünen bir etki değildir. Çalışmadan
altı hafta sonrayı kapsayacak bir biçimde tutarlı kalmaktadır.
Ek olarak, sağlık merkezlerini ziyaret etme oranı da birinci
grupta ikinci gruba göre daha düşüktür.
"Bunca zamandır niye böyle
hissettiğimi anlamama yardımcı oldu. Beni ne kadar etkilediğini
daha önce hiç fark etmemiştim."
"Geçmiş deneyimlerimi düşünmek
ve çözmek zorundaydım… bu deneyimin bir sonucu zihnimdeki
barış hali ve duygusal deneyimlerin sıkıntısının azalmasını
sağlayan bir metot. Hislerim ve duygularım üzerine yazmak
zorunda olmak nasıl hissettiğimi ve niçin böyle hissettiğimi
anlamama yardımcı oldu."
"Yazdığım şeyler hakkında
hiç kimseyle konuşmak zorunda olmamakla birlikte, bununla
başa çıkmayı sonunda başardım, onu engellemeye çalışmak yerine
onun acısıyla çalıştım. Şimdi, bu konu hakkında düşünmek beni
incitmiyor."
Bu insanların ve bu çalışmaya
katılan diğer tüm bireylerin gözlemleri nerdeyse soluk kesici.
Bize düşünce süreçlerimizin iyileştirici olabildiğini anlatıyorlar.
Buna göre;
Yazma konunuz ne olmalı?
Aslında yaşamınızın en travmatik deneyimi hakkında yazmanız
gerekmiyor. Daha çok şu an sizi en çok etkileyen sorunlara
odaklanmanız gerekiyor. Eğer kendinizi bir olay ya da deneyim
hakkında çok fazla düşünürken buluyorsanız, bu konu hakkında
yazmak konuyu zihninizde çözmenize yardımcı olabilir. Aynı
yöntem sayesinde, eğer konuyu başkalarına anlatmanın sizin
utandıracağını ya da cezalandırılmanıza sebep olacağını düşünüyorsanız,
kağıda dökmek yoluyla bu korkunuzdan da kurtulabilirsiniz.
Konu ne olursa olsun, kritik olan hem nesnel olarak deneyimi
anlatabilmeniz (ne oldu vb.), hem de duygularınızdan bahsedebilmenizdir.
Gerçekten en derin duygularınızın ne olduğunu yazın. Ne hissediyorsunuz
ve neden böyle hissediyorsunuz? Sürekli bir şekilde yazın.
Dil bilgisi, heceleme ya da cümle yapısı gibi şeylere takılmayın.
Eğer yazarken takıldığınızı da hissederseniz de, o zamana
kadar neler yazdığınızı tekrar edin.
Ne zaman ve nerede yazmalı?
Ne zaman yazmak isterseniz ya da ne zaman yazmaya ihtiyaç
duyarsanız o zaman yazın. Yazmanın belirli bir sıklıkla yapılması
gerektiğini düşünmüyorum. Fakat yazmayı asla bir kaçınma stratejisi
olarak kullanmayın.
Yazdıklarınızla ne yapmanız
gerekiyor? Pek çok vaka için yazdıklarınızı kendinize
saklamanız önerilir. Hatta bitirdiğiniz zaman onları yok edebilirsiniz
de (fakat çoğu kişi bunu yapmayı zor bulmaktadır.) yazdıklarınız
bir başkasına göstermeyi planlamak yazarkenki zihinsel yapınızı
etkileyebilir. Sağlıklı olan açıdan, kendinizi dinleyici yerine
koyarak yazmanız daha uygundur. Bu yolla, kendinizi bir başkası
için uygun olan bakış açıları için mantığa uydurmanız ya da
yargılamanız gerekmez.
Eğer yazmaktan nefret ediyorsanız
- ne yapabilirsiniz? Birkaç laboratuar çalışmasında kasetçalara
konuşmak yazmayla kıyaslanmıştır. Pek çok çalışma da bu iki
tekniğin etkililik açısından kıyaslanabilir derecede iyi olduğunu
bulmuştur. Benim kişisel önyargım, sadece kağıt ve kaleme
ihtiyaç duyduğunuz için duyguları açmaya daha uygun bir ortam
sağladığı yönünde. Konuşmak bir ses kayıt cihazı gerektiriyor
ve kimi zaman konuşmak yüksek sesli olabiliyor. Yine de ister
konuşmayı ister yazmayı tercih edin, bu devamlı olarak günde
15 dakika yapmaya çalışın.
Yazma sırasında ve sonrasında
ne hissetmeyi bekleyebilirsiniz? Pek çok çalışmada bulduğumuz
gibi, yazma eyleminden hemen sonra kendinizi üzgün ya da depresif
hissedebilirsiniz. Bu olumsuz duygular genellikle bir saat
civarında kaybolmaktadır. Daha seyrek olarak, bir iki gün
kadar da sürebilirler. Ancak problemleri yenme konusundaki
istekliliğimiz sonucunda, dinginlik, mutluluk ve memnuniyet
hissetmeniz mümkündür. En derin duygu ve düşüncelerinizi ifade
etmek her derde deva bir durum değildir. Eğer ölüm, boşanma
ya da benzeri bir trajedi ile baş ediyorsanız, yazma eyleminden
hemen sonra rahatlama hissedemezsiniz. Ancak duruma daha nesnel
bir şekilde bakabilir ve duygularınızı, hissettiklerinizi
daha iyi anlayabilirsiniz. Diğer bir deyişle yazmak size,
bir miktar mesafe ve yaşamınıza bir bakış açısı katacaktır.
Serbest Bırakma Deneyimi:
Serbest bırakma deneyiminin en görünür olduğu an, katılımcının
üzgün olaylar hakkında konuşurken bir yandan da yazması sırasında
görülür. Konuşma sırasında, örneğin, kişi travmatik olayları
anlatırken hızlı yazmaya başlayabilir ve yüzeysel konulardan
bahsederken yazısı yavaşlayabilir. Daha çarpıcı olanı, bununla
birlikte, el yazısındaki değişikliklerdir. Sıklıkla, kişi
bir konudan ötekine doğru geçerken yazısında duraklamalar
ve sonra tekrar karışık yazımlar görülebilir. Benzer değişimler,
harflerin eğikliği, kalemin baskısı, noktalamalar ve diğer
işaretlerde de görülebilir.
Bir diğer bütünleştirici fenomen,
insanların üzücü olaylar ve kişisel deneyimler hakkında nasıl
konuştukları ve yazdıkları ile ilgilidir. Örneğin, kişinin
farkındalığı dışında, iki çatışmalı konu bir araya gelebilir.
Bir konu girişi oluştururken, tam zıddı olanı onu izleyebilir.
20 yaşındaki bir kolej öğrencisi şunları yazmıştır;
"Ebeveynlerimi seviyorum.
Mükemmel bir aile yaşamım var. Ne yaparsam yapayım ailem beni
destekliyor. Çocukluğumdaki hiçbir şeyi değiştirmek istemezdim,
gerçekten… (aynı yazının devamında) Babam bir alçak gibiydi,
sekreteriyle aralarında bir şey olduğunu biliyorum. Annemse
bunu benden çıkardı. Onun istediği giysileri giymek ve onun
istediği erkeklerle görüşmek zorundaydım."
Bu yazım biçimi nispeten yaygındır.
Gerçekte, bir yazının şöyle bir başlangıcı olduğunda, "çok
yakın bir ailem var" ya da "benim küçük kardeşim mükemmeldir"
gibi, 10 defanın 9'unda, bu açıklamalar kimden gelirse gelsin,
aileye ya da kız kardeşe karşı bir saldırı hissederim. Bir
diğer açığa çıkarıcı söz "gerçekten"dir. "Oda arkadaşıma saygı
duyuyorum, gerçekten" ifadesinin tercümesi, "oda arkadaşıma
saygı duymuyorum" anlamındadır. Genellikle, başlangıçtaki
sözler yazanın hali hazırda geride tuttuğu duygularını anlatır.
Gerçekte, "gerçekten" gibi sözcükler, sıklıkla ketlenmeye
işaret eder. Bir kere yazar, serbest bırakma fazına geçtiğinde,
bu sözcüklerin varlığı azalır.
Son olarak, yazanın konuları
sıralama şekli de anlamlıdır. Beni en çok ilgilendiren şeylerden
biri de, serbest bırakma deneyiminin trans durumu ile olan
benzerliğidir. Pek çok insan sakladıkları şeyleri açıklarken
zaman ve mekan algılarını kaybederler. Milton Erickson gibi
bazı klinisyenler, serbest bırakma deneyimini hipnotik deneyimin
bir formu olarak düşünürler. Gerçekten, Erickson, bu psikolojik
durumun hem danışanın altta yatan problemlerini öğrenmesi
hem de terapinin yönünden etkilenmesi açısından terapötik
açıdan değerli olduğunu düşünür. Bizim de bulduğumuz gibi,
insanlar bir kez bu hipnotik duruma girdiğinde, kendi bilinçlilik
halleri kalmıyor, insanları memnun etmeye çabalamıyorlar ve
günlük sıkıntıları üzerine düşünmüyorlar. Serbest bırakma
deneyimi pek çok sosyal kısıtlama ve engellemeden de uzaklaşma
yolu olarak işlev görebiliyor.
Engellemenin Fizyolojisi:
ağırlaşan kalp, terleyen eller
Serbest bırakma deneyimi kulağa
çok sihirli hatta mistik gelebilir. Fakat beni ilgilendiren
ilk nokta burası değildir. İnsanların serbest bırakma deneyimi
yaşadıkları süre içerisinde, bir takım dikkate değer fizyolojik
tepkiler meydana gelmektedir.
Bedenlerimiz stres verici etkenler
karşısında neredeyse hemen yanıt vermek üzere geliştirilmiştir.
Eğer biri "Yangın!" diye bağırırsa ya da üzerimize doğru koşan
azgın bir köpek görürsek, hızlıca düşünüp hareket edebilmemiz
gerekir. Bunu neyse ki, otonomik sinir sistemimiz sayesinde
yapabilmekteyiz. Otonom sinir sistemimiz bizim kan basıncımızı,
nefes alıp verişimizi vb. bize acil durumlarda gerekli olan
bir dizi diğer işlevi kontrol etmektedir. Kısacası, otonom
sinir sistemi savaş - kaç tepkilerimiz kontrol etmektedir.
