|
BENLİK: O yakın
soru, o uzak ülke
Bu yazıda birkaç başlık altında
benlik nedir ve yaşadığımız yüzyılda benliğin temel mes'eleleri
nedir suâllerine cevap aramayı umuyorum. "Kültürden ve tarihten
bağımsız bir benlik fikri olabilir mi" sorusunu cevaplamaya
çalışacağım. Buradan Batılı ve Doğulu benlik kavramları üzerine
kısa bir tartışmaya geçeceğim. Göreceksiniz ki bir Garpzedenin
karışık zihninde her zaman, cevaplardan daha çok suâller vardır.
ALT BAŞLIKLAR:
Yoksulluk İçimizde
'Yirminci yüzyıl insanının temel sorunu nedir?' diye sorar
kendi kendisine Rollo May ve cevaplar: 'Boşluk'. İnsanlar
neyi istediklerini ve neyi hissettiklerini bilmemektedirler.
Arzu ve ve taleplerini bir kesinlik hâlinde yaşamadıkları
için, kararsızlıktan ve özerklik yoksunluğundan yakınmaktadırlar.
Âile veya aşk ilişkileri bozulmuştur ama en başta, ilişki
içinde oldukları kişiyi de içlerindeki boşluğu gidermeye mâtuf
olarak benimsedikleri için, kişi o boşluğu doldurmadığında
endişe ve öfkeye kapılırlar. Burada boşluk sözcüğünü lafzî
anlamıyla almamak gerekir; boşluk yaşantısı, insanlar kendi
hayatları ve içinde yaşadıkları dünyayı değiştirmek hakkında
etkili bir şey yapamayacak kadar güçsüz hissettiklerinde sökün
eder. İçsel boşluk veya 'içimizdeki yoksulluk' , kişinin kendi
hayatını yönlendirebilecek ya da başka insanların kendisine
yönelik tutumlarını değiştirebilecek bir âmil olamadığı durumlarda
tebellür eder. Ümitsizlik ve çâresizlik galebe çalar ve nihâyet
insanlar istemekten, irâde gösterme çabasından da vazgeçebilirler.
Erich Fromm insanların günümüzde herhangi bir dinî veya ahlâkî
otoritenin emrinde değil, anonim bir otoritenin, 'kamuoyu'nun
emrinde yaşadıklarını yazmaktadır. Otorite makamı kamunun
ta kendisidir ve kamu da radarlarını diğerinin kendisinden
ne beklediğini anlamak ve algılamak üzere yönlendirmiş çok
sayıda bireyden müteşekkildir. Modern Batılı insan yüzyıllar
boyunca rasyonalite, tekbiçimlilik ve mekanikliğe vurgu yapan
bir eğitim tornasından geçirilmiştir. İçsel boşluğunu sezen
modern insan, kendi başına kalacağı endişesiyle, bir yalnızlık
korkusu içinde yaşar ve içindeki boşluğu dolduracak müsekkinlere
yönelir. Tüketim kültürü, gurular, işkolik hayat tarzı insanın
bu iç boşluğunu gidermek için emre âmâde bekletilmektedir
zâten. Günümüz ABD toplumunun 'analjezi toplumu' olarak tanımlanması
da tesâdüfî değildir. Analjezi yâni ağrıyı ne pahasına olursa
olsun dindirme fikri Batılı toplumlarda bir fikr-i sâbit halinde
varlığını sürdürmektedir. Yakın zamanlarda Türkçe'de de yayınlanan
bir kitapta aynı toplum 'Prozac Milleti' olarak isimlendirilmekteydi.
Çok değil bir asır önce aynı toplumun içinden çıkan psikolog
William James ağrı ve ıstıraba tahammülü salık verirken, bugün
ruhsal ıstırabın her türlü tezahürünün farmakolojik ajanlarca
bastırılmaya çalışılması mânidardır. Psikofarmakoloji ruhsal
kozmetiği sağlamaya soyunmuştur ve acısız ıstırapsız bir dünya
vaâd etmektedir. Modern insanın temel mes'elelerinden birisi
de ölümle yüzleşememesi, La Rochefauld'un deyişiyle 'ölüme
doğrudan bakamaması', dahası onu inkâr etmeye yönelmesidir.
Bir tür beden oymacılığı olan kozmetik endüstri ve plâstik
cerrahi, ölümü durdurma saplantısından ekmek yemektedirler.