1970'lerin sonuna kadar, pek
çok araştırmacının iddiası, otonom sinir sisteminin çok genel
bir işleyişi olduğu, buna göre de, stres anında kişinin, kalp
atım oranının, kan basıncının yükseleceği, sindirim yavaşlayacağı,
ellerde daha fazla terleme olacağı vb. şeklindeydi. Diğer
bir deyişle, pek çok farklı stres etkeni aynı fizyolojik yanıtlarla
karşılanmaktaydı.
Bu genelleşmiş iddia, otonom
sinir sisteminin farklı stres etkenlerine farklı fizyolojik
tepkiler verdiğini gösteren deneyler sonucu değişmeye başladı.
1980'de, Iowa Üniversitesi'nden Don Fowles, düzenlerce yapılmış
olan çalışmaların sonuçlarını özetledi ve bazı otonom sinir
sistemi ölçümlerinin tamamen farklı ilkelere dayandığını iddia
etti. Kalp atım oranı, kan basıncı ve diğer kardiyovasküler
değişimler birey bir fiziksel harekete hazırlanırken ya da
katılırken gözlenmekteydi. Durmak, konuşmak, hatta birine
vurmaya hazırlanmak gibi davranışsal hareketliliğin tüm örneklerinde
kardiyovasküler faaliyetler artmaktaydı.
Davranışsal hareketlenme ölçümlerine
ek olarak, Fowles, bağımsız otonom sinir sisteminin davranışsal
engellemeye yansıyan varlığını ölçmeyi amaçladı. Özellikle,
davranışları geride tutmak ya da engellemek, ellerde ve ayaklarda
hafif artış gösteren bir terleme ile sonuçlandı ki bu da elektrodermal
hareketlilik ile ölçüldü.
Elektrodermal hareketliliğin
en yaygın ölçüm biçimi, Galvanik deri tepkimeleridir. Fowles'a
göre, davranışlarını engelleyen insanların elleri daha fazla
terlemekteydi ve deri iletkenlik dereceleri yükselmekteydi.
Fowles'un metinleri, kalbimizde ve ellerimizde görülen biyolojik
değişimlerin psikolojik duruma göre farklılaştığını göstermesi
açısından önemlidir.
İstenmeyen Düşüncelerin Mahkumları:
Çoğu insan yaşamlarının bir döneminde kişinin zihnine zorla
giren ve istenmeyen düşüncelerden şikayetçidir. Kolej öğrencileri
ve yetişkinlerle yapılan çalışmalar bu istenmeyen düşüncelerin
genelde, cinsellik, saldırganlık, hastalık ve ölüm, başarısızlık,
ilişki problemleri, kirlilik ve bedensel ifrazat ve yiyecek
konularında olabildiğini göstermektedir. Takıntılı ya da istenmeyen
düşüncelere ilişkin yapılan yakın bir çalışma, insanların
yaşamlarının açıkça kestirilebilir bir döneminde kendi düşüncelerinin
mahkumu olmaya başladıklarını açığa çıkarmıştır. Çoğu istenmeyen
düşünce ise, genellikle bir travmanın akabinde ya da geçmiş
bir travmayı hatırlatan bir olayın sonrasında başlamaktadır.
İstenmeyen düşüncelerin en büyük
tehlikesi, giderek büyüyebilmeleri ve daha tehdit edici bir
hal alabilmeleridir. Yeni ebeveyn olanlar arasında en yaygın
olan istenmeyen düşünceler, örneğin, bebeklerinin zarar gördükleri
yönündedir. Pek çok bireyin zihninde de, "Eğer diğer insanlar
bizim bu cinayet fikirlerimi bilselerdi, hakkımda ne düşünürlerdi?"
gibi sorular canlanmaktadır. Düşünceler daha sonra bebeğe
zarar verme ve kendileri hakkında olumsuz inançlar geliştirme
("Korkunç bir insanım") boyutuna kadar genişleyebilmektedir.
Başlangıçta nispeten normal olan düşünceler, bu yolla kontrolden
çıkabilmektedir. İnsanlar daha sonra da, düşüncelerini durdurabilmek
için çeşitli davranış biçimleri geliştirebilmektedirler. Bebeğe
zarar verme düşünceleri yüzünden bıçak korkusu geliştirme
ya da tüm kesici aletleri evin dışına çıkarma gibi davranışlar
görülebilmektedir.
Zihne zorla giren bu düşünceler
genellikle, kişi zihninde doğal olarak oluşan çeşitli hayalleri
bastırmaya çalıştığında oluşur. Yaşamımızın herhangi bir döneminde,
hepimiz, içeriği cinsel olan, intihar ya da cinayet fikirleri
içeren düşüncelere sahip olmuşuzdur. Genellikle, bu düşüncelerin
kendisi bir problem değildir. Bununla birlikte, eğer bu düşünceler
kısmen de olsa, iğrenç, dolayısıyla tehdit edici olarak algılandığında,
kabul edilemez olur, böylece hızla sansürlemek isteriz fakat
buna rağmen sık sık uğradıklarına da tanık oluruz. Problemin
çoğu, bu noktadan itibaren, eşsiz ya da sapkın fikirlere sahip
olmak değildir. Daha çok, bir açık tehlike, düşünceleri yüzeyin
altında tutmaya çalışmaktır. Biz düşünceleri yüzeyin altında
tutmaya çalıştıkça, onların yüzeye çıkma olasılığı artmaktadır.
Peki, bu döngüden çıkmanın yolu
var mı? Bir kere yineleyici istenmeyen düşüncelerden dolayı
acı çekmeye başladığımızda, bu döngüyü kırmamızın herhangi
bir psikolojik hilesi olabilir mi? Hem evet, hem de hayır.
Bazı teknikler işe yarken bazı teknikler ise yetersiz kalmaktadır.
Wegner'in çalışması düşünceleri
engellemeye yönelik girişimlerin onları şiddetlendirdiğidir.
Eğer yasaklanmış ya da kabul görmemiş düşüncelerden dolayı
acı çekiyorsanız, kendinize bu konuda düşünmek için izin verin.
Kabul edilemez düşünceleri kabul edilebilir kılmanın yolu,
her şeyden önce sağlıklı düşünmekten geçer.
Sağlıklı ve sağlıksız düşünme
biçimleri : Öğrencilerimizle yaptığımız yazıya dayalı
deneyimlerden iki çarpıcı bulgu çıktı. Birincisi, insanların
ne hakkında yazdıkları konusunda inanılmaz farklar vardı.
Bazıları hayatın anlamı ve yakın arkadaşları ile olan ilişkileri
üzerine yazarken, diğerleri hava durumu, gün içi planları
ya da üzerlerindeki giysileri ile ilgili şeyler yazmışlardı.
İkinci bulgu ise, yazma stili
ile sağlık arasındaki ilişki ile ilgiliydi. Düşünme biçimlerini
tanımlayabilecek hiçbir yol bilmediğimden, son 2 ay içerisinde
2 ya da daha fazla sağlık merkezine gitmiş "en hasta" öğrencilerle,
sağlık merkezine gitmemiş olanları karşılaştırdım. Gözle görülür
bir şekilde, "hasta" öğrenciler yüzeysel konular hakkında
yazarken, sağlıklı öğrencilerin konuları daha özelleşmiş,
duygusal ve kendini yansıtan özellikteydi.
Düşünme stili gerçekten fiziksel
sağlığı etkileyebilir mi? Eğer öylese, düşünme stilini ölçecek
bir metot planlamak zorunlu mudur? Yazılanlara bakarak, "düşünme
düzeyi" olarak tanımladığım şeyi, bir süreklilik içerisinde
insanların takip ettiğini belirlemek mümkün hale geliyor.
Yüksek düzey düşünme, geniş bir bakış açısı, kendini yansıtma
ve duygusal farkındalık ile karakterizedir. Düşük düzey düşünme
ise, göreceli olarak bu tutumların yokluğudur. Gerçekte, insanların
yazdıklarını bir düşünme çizgisi/sürekliliği üzerinde belirlemek
kolaydır. Size farklı düşünme biçimlerini gösteren bir örnek
vereyim, uyguladığımız deneyimde iki öğrencinin bilinçlilik
düzeylerinin ne kadar farklı olduğunu görün;
Yüksek Düzey Örneği: "Ebeveynlerim
hakkında düşünmekteydim. Geçenlerde araba yüzünden kavga ettik.
Fakat sorun sadece araba değildi aslında. Benim 18'imde olduğumu
ve kendi başıma düşünebileceğimi kabul etmiyorlar. Onlarla
telefonda konuştuğumda, beni zorlayarak etkisiz hale getiren
güçlü öfke ve sevgi duygularını hissedebiliyorum. Kendi kolej
yıllarını unuttular mı? BEN DEĞERLİYİM! BEN DEĞERLİYİM! "Diğer
kimlik krizi" Deneycinin okurken bunu dediğini duyabiliyorum"
Düşük Düzey Örneği: "Hadi
bakalım. Duvar kahverengi. Yer, kirli gri. Hmm. Ayakkabılarımla
eşleşiyor. Onları temizlemem gerek. Bu çalışma biter bitmez,
odama gidip, kirli çamaşırlarımı ayırıp çamaşırhaneye gideyim.
Ayakkabıları unutma! Makineler için jetonu nerden alacağım?
Belki Jeannie (oda arkadaşı). 4.30 gibi geri gelmeli, 5.00'te
akşam yemeğine git. Bu akşam yemekte ne vereceklerini merak
ediyorum."
Bu örneklerden, yüksek düzey
düşünenlerin, daha duygusal sözcükler kullandıklarını, "ben"
ya da "beni" gibi kendilik referanslarına daha fazla başvurduklarını
ve daha karmaşık cümleler kurduklarını görebilirsiniz. Çalışmalar
boyunca, düşünme düzeyinin yazarının cinsiyeti, yaşı ya da
zekası ile tutarlı bir ilişkisi olmadığını da saptadık.
Çalışmaya ilişkin birincil planlarımızdan
bir tanesi, eğer düşünme düzeyi tutarlı bir kişilik biçimi
ise, yani siz bugün yüksek düzey düşünür iseniz, bundan aylar
sonra da öyle mi olacaksınız? Genelde, katılımcıların yarısının
kendi düşünme düzeylerinde zaman içinde dikkate değer biçimde
sabit kaldığını gördük. Diğer yarısı ise, yüksek ve düşük
seviyeler arasında gidip gelme eğilimindeydi.
Katılımcıları 3 gruba ayırdık;
kronik düşük düzey düşünürler, kronik yüksek düzey düşünürler
ve diğerleri. Daha sonra grupları hastalık yüzünden doktora
gitme, reçetesiz ilaç kullanımı (örn; aspirin), ve alkol alımı
açısından karşılaştırdık. İlginç bir şekilde, yüksek düzey
düşünürler ve düşük düzey düşünürler daha fazla sağlık problemine
sahipti ve diğer gruptan daha fazla ilaç ve alkol kullanımı
vardı. Diğer bir deyişle, esnek düşünme biçimleri, katı Yüksek
Düzey ya da Düşük Düzey ile karşılaştırıldığında daha sağlıklı
olma ve daha az stresle ilişkili davranış göstermeyi sağlamaktadır.
Bazı nedenlerden, esnek düşünme
biçimini tanımlamak zordur. Yüksek düzey düşünmenin ya da
düşük düzey düşünmenin faydalı olduğu zamanlar var mıdır?
Olasıdır. Bir önemli faktör kontroldür. İnsanlar stres üzerinde
kontrol sahibi olamadıklarında, düşük düzey düşünme biçimlerine
kaymaktadırlar. Potansiyel kontrol ile birlikte, yüksek düzey
düşünme eğilimi artar. Düşük düzey düşünürler kontrol eksikliği
hakkındaki hislerini olduğu kadar stres etkeni hakkında da
düşünmekten kaçınırlar.yüksek düzey düşünürler ise stres etkeninin
karmaşıklığı hakkında düşünebilirler. Eğer stres etkeni üzerinde
kontrolleri varsa, stres veren durumu kolaylaştırabilecek
pek çok etkeni fark etme avantajına sahip olurlar.
"Aptallaşmak" ve acıdan kaçınmak:
Hepimiz çeşitli yollarla dikkatsiz (mindless) düşünme içinde
uyutulabiliriz; tamamen kestirilebilir bir hayat yaşamak,
başkalarının düşündüklerimizi bizim için yapmalarına izin
vermek, televizyon seyretmek ve farklılık yaratmak için yapabileceğimiz
hiçbir olmadığını düşündüğümüz kontrol edilemez ortamlarda
olmak. Dikkatsiz ya da düşük düzey düşünür olduğumuzda, çok
fazla acı hissetmeyiz, çok fazla mutluluk hissetmediğimiz
gibi. Aslında, hiçbir şeyi çok fazla hissetmeyiz. Evlerine
çekilmiş ya da emekli olmuş insanların da desteklendikleri
nokta, hayatı rutin ve sıkıcı bir şekilde yaşamalarıdır. Bu
olduğu zaman, kişilerin günün büyük çoğunluğunda dikkatsiz
olmaya başlamakta ve öyle de kalmaktadır. Bir dikkatsizlik
/ düşünmeme durumunda, başkalarıyla konuşmaları için insanlar
motive edilmezler, yeni ilgiler geliştirmez ya da yeni şeyler
öğrenmezler.
Bir çok çalışmaya göre, insanlar
düşünmeme/dikkatsizlik durumuna geldiklerinde, yaratıcılık
ve karmaşık düşünebilme testlerinde daha zayıf performanslar
göstermektedirler. Dikkatsiz insanlar ayrıca, sanatçılar,
tv reklamları ve politik konuşmalar ikna edilmeye de daha
açık gözükmektedirler. Gerçek bir algıda, dikkatsizlik bizi
aptal yapar. Dikkatli olmak ise bizi zekileştirir.
stillerimize de yansır. Eğer
yaşamlarımız çok üzüntü verici ise, herhangi bir kaçış kimi
zaman hoş karşılanabilir. Bahsettiğim örneklerin çoğunda,
düşük düzey düşünmenin üzüntü verici olaylarla baş etmede
otomatik bir işlevi olduğunu söyledim. Genellikle, insanlar
hiçbir bilinç farkındalığı olmaksızın düşük düşünme düzeylerine
kaymaktadır.
Ek olarak, en çok bizim travma
yazma deneyimizde, öğrencilere her hafta kaç saat alıştırma
yaptıklarını yaklaşımsal olarak hesaplamalarını istedik. Çalışmalar
boyunca da, travma hakkında yazmanın kişiyi daha sağlıklı
yaptığına işaret eden zayıf bir eğilim yakaladık, ayrıca çalışmadan
sonraki aylarda yazma oranları da azalıyordu. Travma hakkında
yazmak, katılımcıların hoşnutsuzluk yaratan duygu ve düşüncelerinden
kaçınma ihtiyaçlarını azaltarak takıntılarının da azalmasına
yardımcı olmaktaydı.
Son olarak, düşük düzey düşünmenin
sebep olabileceği bir takım psikolojik bağımlılıklar vardır.
İnsanlar kendilerini tamamiyle işlerine (işkolikler), yeme
ve diyet yapma kalıplarına (yemekkolikler), cinsel zaferlere
(sekskolikler) ve hatta diğeri ile olan ilişkilerine (ilişkikolikler?)gömebilirler.
Sıklıkla işlerini, yeme davranışlarını, cinselliği ya da herhangi
bir şeyi yaşamlarındaki ilişkili sorundan kaçınmak için kullanırlar.
Gerçekte, yapılan çalışmalar, düşük düzey düşünmenin bağımlılık
davranışı ile olan ilişkisini ve bu konudaki farkındalığı
arttırmaya yöneliktir.
Yapılan her çalışma istenmeyen
düşüncelerle doğrudan yüzleşmenin değerine vurgu yapmaktadır.
İstenmeyen düşünceler hakkında yazmak ya da konuşmak, açıkça
yardımcı olmaktadır. Önceki bölümlerde de bahsettiğimiz gibi,
istenmeyen düşüncelerle yüzleşmek, acı verici ve endişe yaratıcı
olabilir. Neyse ki, acı genellikle geçicidir. Problemlerimizin
kaynağı ile yüzleşmek, düşük düzey düşünme için olan ihtiyacımızı
da azaltır. Kısacası, duygu ve düşüncelerimizi kabul etmek
ve onları açığa çıkarmak, bizi tekrar zeki yapacaktır.
Insomniya ve tedavisi: Depresyon
ve endişenin en önemli belirleyicilerinden biri, insomniya,
uyuyamama durumudur. Yatağa uzanmışsınız, kısmen yorgun, kısmen
de gerginsiniz. Belki kısaca bir ilişki problemini düşünüyorsunuz
ve sonra yarın ne yapmanız gerektiğini, odanın sıcaklığının
uygun olmadığını, dün ne yapmış olmanız gerektiğini ve ilişki
probleminize geri dönüyorsunuz, ve Tanrım, 10 dakika bile
uyuyamazsanız yarın tükenmiş olacaksınız. Düşünceleriniz alevli
bir şekilde değişiyor. Odanızın karanlığında, siz ve düşünceleriniz
ise giderek vahşi bir hal alıyor.
"Keşke beynimdeki şu düşünceleri
dışarı çıkaracak bir yol olsaydı", birkaç yıl önce uykusuz
bir gecenin ortasında böyle düşündüm. "Bazı düşünceler bir
ruhsal süpürge gibi işlev gördüler." Bu belki, bir süpürge
analojisiydi, fakat insanların duygu ve düşünceleri hakkında
mikrofona konuşmasının bir şekilde zihinlerinin temizlenmesine
yardımcı olabileceği fikrini uyandırdı. İstenmeyen düşünceleri
zihinlerinden çıkıp bir kasetçalara girebilirdi.
Uyuyamadığım için bunu denemeye
karar verdim. Yavaşça katlım, kendime bir kasetçalar buldum,
salondaki kanepeye uzandım. Gözlerim kapalı olarak teyp kaydederken,
ben de zihnimdeki duygu ve düşünceler hakkında konuştum. 10
dakika içinde uyumuştum.
Seslendirme stratejisi, hem
uykunun kalitesini, hem de uykuya geçiş hızını arttırmaktadır.
Deneye katılan öğrenciler, uykularının daha iyi olduğunu,
daha kolay uyuduklarını ve gece boyu daha seyrek yandıklarını
bildirmişlerdir. İlginç olanı, koyun sayan katılımcıların
uykuya en geç dalanlar oldukları bulunmuştur.
- Eğer istenmeyen düşünceler
tarafından zapt edildiyseniz, her şeyden önce onların sadece
düşünce olduğunu hatırlayın. Onları düşünceleriniz olarak
kabul edin ve onlarla savaşmayı bırakın. Bu tip düşüncelerle
baş etmenin bir yolu onları kendinizi yansıtan ve duygusal
bir tonda yazmaktır. Hoşnutsuzluk yaratan düşünceler neler?
Nasıl hissetmenize sebep oluyorlar? Neden? İsteklerinizi
yansıtan yazılar yerine kendinizi yansıtan yazılar yazmanın
daha iyi işlediğini hatırlayın. Eğer bir insanın ölümü ile
takıntılı iseniz, örneğin, hayatta olmasını dilemek sizin
kendinizi daha da kötü hissetmenize yol açacaktır.
Ölüm üzerine en çok tartışma
yaratan ve duyarlı olan kitaplardan bir tanesi "Death and
Dying" 1969'da Elisabeth Kübler-Ross tarafından yayımlandı.
Kitabında, Kübler-Ross'un öne sürdüğü şey, insanlar bir kere
ölümcül bir hastalık sebebiyle ölmek üzere olduklarını öğrendiklerinde,
bir takım iyi tanımlanmış basamaklar içinde ilerlemektedirler.