Ölümün inkârı giderek hayatın inkârına dönüşmekte, varoluşsal
nevroz insan ruhunu yurt edinmektedir. Gâye yokluğu, modern
tecrübeyle birlikte bir gulyabanî gibi insanın yolunu kesmekte,
hayat anlık hazların doyurulduğu bir ritüeller dizisi olarak
algılanmaktadır.
Sayfa
başı
Evrensel
bir benlik var mıdır?
Yirminci yüzyılda Heidegger ve Gadamer insan gerçekliğini
incelerken bir tek hakikâtten bahsedilemeyeceğini dile getirdiler.
Pek çok doğru, pek çok hakikât (truth) vardı ve bu doğrular,
gözleyen ve gözlenenin tarihsel ve kültürel bağlamına istinat
ediyordu. Araştırma parça ile bütünün, araştırıcının ve araştırılanın
bağlamının, bilinen ve bilinmeyenin arasında bir uyum arama
sürecinden ibâretti. Âşinâ olan, bildik olan araştırıcıya
kendi kültürü tarafından verilendir ve bu da önyargı demektir.
İşte bu önyargılardır ki araştırıcının bakış açısını bulandırır
ve bilim bir 'önyargıya karşı önyargı' etkinliği olur çıkar.
Sosyal bilimlerin yorumlayıcı bakış açısını sâhiplenmesi gerektiğini,
modern çağın nesnelcilik ve bilimcilik gibi akımlarından daha
farklı yöntemleri kullanması gerektiğini söyleyen düşünürler,
böylece, araştırmacının kısıtlama ve önyargılarıyla mâlûl
bir araştırma etkinliğini aşmayı ummuşlardır. Bugün üzerinde
en çok tartışmanın yürütüldüğü psikoloji kavramlarından birisi
de self veya benlik kavramıdır. Psikoterapi kuramları sıklıkla
evrensel ve tarih-aşırı (transhistorical) bir benlikten söz
ederler. Yorumlayıcı bakış açısı ise; belirli bir kültürde
ve paylaşılan bir ahlâkî anlamlar ağında, belirli bir kültürel
grubun yerel psikolojisinden hareket eder ve insan olmanın
ne olduğu, ne anlama geldiği sorusuna verilen cevabı esas
alır. Ben olmak ya da benlik tanımı gereği tarihsel ve kültürel
bağlamdan, içinden neşet ettiği toplumun değer ve yargılarından
etkilenir. Benlik insanoğlunun kozmostaki yerinin ne olduğuna
ilişkin o kültürün inancını cisimleştirir. Buradan bakıldığında
benlik paylaşılan anlayışların ufkunda durur, dolayısıyla
da tarihten ve kültürden bağımsız bir benlik yoktur, evrensel
bir benlik değil yerel benlikler vardır. Doğulu ve Batılı
benlikler arasında önemli farklar gören araştırmalar ve analitik
kavramlaştırmalar da işte bu evrensel bir benlik olamayacağı
önermesinden hareket ederler. Benliğin özerk, bütün ve sürekli
olduğu düşüncesinin Batılı bir düşünce olduğu ve benliğin
bağlamsal ve ilişkisel olarak yaşantılandığı diğer kültürlerde,
bu düşüncenin geçerli olmadığı dile getirilmiştir. Psikanalist
Heinz Kohut'un her bireyde sınırları belirli, özerk ve tutarlı
bir benlik bulunduğu önermesi bugün kültürel araştırmalarca
sigaya çekilmekte ve tutarlı bir benlik fikrinin Batılı uzamsal
kategorilerin ve bireyciliğin bir sonucu olarak ortaya çıktığı
düşünülmektedir. Hint benliği üzerine çalışan araştırmacılar
Hint insanının kişiler arası sınırlarının bir hayli geçirgen
olduğunu, kişiyi yapan özün akışkan olduğunu ve dünyâdaki
etkileşimlerle değişime uğrayabildiğini yazmışlardır. Japonya
ve Hindistan'da benlik anlayışı üzerine uzun yıllar süren
bir çalışma yürüten psikanalist Alan Roland görececi bir yaklaşımı
benimsemekte ve insan yaşantısının farklı kültürlerde birbirinden
radikal ölçüde farklılaştığını ve bu yüzden de zihin ve benliğin
psikanalitik modellerinin başka kültürel geleneklerdeki insanlara
uygulanamayacağını öne sürmektedir. Doğu insanı bir homo hierarchicus
olarak da kavramlaştırılmıştır: Kişiler bu anlayışta kişisel
ihtiyaçları olan bireyler olarak değil, sosyal nizamdaki birimler
olarak değerlendirilirler. Hiyerarşi insanı eylemlerini toplumun
beklentilerine ve kendisinden mânevî olarak daha üstte gördüğü
kişilerin ümit ve arzularına göre belirler. Bireyciliğin ve
tek başınalığın aşırı değer gördüğü Batı toplumunda bu tür
tutumları kolayca bağımlılık arzuları olarak isimlendirmek
mümkündür. Gerçek şu ki, insanın insana duyduğu kalbî yakınlık
ve ihtiyaç Batı toplumunun psikolojisinde çeyrek asırdır işâret
edilmeye başlanmıştır. Duygusal olgunluğun en önemli emâresinin
başka insanlara emniyet ve istinat etmekte bulunduğunu önde
gelen analistler dile getirmişlerdir. Kişi ancak ötekine emniyet
etmekle yalnızlığa tahammül edebilir, ötekinin dâima verici
ve kabûl edici iyi bir anne imgesi hâlinde bilinçdışına nakşedildiği
kişiler, yalnızlığa tahammül kapasiteleri en yüksek kişilerdir.