Ölümcül hastalığı olan yüzlerce insanla yapılan görüşmeye
dayanarak, Kübler-Ross beş ayırıcı başa çıkma stratejisi belirledi:
inkar, öfke, pazarlık etme, depresyon ve kabul. Orijinal kitabından
bu yana başkalarının ölümü, boşanma, tecavüz ve diğer travmalarla
baş eden insanların da aynı stratejileri kullandıklarını varsaydı.
Kübler-Ross'un basamak modelinin
en belirgin zorluklarından bir tanesi, insanların basamakların
hepsinden, hatta çoğundan bile geçmeyebileceğiydi. Gerçekten,
bir insanın, bir basamaktan, örneğin, öfkeden, diğerine, mesela
kabule geçmesi ve daha sonra öfkeye geri dönmesi mümkündü.
Daha yeni basamak modelleri de, Kübler-Ross'un modelini eleştirmektedir.
Tecavüz gibi büyük travmalara uğramış insanlarla çalışan psikanalist
Mardi Horowitz insanların tipik olarak 3 genel basamaktan
geçtiğini bildirmiştir; inkar, içinde çalışma ve tamamlama.
Terapinin amacı, Horowitz'in görüşüne göre, içinde çalışma
fazına yardım etmek ve bu sayede tamamlama ya da asimilasyonun
başarılmasını sağlamaktır.
Horowitz, pek çok güncel bilişsel
terapist gibi, travmaların insanların dünyaya dair temel inançlarını
bozduğunu varsayar. Travmanın meydana gelmesinden önce, bireyler
dünyanın temel olarak kestirilebilir, açık ve hayırsever bir
yer olduğunu düşünürler. Travma sonrasında, Horowitz'e göre,
bu inançlar parçalanabilir ya da tepe taklak olabilir. Dünyaya
dair inançlar tehdit edildiğinde, travmatize olmuş bireyler
şiddetli endişe, depresyon hissederler ya da kendi dünyaları
algılanamaz olduğu için inkar ederler. Zamanla, bireyler yeni
deneyimlerinin zoruyla oluşturdukları yeni hayat inançlarına
göre yaşamlarını yönlendirirler. Alternatif olarak ise, insanların
orijinal inanç sistemleri yaşanan olumlu deneyimlerle kendini
tekrar gösterir.
Basamak modelleri bireylerin,
doğal olarak, bir başa çıkma stratejisinden diğerine süreç
içerisinde geçtiklerini söyler. Eğer normal süreç aksarsa,
psikoterapi onlara uygun başa çıkma düzeyine geri gelmelerinde
rehberlik edebilir. Basamaklar modelindeki ima, öyleyse, başa
çıkmanın kesin sınırlarının olmadığı şeklindedir. Basamak
modelini öneren pek çok kişi, Kübler-Ross da dahil- insanlar
arasında travmatik bir deneyimle başa çıkma açısında çok büyük
farklar olduğunu kabul etmektedirler.
Bizim başlangıçtaki deneylerimiz,
önceki travmatik deneyimler hakkında yazmanın bağışıklık sistemi
ve fiziksel sağlık üzerinde iyileştirici etkileri olduğu şeklindeydi.
Ek olarak, bazı insanlar yazmaktan diğerlerine göre daha fazla
faydalanmaktaydılar. Tüm bulgulara göre ise, sağlıklarında
en iyi iyileşmeyi gösteren insanlar, en derin duygu ve düşüncelerini
diğer insanlara açma konusunda kendilerini özgür hissetmeyenlerdi.
Wortman ve Silver'ın daha ileri düzeyde yaptıkları araştırmalar,
pek çok insanın özünde iyi başa çıkabildiğini ve bizim yazma
görüşmelerimizden faydalanmamış olabileceklerini ima etmekteydi.
Sürmekte olan krizlerle yüzleşmenin
uzun süreli sağlığı ve uyumu yükselttiği gözükmektedir. Bu
deneyde bizler, pek çok katılımcının başa çıkma sürecini hızlandırabildik.
Şunu unutmayın ki, burada istatistiklerden bahsediyoruz. Herkese
yardım edilmedi elbette. Hastalık ölçümleri terimiyle, örneğin,
pek çok insanın doktora gitme sayısı yazma sonrasında öncesine
göre değişmedi. Koleje başlama hakkındaki yazma egzersizine
katılan %11'lik öğrenci, yüzeysel konular hakkında yazan %31'lik
öğrenci ile kıyaslandığında birinci grup çalışmaya katıldıktan
sonra daha fazla hastalandı. Ancak, tüm ölçümler birlikte
değerlendirildiğinde, deney, katılımcıları %20-30 için fiziksel
ve psikolojik sağlıkta gerçek bir iyileşme ile sonuçlandı.
Wortman ve Silver'ın kendi projelerinde söyledikleri gibi,
katılımcıların yarısı doğal olarak travmalarla iyi baş edebiliyorlardı.
Bu nedenle, bu insanlara yazma egzersizi aracılığıyla yardım
edildiğini söylemek mümkün değildir.
Yine de, tüm insanlar bunu başaramaz
ve sürmekte olan krizler hakkında yazmanın ister geçici, ister
kalıcı olsun, açık şekilde yardımcı olduğu bir çoğunluk da
vardır. Koleje geliş hakkında yazmanın ardından, pek çok katılımcı
kendini daha az mutlu, daha çok evi özlemiş ve daha fazla
endişeli hissetmiştir. Bununla birlikte, sonuçlar, sağlıktaki
iyileşmenin yazmanın hemen ardından gerçekleştiğini ve etkilerinin
sadece 4 aya kadar uzayabildiğini göstermektedir.
Vurgulamak istediğim en önemli
nokta, üzücü olaylar hakkında yazmak ya da onlarla yüzleşmek
her derde deva bir durum değildir. Yüzlerce insanla yapılan
farklı çalışmalar sonucunda olumlu bir etkisi olduğu bulunmuştur.
Eğer şu anda, yaşamınızda büyük bir krizle yüzleşiyorsanız,
yazmanın size kendinizi mükemmel hissettirmesini beklemeyin.
Çoğu krizin aşılabilmesi için uzun bir zamana ihtiyaç vardır.
Tüm bu çalışmaların da, önerdiği nokta, pek çok insan için
yazmanın üzüntüyü azaltıcı bir etkisinin olabileceğidir.
Son olarak, bu projenin sadece
krizin bir tipine odaklandığını hatırlayın: koleje geçiş.
Travmalara ilişkin genel şema içinde, koleje geçiş anlamlı
bir yere sahiptir ancak çok ağır bir kriz değildir.
Peki, başa çıkma mekanizmaları
ne zaman hızlandırılabilir ya da hızlandırılamaz?
- Pek çok insan travmalarla
doğal olarak baş edebilir; Herkes, büyük kederlerin ya da
başa çıkma süreçlerinin tüm aşamalarından geçmez. Gerçekte,
yetişkinlerin yarısı işkence, boşanma, sevilen insanın kaybı
ve diğer felaketlerle, hiçbir endişe ya da depresyon belirtisi
göstermeden yüzleşebilirler. Buna göre, bir o kadar insan
da başa çıkma mekanizmalarını etkin bir şekilde kullanamamaktadır.
Travmalarla başa çıkabilen insanlar arasındaki farkları
anlamak da kritik bir öneme sahiptir. Örneğin, eğer ciddi
bir travma sonrasında göreceli olarak normal, mutlu ve savunmacı
olmayan bir insan görürseniz, bu insanın gerçekten normal,
mutlu ve savunmacı olmaması mümkündür. Ancak çoğu insanın
böyle olabileceği yanılgısına düşmeyin. Karşıt olarak, populasyonun
en az yarısı, travmayı takip eden bir şekilde, depresyon,
endişe ya da diğer ağır keder şikayetlerinden yakınmaktadır.
Bu insanlar arasında, başa çıkma stratejileri de inanılmaz
şekilde değişiklik göstermektedir - kestirilemez bir şekilde.
İnkar, öfke, düşük düzey düşünme ve diğer savunma mekanizmaları
aralıklı olarak ya da ardı ardına ortaya çıkabilmektedir.
Yoğun keder içinde olan bu insanlar arasında da deneyimleri
hakkında yazmak ya da konuşmak işe yaramaktadır.
- Başa çıkma sürecinin ne kadar
hızlandırılabileceği de sınırlıdır; herhangi bir büyük yaşam
değişikliğiyle başa çıkmak her zaman zaman alır. Sizin için
anlamlı birini bir gecede kaybettiğinizde bunun üstesinden
gelmeniz için bir prosedür bilen kimse yoktur. Eğer sevgiliniz
sizi dün terk ettiyse, örneğin, bu konu hakkında yazmak
çektiğiniz acının süresini diyelim ki, beş aydan üç aya
indirebilir. Fakat sonrasını kimse bilemez. Bazı insanlar
için, travma hakkında yazmak ya konuşmak dramatik değişimleri
başlatır, fakat bir diğeri için hiçbir etkisi olmayabilir
vs. Yine aynı şekilde, travma hakkında yazmanın ya da konuşmanın
yararları geçici olabilir. Koleje geliş çalışması, sağlıktaki
iyileşmenin ömrünün en fazla 4 ay olduğunu göstermiştir.
Katliam çalışmasından da gelen sonuçlar, sağlıktaki iyileşmenin
süresinin, eğer kişiler yıllarca önce olmuş travmaları ile
yüzleşirlerse olacağını göstermektedir.
- Eğer bir krizin tam ortasındaysanız
ortaya çıkabilecek potansiyel problemler: Eğer bir boşanma
sürecinin tam ortasındaysanız, size yakın olan biri çok
yakın bir zamanda öldüyse, ya da başka bir ağır travma yaşıyorsanız,
bu konu hakkında yazmak ya da konuşmak sağlığınızı, zaman
içinde de psikolojik uyumunuzu bir nebze de olsa düzeltecektir.
Bununla birlikte, geçici de olsa, devam etmekte olan bir
krizle yüzleşmek sizi üzüntülü yapabilir. Duygu ve düşünceleriniz
hakkında yazmanın sizi otomatik olarak neşeli yapmasını
beklemeyin. Devam eden krizlerle ilgili olan bir diğer sorun
da, doğası gereği, beraberinde yeni üzücü olayları da getirebilme
ihtimalidir. Örneğin, eğer bir boşanmanın ortasındaysanız,
bu konu üzerine yazmak, yalnızlık duygularınızla baş etmenizi
sağlayabilir. Bu sizi, gelecekteki tatsız duruşma, kötü
söylentiler ve son boşanma kağıdınızı alış konusunda sizi
hazırlamayabilir. Buna rağmen, bu bütün ağır olaylar hakkında
yazmak tüm bu olaylar için bir tampon işlevi görebilir.
- Travma geçmişte kalmış fakat
siz onunla yaşamaya devam ediyor olabilirsiniz: Katliam
projesi kendi içinde bir şeyleri kestirebilen bir mesaj
içermektedir. 40 yıl sonra bile, katliamdan hayatta kalanlar,
yaşadıkları olaylardan etkilenmeye fiziksel ve psikolojik
olarak devam etmektedirler. Katliamla ilişkili yapılan diğer
çalışmalar da aynı sonuca varmaktadır. Yıllar öncesinde
kalmış bir travma ile yaşamaya hala devam ediyorsanız, bununla
ilgili olan duygu ve düşünceleriniz hakkında yazmak ya da
konuşmak, tüm bunları geçmişte bırakmanıza yardımcı olabilir.
Eğer hala bu konu üzerine düşünüyor ya da onunla ilgili
rüyalar görüyorsanız, hala onunla yaşıyorsunuz demektir.
Sağlığınız üzerinde olumlu etkileri olacağını düşürsek,
belki, hayatınızdaki büyük değişimler hakkında yazmama ya
da konuşmama halinizi şimdi, şu anda çözebiliriz. Haklı
olabilirsiniz. Travmalarla ilişkili şiddetli acılar sıklıkla
aşama halinde azalır. Genellikle, büyük travma hakkında
zihinde dönüp duran, zorlayıcı ve şiddetli düşünceler, anlamlı
derecede bir ya da bir buçuk yıl içerisinde azalmaktadır.
Kendinizi zaman zaman tartın. Eğer bundan 5 yıl önce başınıza
korkunç bir şey geldiyse ve onunla yaşamaya hali hazırda
devam ediyorsanız, bunun hakkında yazmak size yardımcı olabilir.
- Ve genel tembihler: üzücü
olaylar hakkında yazma ya da konuşma biçimiz de önemlidir.
Yazışınızda, en derin duygu ve düşüncelerinizi kendinizi
yansıtacak bir şekilde yazın. Devamlı bir şekilde yazabilmek
için bir saat ve yer belirleyin. Eğer bir başkasıyla konuşursanız,
bu insan nesnel olabiliyorsa ve kendi kişiselliğini katmıyorsa
bu da size yardımcı olabilir. Yazma egzersizinin hemen ardından
kendinizi üzgün ya da depresif hissederseniz şaşırmayın.
Kendini yansıtma çalışması, yararları çok açık olsa bile,
kimi zaman acı verici olabilir.
TAMAMLAMA İHTİYACI VE ANLAM
ARAYIŞI: Hayatımızdaki büyük amaçlar ve planlar tamamlanması
ya da çözülmesi zor olan durumlar olabilmektedir. Araştırmacıların
belirledikleri, genel olarak yaşamımız için önemli olarak
gördüğümüz planlar ise şunlar olmaktadır: sevmek ve sevilmek,
dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek, sağlıklı ve mutlu
çocuklar yetiştirmek, maddi ve profesyonel anlamda başarılı
olmak, kendimize ve çevremize karşı dürüst olabilmek. Eğer
bu taslaklar başarılması yeterince zor olan durumlar olmasıydı,
bu durumda yüzleşebileceğimiz travmaların büyüklüğünü bir
düşünün. Boşanma, sevdiğimiz bir kimsenin ölümü, maddi iflas,
sosyal açıdan utandırılma ve diğer büyük değişimler, tüm yaşam
planlarımızı aksatabilecek ölçüdedir. Evliliğimiz bir ayrılığa
doğru gidiyorsa, örneğin, kalıcı bir evlilik yapma, sevilen
olma, mutlu çocuklar yetiştirme, maddi alanda başarılı olma
gibi pek çok amacımızın başarısızlığıyla mücadele etmemiz
gerekir. Bu yaklaşıma göre, bu travmalar, yaşam planlarımızı
kesintiye uğratır.
Eğer beklenmeyen bir travmanın
sonrasında, kişiler kesintiye uğrayan planları tamamlama arayışına
girerlerse, travma daha anlaşılır bir hale gelir. Bir boşanmanın
ortasında olan insanlar arasında, bu konu hakkında uzun uzun
düşünmek, konuşmak ve boşanmanın etkilediği alanlar hakkında
düşlemler oluşturmak yararlı olabilmektedir. Gerçekten de,
sembolik bir ifade biçim olan konuşmak ve hayal kurmak, çözüme
ulaşmamış yaşam olaylarını tamamlamak için kullanılan yollardandır.
Freud'a göre, rüyaların ve düşlemlerin işlevlerinden biri
de, arzu doyumudur. Daha yakın zaman düşünürlerine göre de,
rüyalar, tamamlanmamış yaşam planlarının çalışmasına yardımcı
olur.
Fakat rüyalar ve düşünceler,
yarım kalan planların tamamlanmasının kazanımdan daha fazla
şey yaparlar aslında. Eğer en yakın arkadaşınız sarhoş biri
tarafından öldürüldüyse, bu olayın olduğu ve yaşamın acımasız
bir şekilde bizim planladığımızdan çok daha farklı olabileceğini
kabul etmemiz gerekir. Düşüncelerimiz "eğer ben şöyle davransaydım,
eğer arkadaşım böyle yapmış olsaydı"dan ayrılarak bunun niçin
olduğunu sorgular. Diğer bir deyişle, olayın niçin olduğunu
anlamaya çalışırız. Daha geniş anlamda, olaya, belki de, yaşamın
kendisine bir anlam bulmaya çalışırız.
Tamamlama ihtiyacının altında
yatan motivasyonda, temel anlamda, etrafımızdaki dünyaya dair
anlam arayışıma benzemektedir. Anlam arayışı ve anlama ihtiyacı
pek çok omurgalı için merkezde olsa gerek. Bir farenin komşunun
kedisinden kendisini koruyabilmesi için hangi durumlarda kedinin
ortalarda olduğunu ve gelecekte ondan nasıl kaçabileceğini
bilmeye ihtiyacı vardır. Henüz yürümeye başlayan bir bebek,
prize doğru parmağını götürdüğü için azar işittiğinde, bu
azarın anlamını bulmaya çalışır. Zihinsel aygıtlarımız giderek
karmaşık bir hale geldikçe, olaylar için anlam arayışımız
da şiddetlenir. Anlam arayışları niçin park bileti aldığımız
ya da kademe yükselmek için yaptığımız istediğin patronumuz
tarafından niçin reddedildiğimize doğru gider.
Bizim kültürümüzde, belki de
tüm kültürlerde, anlamanın anahtarı, sebepleri öğrenmektir.
Eğer sebeplerin neler olduğunu ayırabilirsem, sonrasında anlarım
ve tatmin olurum. Bir tür ruhsal tamamlama elde ederim. Örneğin,
gazetem o sabah merdivenin basamağında değilse, kendime "neden"
olduğunu sormak zorundayım. Olası seçenekler zihnimden akıp
gider; gazete çimlerde olabilir, geçen biri çalmış olabilir,
dağıtıcı kişinin ihmali yüzünden gelmemiş olabilir, ücretini
ödememiş olabilirim, bu benim evim olmayabilir. Bu olasılıklardan
herhangi birini sebep olarak ayırdığımda, doğru hareketi de
yapabilirim. Problemin ne olduğunu anladığımda gazetemi alabilir
ve problemi geride bırakabilirim.
Planları tamamlamak ve dünyayı
anlamak üzere güdülenmişizdir. Bu motivler, bizler, beklenmedik
ve asla tam olarak açıklayamayacağımız, ağır olaylarla karşı
karşıya gelene kadar gayet güzel işlerler. Arkadaşınızın sarhoş
biri tarafından öldürüldüğü örneğine geri dönelim. Tanım olarak,
asla arkadaşınıza bir "hoşça kal" diyerek ilişkinizi tamamlama
fırsatınız olmayacak. Dahası, olaya bir anlam bulmanız, eğer
imkansız değilse bile, güçtür. Yine de, beyinlerimiz bir anlam
bulma ya da tamamlama çabasına yönelik olarak yapılanmıştır.
Bazı dinlerin kendi içinde bazı
cevap önerileri vardır; "Tanrı'nın planı var" ya da "öldüğüm
zaman arkadaşımı görebileceğim" gibi. Bazıları da ölümün sadece
bir yaşam döngüsü olduğunu söylemek gibi daha tarafsız bir
bakış açısına sahip. Bir çok araştırmacı, -inanılan din ne
olursa olsun - kendi bireysel inançlarına dönebilen insanların,
bu tip travmalarla dini inançları olmayan insanlara göre daha
iyi başa çıktığını bulmuştur.
Bununla birlikte, bu sorun dinin
çok daha gerisine gitmektedir. Huzursuz olmaya başladığımızda,
olaya bir anlam bulmak için daha da bir kararlı hale geliriz.
Bir çok bütünleştirici araştırma kanıtlamıştır ki, eğer bir
insanın ortada hiçbir sebep olmaksızın fiziksel olarak istismar
edildiğini görürsek,örneğin, hemen bir sebep bulma eğilimine
gireriz. Hazırdaki açıklama, kurbanı suçlamak olabilir.
Kafa bulandırıcı ve çözülmemiş
problemler hakkında düşünmek zihnin kendi kendine eziyet etmesidir.
Travmalar hakkında yazmanın da yararlı olmasının sebeplerinden
biri, anlamın keşfedilmesinde güçlü bir araç olmasıdır. Yazmak
kendiliğinden anlamayı sağlar.
Üzücü olayların çözülmesinde
bireylere yardımcı olma konusunda yazmanın rolü hakkındaki
en güçlü kanıt, deneylerimizin katılımcılarından gelmektedir.