Yüzyılın başında sömürgecilerin psikolojisini inceleyen Octav
Mannoni Avrupa insanının yoğun bir insan nefretinden muzdarip
olduğunu ve insansız bir yer bulmak gâyesiyle okyanuslara
açılıp sömürgeciliğe başladığını yazmaktadır. Avrupalı'nın
kollektif bilinçdışında yerleşik olan misantropi (insan nefreti)
dünyâyı tümüyle insandan boşaltmayı arzulamaktadır. Hırçın
Kız, Robinson Crusoe ve Gülliver'in Seyahatleri gibi klâsik
eserlerdeki ana karakterleri incelediğinde Mannoni şunu görür:
Kaybolmuş, sürülmüş, gemisi batmış Avrupalılar vardıkları
kıyıda doğalarının ve kültürlerinin üstünlüğü sonucunda hâkimiyeti
ele geçirir, yerlilere boyun eğdirirler. Bu uzak diyarlardaki
yerliler yarı insan, insan-altı, kolayca kullanılan, tekâmül
etmemiş ahmak yaratıklar olarak resmedilirler. Bu eserlerin
Avrupalılarca çekici bulunmasının nedenleri içlerindeki bir
arzuya karşılık gelmeleri, ortak ihtiyaçları gidermeleri olmuştur.
Bu eserlerde Avrupa psikolojisinde sessiz sedâsız varlığını
sürdüren duygu, düşünce ve düşlemler hayâlî karakterlere yansıtılmıştır.
İnsandan yoğun bir nefret sebebiyledir ki, pek çok Avrupalı
okyanuslarda adalar bulmak için ülkelerini terk etmişlerdir.
Tarihin en büyük ve en kanlı savaşlarının Avrupalılar'ın elinden
çıktığı hatırlanmalıdır. Garaudy, 'Batı, tarihin en büyük
cânisidir' derken bu gerçeği bize hatırlatır. Colomb'un adamlarının
nice yerliyi su çiçeği mikrobu bulaşmış battaniyelerle bile
isteye (biyolojik savaşın ilk örneği) öldürdüğünü, yerli bebeklerini
köpeklerine yem yaptıklarını, İncil-barut-alkol sacayakları
üzerinde zâlim bir sömürgeciliğin boy verdiğini bugün biliyoruz.
Buradan varmak istediğim yer şurası: Batılı benlik tanımlanırken
bu savaşçı, istismarcı, zâlim ve karanlık ruhu da bir yere
yerleştirmemiz gerekiyor. İnsan ilişkilerine yansıyan soğuklukta,
acımasız kapitalizmin ve tüketim kültürünün ürettiği boş benliklerde,
kaba pragmatizmde, insan yararına olmayan bilgi ve teknolojide,
zâlimâne rekabetçilikte bu karanlık ruhun, Jung'un tabiriyle
gölgenin izdüşümlerini görmek mümkün. Bu vesileyle daha önce
başka bazı yazılarda gündeme getirdiğim 'boş benlik' olgusunu
bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyorum.
Sayfa
başı
Benliğin boşluğu
Psikolog Philip Cushman,
İkinci Dünyâ Savaşı sonrasında ABD'de benliğin bir 'boş benlik'
olarak tanımlanabileceğini söylemektedir. Bu benlik, topluluk,
gelenek ve paylaşılan anlamın yokluğunu yaşantılayan benliktir.