Travma hakkında yazdıktan aylar sonra, katılımcıların %70'i
yazmanın onların kendilerini hem daha iyi hissetmelerini sağladığını
hem de olayı daha iyi anladıklarını bildirmişlerdir. Örneğin,
çalışmadan 5 ay sonra bir soru formu yolladığımız bir katılımcı,
şunları yazmıştır;
"Geçmiş sorunlarımı düşünmek
ve onları çözmek zorundaydım. .. deneyin sonuçlarından bir
tanesi zihnimdeki barış ve yüreğimi refahlatan duygusal deneyim
metodu. Duygularım ve hissettiklerim üzerine yazmak ne hissettiğimi
ve niçin böyle hissettiğimi anlamamı sağladı…"
"fark etmek", "anlamak", "çözmek"
ve "içinde çalışmak" gibi kelimeler yazma deneyiminin değerine
ilişkin sorduğumuz sorulara aldığımız açık uçlu cevaplar olarak
karşımıza çıkmaktadır. Sezgisel olarak, insanlar yazma deneyimini
büyük kişisel deneyimleri anlamanın ve çözmenin bir metodu
olarak görüyorlar. Sezgileri, bence, doğru. Bize anlatmadıkları
şey ise, yazmanın onlarda nasıl bir zihinsel değişim yarattığıdır.
KENDİNİ AÇMANIN SOSYAL BEDELİ:
Kime Anlatmalı ve Nasıl Dinlemeli?
Birçok kişisel travmanın sosyal bileşenleri vardır. Bu travmalar
diğer insanlar tarafından yaratılmamış olsa bile, travmalarla
baş edebilmek için diğer insanlara döneriz. Gazetelerdeki yangın,
cinayet ya da boşanma hikayelerini okumak kimi zaman bize hoş
gelse de, bu olaylar tanıdığımız, sevdiğimiz insanların başına
geldiğinde, aşırı derecede üzüntü duyarız. Gerçekten, insanların
kişisel bir trajediyi tekrar tekrar yaşadıklarını duymak bize
acı verir.
Bir çocuğun ölümü bu dünyada
tutunduğumuz her türlü algıyı derinden sarsar. Ebeveynler
için, çocuklarının ölümüne ilişkin düşünceler derin duygular
uyandırmaktadır. Geçen yıl, bu korkunç olayla yakın zamanda
karşı karşıya gelmiş olan yaslı ebeveynleri içeren bir destek
grubunda konuşmak üzere davet edildim. Tek tek, ebeveynler
çocuklarının ölümünü nasıl öğrendiklerini tekrar anlattılar,
cinayet, intihar, araba kazası ve hastalık gibi. Irksal, sosyal
sınıf ve din farklılıkları tamamen konu dışıydı. Bağları genel
bir trajediydi.
terimleri tartışmayı planlamıştım.
Trajedileri hakkında yazmak ve konuşmak, şüphesiz yardımcı
olacaktı. Bunu yapmaları gerektiğini düşündüğüm için onlara
teminat verdim. Grup saygılı bir şekilde beni dinler gözüküyordu,
"uzman" benim anlayamadığım bir şey hakkında konuşuyordu.
Bir süre sonra anladığımız, benim onlara ulaşamadığımdı. Sonunda,
son sıradaki bir beyefendi elini kaldırdı ve kibar bir sesle
"ne hissettiğimizi bilmiyorsunuz - kimse başına gelene kadar
bilemez" dedi. Herkes onaylayarak başını salladı. "Lütfen,
asla ne yaşadığımızı anladığınızı söylemeyin, çünkü yapamazsınız.
Bazı arkadaşlarımız da aynı şeyi söylüyorlar, ve ne hakkında
konuştuklarını bilmiyorlar."
Dürüst bir tartışma başladı.
Çocuklarının ölümü, terimsel tanımlamalardan çok daha öteydi.
Bununla birlikte, en az hazırlandıkları şey, sosyal izolasyondu.
Evet, çocuklarının ölümünden sonraki 2-3 hafta arkadaşları
mükemmeldi, eve yemekler getiriyorlar, alışveriş için yardım
etmeyi öneriyorlar, diğer çocuklara bakıyorlardı. Fakat sonra,
telefonlar durdu. Arkadaşları ve iş arkadaşları onlardan kaçmaya
başladı. Nedensel konuşmalar çok resmiydi çünkü kimse ölüm
konusun açmak istemiyordu.
Bir çift, iki yaşındaki oğullarının
ölümünden sonraki 3 ay içinde neler yaşadıklarını göz yaşları
içinde anlattılar. Derin dini, bütün sosyal yaşamları, küçük,
birbirine sıkıca bağlı olan kiliseleriydi. Gerçekten, oğulları
ölümcül hastalık tanısı aldığında kilise bir çok dua düzenlemişti.
Oğullarının ölümünden bir ay sonra ise, çift kilise başkanı
ve diğer üyeler tarafından dışlandıklarını hissetmeye başlamıştı.
Yakın arkadaşları artık kilisede yanlarına oturmuyordu. Resmi
olmayan sosyal aktivitelere davet almıyorlardı. Ne zaman oğullarını
ölümü hakkında konuşmaya başlasalar, insanlar hızla konuyu
değiştiriyordu. Üç aylık süre zarfında, oğullarını be bütün
sosyal destek gruplarını kaybetmişlerdi. Son olarak, başkana
başka bir kiliseye katılabileceklerini ima ettiklerinde, başkan
"bu herkes için en iyisi olabilir" diyerek onaylamıştı.
Yaslı ebeveynler tarafından
yaşanan problemler rahatlıkla görülebilmektedir. Ebeveynler
umutsuz bir şekilde kayıpları hakkında konuşmak istiyorlar.
Bununla birlikte, arkadaşları konuyu -düşünmesi bile- çok
korkutucu ve psikolojik açıdan tehdit edici buluyorlar. Üzüntülü
ebeveynlerin arkadaşları sorunla baş etmenin yolunu ebeveynlerden
kaçmakta buluyorlar.
İlginç bir şekilde, problem
nasıl davranılması gerektiği üzerine herhangi bir normun bulunmaması
sebebiyle abartılıyor. Görüşmelerde, travmayla yüzleşmiş insanların
arkadaşları konuyu açarak, travmatize olmuş insanların üzmekten
korkuyor. Bireylerden duyduğum pek çok sebebi sayabilirim,
"Olanları hatırlatmak istemiyorum", "olayı zihnin dışında
tutmanın en iyisi olduğunu düşünüyorum" ve hatta "eğer konuşmak
isteselerdi, bunu söylerlerdi". Bu çoğumuzun kullandığı akla
uygunlaştırmalar belki bir defa için doğru olabilir. Bununla
birlikte, benim kendi deneyimlerim bana şunu göstermektedir
ki, bu inançları kullanıyoruz çünkü bu sayede kendi travmalarımızı
duymak zorunda kalmıyoruz.
Eğer bir arkadaşınız çocuğunun
ya da bir akrabasının ölümünü nedeniyle acı çekiyorsa, ya
da anlamlı bir başka travma ile yüzleşiyorsa, arkadaşınız
büyük olasılıkla bu büyük uğraş hakkında düşünüyordur. Ona
konuşmak isteyip istemediğini sormak için tereddüt etmeyin.
"Üstesinden geleceksin", "Nasıl hissettiğini biliyorum" ya
da "En azından birlikte güzel zamanlarınız oldu" gibi basmakalıp
sözler genellikle yardımcı değildir. Benzer bir travma ile
uğraşmadığınız sürece, arkadaşınızın nasıl hissettiğini bilemeyeceksiniz.
Arkadaşınızın iyiliği için, onu kaybı hakkında konuşması için
özgür bırakın. Son olarak, eğer arkadaşınızın çocuğu ya da
yakını ile ilgili sizin de güzel hatırlarınız varsa onlardan
bahsedin. Hatta ölüm yıllar önce olmuş olsa bile, sevdiği
insanla ilgili hatıraların yaşıyor olmasından arkadaşınız
memnuniyet duyacaktır.
Eğer siz bir kayıp yaşıyorsanız,
çoğu arkadaşınız size ne söyleyeceğini ve duygularınıza nasıl
yaklaşması gerektiğini bilemeyecektir. Arkadaşlarınızın davranışlarını
sert ya da duyarsız olarak yorumlamak kolaydır. Sıklıkla,
trajedi hakkında konuşmak isteriz ama bunu nasıl başlatacağımızı
bilemeyiz. Nedensel konuşmalarda, hem siz hem de arkadaşınız
kaybınız hakkında düşünüyor olabilirsiniz fakat kimse bir
şey söylemeyebilir. Bir kişinin bana anlattığı gibi, "Sanki
oturma odasında dev bir fil duruyor ve her ikimiz de sanki
orada bir şey yokmuş gibi yapıyoruz". Başa çıkma mekanizmaları
iyi olan, yaslı insanlar bana şöyle bir şey öğrendiklerini
söylemişlerdi, "konuşmak için lütfen kendini serbest bırak".
Son olarak, kesinlikle destek
gruplarını tavsiye ederim. Bir çok şehirde, travması sizinkine
benzeyen insanları oluşturduğu gruplar var. Çocuğun kaybı
için, örneğin "Yaslı evebeynler" ya da "Merhametli arkadaşlar"
grupları paha biçilemez değerdedir. Benzer gruplar, intihar,
AIDS ya da diğer trajedilerle sevgilisini, eşini ya da aile
üyesini kaybeden insanlar için de mevcut. Diğer örgütler,
madde ve alkol kötüye kullanımı, yeme bozuklukları, tekrarlayıcı
kumar, sigara, şiddet ya da tecavüz mağdurluğu, eş ya da çocuk
istismarı gibi pek alanda çalışmalar yapmaktadır.
Paylaşılmış Travmadan Kaynaklanan
Evlilik Problemleri: Bir kişinin travmaya maruz kaldığı
ancak diğerinin travma yaşamadığı normal sosyal durumlarda,
bu iki insan temel olarak farklı psikolojik durumlar içinde
olurlar. Çok farklı bir durum ise, her iki kişi aynı kayıp
sebebiyle acı çektiğinde ortaya çıkar. Çocuğunu kaybeden ebeveynler
arasındaki boşanma oranı, ortalamanın çok daha üstündedir.
Benzer bir şekilde, maddi iflas, çocuğun kaçırılması ve hatta
yeni bir yere taşınılması gibi travmaları birlikte yaşayan
çiftler arasındaki evlilik problemleri riski artmaktadır.
Paylaşılan travma kısmen güçtür
çünkü her ikisi de büyük üzüntü içinde odluğu sürece eşlerden
birinin diğerine güçlü bir destek sağlaması mümkün değildir.
Problem kişinin üzüntüyü kendi içinde yaşamak istemesiyle
tırmanır. Böyle bir trajik örnek olarak şu verilebilir, Dolores
14 yaşındaki oğlunun 7 ay önce kaza kurşunuyla ölmesinden
sonra 18 yıllık eşinden yakın zamanda ayrılan bir kadındır;
"Bob (kocası) silah sesini
duyduğu zamanı geri aldı. Akşam yemeği masasında oturmayı
tercih etti ve hiçbir şey söylemedi. Ben sürekli ağlıyordum
ve Mikey (oğlu) ile konuşmak istiyordum. Bob bazen çok konuşarak
beni çılgına çevirirdi. Ben onu dinlemek istedikçe, o daha
da sessizleşti… bana dokunmadı. Benimle hiçbir şey yapmak
istemedi… Bob'un kardeşi birlikte balığa gittiklerini ve onun
bir bebek gibi ağladığını söyledi. Mikey'ın ölümünden sonra,
ben onda bir tek damla gözyaşı bile görmedim."
Dolores'in vakası, kadınlarla
erkekler arasındaki üzüntüyü yaşama biçimlerinin farklılık
sorununu ortaya getiriyor. Genelde, bizim toplumumuzda kadınlar
erkeklere kıyasla uzun dönem için, duygularını açma konusunda
daha girişkendir. Erkeklerin sert olması gerektiğine dair
oluşmuş olan toplumsal inancımızdan olsa gerek, bir büyük
kaybın ardından, erkekler daha az ağlarlar ya da mutsuzlukları
hakkında daha az konuşurlar. Bu, elbette ki, her zaman doğru
değildir. Görüştüğüm çiftlerin ortalama üçte birinde, erkek
olan eşine göre duygularını daha fazla gösteriyordu. Eşler
arasında duygu ifade biçimleri anlamlı derecede farklı olduğunda,
problem sıklıkla ortaya çıkar çünkü bir eş diğerinin yeterince
duyarlı olmadığını düşünür. Benzer şekilde, daha sesiz ve
içine çekilmiş olan eş, diğerini onun yoğun duygularını anlayamamakla
suçlayabilir. Evlilik terapistleri her iki tarafı da duyguları
hakkında açık bir şekilde konuşmaya davet ederek bu problemleri
çözmeye çalışır. İletişim, duyguları açıkça ifade ederek ya
da basitçe konuşarak, paylaşılan travmalarda ilişkinin yaşayabilmesi
için gereken anahtarlardan bir tanesidir.
Diğer İnsanlarla Konuşmak;
Sosyal Desteğin Faydaları ve Tehlikeleri: !976'da, Michigan
Üniversitesi'nde araştırmacı olan Stanley Cobb, stresli dönemler
boyunca arkadaş ağına sahip olmanın sağlık için yararlarını
kanıtlayan ve bu nedenle de çığır açan bir makale yayınladı.
Birçok geniş ölçek çalışmasının özetinde, Cobb geniş yayılımları
olan trajedilerin sonrasında var olan arkadaşlık ya da sosyal
ağ insanları hastalıktan ve ölümden korumaktaydı. Bundan beri,
bir çok çalışma bu sonucu destekledi. Tecavüz, çocuk düşürme
aile üyesinin ölümü, iş kaybı, boşanma ve diğer travmaları
takip eden sağlık problemleri eğer insanlar yakın arkadaşlarına
dönebilirse büyük ölçüde azalmaktaydı.
Geçen yıllarda, bizim sosyal
destekten ne anladığımız önemli ölçüde genişledi. Bir arkadaşlık
ağı, stresin olumsuz etkilerine karşı çok çeşitli yollarla
bir tampon işlevi görebilmekteydi. En görünebilir olanlarından
bir tanesi, arkadaşların para, yiyecek, ev ya da diğer somut
ihtiyaçları karşılayabilmeleriydi. Ayrıca, bu insanlar, kişinin
yaşamındaki problemlerle baş edebilmesi ona tavsiyelerde bulunabilmekte
ve nesnel bir bakış açısı sunabilmektedir.
En şaşırtıcı olanı ise, güçlü
bir arkadaşlık ağına sahip olmak kişinin dünyaya ve kendisine
dair sabit bir bakış açısını sürdürebilmesine yardımcı olmasıdır.
Travmaların en korkutucu yanlarından bir tanesi, bizim "kim
olduğumuz" sorusunu sormamıza neden olmasıdır. Örneğin, bir
kadın geçici olarak işine son verilmesinden dolayı işini kaybettiğinde,
kendisine şunları söyleyerek durumu daha anlaşılır kılmaya
çalışabilir " Ben kötü biriyim, ben bunları hak ettim". Kendini
suçlamak aslında büyük yaşamsal değişimlerin yaygın bir sonucudur.
Arkadaşlar olmadığında, başka bilgi alabilecekleri bir kaynak
da yoksa, insanlar kendilerini daha fazla suçlama eğilimine
girerler. Austin'deki Texas Üniversitesi'nden Willian Swann,
kriz zamanlarında, arkadaşların, ona kendisinin gerçekten
iyi bir insan olduğu konusunda güvence sağlayarak, kişinin
dünya algısını hafifçe desteklemekte olduğunu göstermiştir.
Garip bir şekilde, arkadaşlar
kişinin düşük kendilik saygısını da sürdürebilirler. Düşük
kendilik saygısı olan insanlar, başarı ile başa çıkmakta ciddi
güçlükler yaşarlar. Eğer basit bir şekilde kendinizden nefret
ediyorsanız, öneli bir yükseliş elde ettiğinizde ya da insanların
sizin mükemmel biri olduğunuzu düşündüklerini öğrendiğinizde
üzüntülü bir ruh haline girebilirsiniz. İlginç bir şekilde,
kendileri hakkında fakir düşünceleri olan insanlar, bir arkadaş
döngüsüne sahip olmayanlar, başarı sonrası sağlık problemleri
yaşamaktadırlar. Bir arkadaşlık ağıyla birlikte ise, düşük
kendilik saygısı olan insanlar, bir başarı sonrasında bunu
hak eden kendileri olmadığı konusunda arkadaşları tarafından
ikna edildikleri için, bu insanlar daha az sağlık problemi
yaşamaktadırlar. Diğer bir deyişle, sosyal ağ, bizim başımıza
gelenlerde hiçbir sorun olmadığı konusunda görüşümüzü sürdürmemize
yardımcı olarak bizi sağlıklı tutabilir.
Sırdaş Seçimi: üzüntü
verici olaylar hakkında yazmanın iyi bir başa çıkma stratejisi
olmasının bir sebebi, güvenli oluşudur. Eğer en derin duygu
ve düşüncelerinizi açıklamak için bir dergiyi (journal) seçerseniz,
kendinize karşı tamamiyle dürüst olabilirsiniz. Kimse sizi
yargılamayacak, eleştirmeyecek ya da dünya ile ilgili algılarınızı
bozmayacaktır. Bununla birlikte, yazmanın da bazı sakıncaları
vardır. Yavaş ve sancılı bir süreç olabilir. Pek çok insan
kendilerini kağıt üzerinde ifade etmeyi zor bulur. Bazen de
insanların kendi dünya algıları bozulabilir.
İdeal olanı, en kişisel düşüncelerimizi
bir başkasına anlatabiliyor olmamızdır. Fakat yapamayız. En
yakın arkadaşlarımız da olsa bile, bizi acıtacak bir şey söyleyebilirler
korkusuyla ya da onların gözlerinde kötü görünmemek için bazı
konulardan kaçınabiliriz. Bir insana karşı tamamiyle dürüst
olmak mümkün müdür? Evet, bazen. Fakat birine kendimizi tamamen
açmadan önce düşünülmesi gereken birkaç nokta vardır. Ek olarak,
savunmalarımızı bir kenara bırakmamız ve dürüst bir şekilde
konuşabilmemiz ilişkinin önemli parçaları olacaktır.
- A) Güven: Gerçek kendini
açmanın merkezi, her şeyden önce güvendir. Yapılan araştırma
sonuçlarına göre burada dikkati çeken bir ironi de mevcuttur,
bir kaseti kimin dinleyeceği hiç önemli olmaksızın insanlar
bir kasede ya da teybe konuşmaya hazırdır. Ancak orada isimsiz
bir dinleyici olduğunda, insanlar duygu ve deneyimlerini
anlatmak da suskun bir hale gelmektedir.
- B) Dinleyiciden Gelen
Yargılayıcı Olmayan Yanıtlar: İnsanlar eğer söyledikleri
şeyler hakkında eleştirilmeyecekleri konusunda kendilerini
güvende hissederlerse, kendilerini açma olasılıkları çok
daha fazla artmaktadır. Carl Rogers, danışan merkezli terapinin
kurucusu, danışana karşı yüksek düzey saygıyı onun ne dediği
önemli olmaksızın sürdürmenin etkili bir tedavi için gerekli
olduğunu söylemektedir. Hatta danışan ebeveynlerini öldürmüş
ve yaşamak için kilisenin parasını çalmış olsa bile, Rogers,
bireyi kabul etmenin kritik bir önemi olduğuna inanır. Rogers'ın
yaklaşımının mantığı büyük ses getirmiştir. Herhangi konuda
eğer insanlar kendilerini dürüstçe açıyorlarsa, duyguları
da gerçektir. Hissedilenleri ve algıları reddetmek kişiyi
reddetmektir. Birçok araştırma, travmatik deneyimlerini
açtıkları için insanlar cezalandırıldığında, psikolojik
ve fizyolojik sağlıkları bozulmaktadır. Özellikle ensest
mağdurlarından daha fazla bundan incinen insan yoktur. Hali
hazırda kimlik krizlerinin son aşamasıyla mücadele etmekte
olan birçok kolej öğrencisiyle çalıştığım için, katılımcıların
en az üçte birinin ebeveynleriyle olan ilişkilerinden şikayet
ettiklerini söyleyebilirim. Bu yakınmalar, yaygın olarak
ebeveynlerin yargılayıcı olduğu iddiası üzerinde dönmektedir.
Özellikle son ergenlikte, bireyler hem özerklik hem de biraz
gizlilik istemektedir. Kalben çocukları için en iyisini
isteyen ebeveynler ise, çocuklarının yaşamını şekillendirebilmek
için hem ahlaki hem de zihinsel rehberlik sağlama arayışına
girmektedir. Rehberlik, maalesef, beraberinde yargılamayı
da getirmektedir. Tutum ve davranışlarının yargılandığını
sezen ergenler ise, ebeveynlerini bir sırdaş olarak görmekten
vazgeçmektedir. Case Western Üniversitesi'nden Roy Baumeister'a
göre, bizim kültürümzde kimlik kazanımı ergenlerin yaşamlarının
merkezi kısımlarını ebeveynlerine açmamalarını neredeyse
garanti etmektedir.
- C) Güvenli fakat İsimsiz
Dinleyici: Sıklıkla seyahat eden pek çok psikolog tanıyorum.
Uçaklarda, pek çoğu kendisini psikolog olarak tanıtmaktan
kaçınıyor çünkü yanlarındaki yolcular sıklıkla yaşamları
hakkındaki her şeyi anlatmak istiyorlar. Benim vakalarımda,
sayısız, şok edici, kalp kırıcı ve profesyonel anlamda büyüleyici
pek çok hikaye duydum. Geçenlerde bir seyahatte, bir kadın,
eşi hemen yanında uyurken, sessizce mutsuz evliliğinden
ve evliliğine olan sadakatsizliğinden bahsetti. Uçuş yolcuları
hikayelerini sadece bir seferlik hikayeler dinleyen tek
grup değildir. Barmenler, taksi şoförleri, sokak kadınları
ve kuaförler insanları itiraflarına dinleyici olarak hizmet
eden diğer gruplardır. Peki insanlar neden eşlerine ya da
arkadaşlarına anlatmazlar da, en derin duygu ve düşüncelerini
yabancılara anlatırlar? Bu o insanların güvenilir olmasından
değildir, hatta dinleyicinin yargılayıcı olmamasından da
kaynaklanmaz. Daha çok, klasik sosyolog Georg Simmel'e göre,
karşılıklı suçlamadan uzak olmasından dolayıdır. Eğer uçakta
yanımda oturan kişiyle en karanlık sırlarımı paylaşmak istersem,
bir daha bu insanı görmeyeceğim bilgisiyle güvendeyim. Bu
bilgi özgürlük sağlayıcıdır. Tanımsal olarak, ne söylersem
söyleyeyim uzun dönemde ilişkimiz etkilenmeyecektir. Bu
insan yargılayıcı olsa bile, etkileyici olmayacaktır.
- D) Profesyonel Dinleyici:
Psikoterapinin gelişiminden önce, insanlar sıklıkla
en derin sırlarını dini liderlere, özel doktorlara ya da
çay çöpü, avuç içi okuyucu gibi falcılara açarlardı. Bir
çok vakada, profesyonel dinleyiciler, güven ve emniyet sunarlar.
Psikoterapi sırları, duyguları ve düşünceleri açmak için
güçlü bir ortam sunar. Terapist genellikle dürüst bir kendini
açma için gerekli olan malzemeyi sağlar; güven, yargılayıcı
olmayan geribildirim, ve yargılamadan uzaklık. Yazma ile
kıyaslandığında, üzüntülerinin kaynağı ve belirtileri ile
başa çıkmak için belirli bilgiler de kazanmış olurlar. Terapi,
yazma gibi, kendileri hakkında daha iyi hissetmelerini de
sağlayabilir. Profesyonel dinleyiciler, bizim toplumumuzda
merkezi bir rol oynar. Geniş ölçek çalışmaları, psikoterapinin
herhangi bir türünün fiziksel sağlık problemlerini, depresyonu
ve büyük ya da küçük çapta herhangi bir düşünce ve davranış
bozukluğunu azaltmada etkili olduğunu göstermiştir. Eğer
siz ya da bir arkadaşınız kontrol edilemeyen psikolojik
bir problem yaşıyorsanız, kesinlikle bir psikoterapiyi tavsiye
ederim. En derin duygu ve düşünceleriniz hakkında yazmak
bir psikoterapinin yerine kullanılmamalıdır. Bir arkadaşla
konuşmak kadar, yazmak da daha çok koruyucu yöntemlerden
bir tanesidir.
- E) Aktarım Gerekli mi?
Psikanalizin gelişiminde, Freud terapinin ancak hastanın
en derin ve bastırılmış duygularını terapiste yansıtması
durumunda etkili olacağını vurgulamıştır. Genellikle ebeveynle
bağlantılı olan bu temel duygular, şu anda hasta ile terapist
arasındaki güçlü bağlanmanın temelini oluşturmaktadır. Sıklıkla,
duyguların aktarımı gerçekleştiğinde, hasta terapistine
karşı güçlü bir sevgi ve/veya nefret ifade eder. Terapiye
ilişkin daha yakın dönem görüşler, eğer terapi başarılı
olacaksa hastanın terapistine karşı duygusal bağlanmanın
bir türünü geliştirmesi gerektiği düşüncesine tutunmaya
devam etmektedir. Algısal olarak, aktarımın bazı dereceleri
terapötik ilişki için gereklidir. Bununla birlikte, terapötik
kazançlar, aktarımın mümkün olmadığı, yazma eyleminden hatta
uçaktaki bir yabancı ile konuşmaktan bile elde edilebilir.
Freud ve takipçileri, bence, terapi ile terapötik ilişkiyi
karıştırmaktadır. İnsanlar terapiye başladığında örneğin,
geniş bir zaman içerinde terapistleri ile yakın bir ilişki
sürdüreceklerini bilirler. Sırlarını açmaya başlamadan önce
terapistlerine güvenmeleri gerekir. Bu yüzden, terapötik
dans da olmalıdır. Terapötik dans, danışanın terapistin
tepkilerini, güvenirliliğini ve yeterliliğini ölçtüğü ilk
birkaç seans içerisinde meydana gelir. Devam etmekte olan
ilişkilerin herhangi birinde, güven inşası zaman alır. Başlangıçta,
hastalar kendilerini çok az açarlar ve dikkatli bir şekilde
terapistin tepkilerini yansıtırlar. Tıpkı sevgililerin dansı
gibi, hasta ve terapisti temel kendini açmanın oluşmasından
önce biçimsel süreçle uğraşırlar. Bir yabancı ile konuşmak
ya da yazmak, burada sunulan "kendini açma"nın elementleridir.
- F) Sırdaş Seçerken Dikkat
Edilmesi Gereken Son Noktalar: Yaşamlarımızda, bir başkasıyla
konuşmak, tartışmak istediğimiz pek çok üzücü olayla yüzleşiyoruz.
En derin duygularımızı açmak diğer insanlarla aramızda güçlü
ve uzun ömürlü bir bağ kurulmasını sağlayabilir. Örneğin,
bir çok deney, bir insan bir sırrını diğer insana açtığı
zaman, diğer insanın da ona sıklıkla karşılık verdiğini
göstermektedir. Kendini açma / ifade etmeye yönelik bu kişiler
arası döngü, Sosyal psikolog olan Irwin Altman ve Dalmas
Taylor'a göre, terapist ile hasta arasındaki terapötik dans
kadar iyi işlemektedir. Eğer dans boyunca kişilerden hiçbiri
ters cevap vermezse, kendini açmanın doğası da zaman içinde
derinleşmektedir. Döngü bir kere yer aldığında, iki insan
güvenli / sabit bir ilişki kurmaya başlarlar bu da onların
gelecekteki travmalarına çıkış imkanı sağlar.
Fakat bu dans aynı zamanda psikolojik
ve sosyal riskleri de içermektedir. İçlerini döken ve bundan
sonra da dinleyicileri tarafından reddedilen insanlar daha
depresif, düşmanca ve içe çekilmiş olmaya başlamaktadır. Eğer
şu anda bir travma yaşıyorsanız ve bunu birine anlatma ihtiyacı
duyuyorsanız, dikkat etmeniz gereken bazı noktalar vardır;
- Kendinizi açmanız ilişkinizin
doğasını değiştirecektir. Genellikle, derin sırları ortaya
çıkarmak sizi ve arkadaşınızı yakınlaştırır. Bununla birlikte,
arkadaşınız söylediklerinizden ürkebilir ya da incinebilir.
Eğer bu olursa, ilişkiniz risk altında olabilir.
- Travmalarınızı duymak dinleyiciyi
travmatize edebilir. Çoğu zaman, dinleyici söylediklerinizi
bir başkasıyla tartışma ihtiyacı duyacaktır. Sırlar yayılır.Louvain
Üniversitesi'nden Bernard Rime'ın yaptığı araştırma güven
içinde anlatılan ortalama sırların en az iki kişiye yayıldığını
göstermiştir.
- Sosyal şantajlar olabilir.
Karanlık sırlarınızı anlatmanız dinleyiciyi güçlü bir pozisyona
koyabilir.
- Dinleyicinin beklentileri
anlattıklarınızın içeriğini etkileyebilir. İnsanlar dinleyiciye
bağlı olarak, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, derin
duygu ve düşünceleri anlatma ve yorumlama biçimlerini değiştirebilmektedirler.
Eğer dinleyiciniz bir din adamı, psikolog ya da zanlı ise
cinsel travma hakkındaki duygusal tanımlamalarınız suçluluk,
acizlik ya öfke duyguları olarak değişebilecektir.
- insanların kendilerini anlatma
konusundaki motivasyonları her zaman açık değildir. Bir
gizli sırrınızı, birine açarken, bunu
|