Görünüşte böylesi bir sosyal yoksunluk ve sonuçlarını kayda
değer bulmayan 'boş benlik', bu yoksunluğu süreğen bir duygusal
açlık olarak cisimleştirmektedir. Benlik boştur zîrâ âile,
toplum ve gelenekle irtibatını kaybetmiştir. Bu benlik çağının
yabancılaşma ve parçalanmasına karşı durabilmek için, tüketim
mâlzemeleri, kaloriler, yeni yaşantılar, politikacılar, romantik
sevgililer ve empatik terapistler tarafından doldurulmayı
arzulamaktadır. Bu iç boşluk kendini farklı biçimlerde gösterebilir:
Azalmış özsaygı, değer karmaşası, yeme bozuklukları, madde
kötüye kullanımı ve kronik tüketicilik gibi. Kişiler ahlâkî
tutarlılığı önceleyen bireyler olmaktan çıkarak başkaları
tarafından beğenilmeyi önceleyen bireylere dönüşür. Ahlâkî
olarak doğru olanı yapmak yerine, başkalarını cezbederek onların
beğenisini kazanma hayatın temel amacı olur. Benliğin boşluğunu
reklâm endüstrisi ve psikoterapi kurumu doldurmaya sıvanmaktadır.
Reklâmlar tüketiciye bir ürünle hayatlarının değişeceğini
vaâd ederler. Tüketici ya reklâm edilen ürüne sâhip olarak
ya da onu tüketerek büyüsel bir dokunuşla dertlerinden sıyrılacak
ve reklâmdaki modelin yerini alacaktır. Reklâmlar hayatlarından
memnun olmayan insanlara hayat tarzı satmakta, bir ürünle
birlikte âni ve yanılsamalı bir dönüşüm vaâdinde bulunmaktadırlar.
İnsanları bu yanılsamaya yönelten 'boş benlik'tir; benlik
ancak bir ürün, bir ideoloji, bir şöhret veya maddeyi içine
alarak, onunla bütünleşerek açlığını gidermekte ve boşluğunu
doldurmaktadır. Yoksa darmadağın olacak ve değersizlik duygusunun
uçurumundan yuvarlanacaktır. Gerçek hayatlarından hoşnut olmayan
kişiler için tüketmek yeni bir kimlik, yeni bir hayat edinmektir.
Doğru diş mâcununu kullanmak veya güçlü bir siyâsî liderle
özdeşleşmekle, tüketici kişi, benliğini büyüsel bir biçimde
dönüştürür, farklılaştırır.
Sayfa
başı
Rüyasız benlikler
Rüya Doğu toplumlarında
özellikle dinî yaşantının vazgeçilmez öğeleri arasındadır.
Rüya benliğe kendini yeni bir biçimde ifâde etmenin vâsıtası
olabilir. Rüya yaşantılarını önemli sayan kültürlerde rüyâların
dönüştürücü bir güç taşıdıkları bilinmektedir. Batılı bilinç,
rüya hâlini uyanıklık hayatından keskin çizgilerle ayırır.
Rüya gören ondan bahsetmediğinde de görülen düş sosyal anlam
kazanmamış, buharlaşıp gitmiş olacaktır. Rüyanın fenomenolojisi,
rüya yorumlamanın kültürel kodları, rüya hakkındaki yerli
söylemler ve bu söylemlerin gerçekleştiği sosyal bağlamlarla
şekillenir. Sözgelimi Semitik gelenekte rüya yorumculuğu büyük
bir bilim hâline gelmiş ve İslâm uygarlığıyla birlikte zirveye
ulaşmıştır. Henry Corbin İslâm'da rüyanın bir bilgi ve keşif
kaynağı olarak ne kadar önem taşıdığını neredeyse yarım asır
kadar önce yazmıştı. Benliğin yapıcı unsurlarından birisi
olarak rüya kişiyi bilinmez ile buluşturur, bilincin saklı
alanlarına işâret eder ve paylaşılan arketiplerle rüya yaşantısına
sosyal bir anlam kazandırır. Asiye Hâtun'un Rüya Mektupları
adıyla yayınlanan ve İstanbul'lu bir dervişenin Boşnak şeyhine
yazdığı rüyaları bir araya getiren metin bu yönüyle çok anlamlı
bir çalışmadır. Rüyalar mektuplar yoluyla mesâfeleri aşmakta
ve geri dönen yorumlarla seyr-i sülûk hâlindeki bir dervişenin
ruhsal gelişimini sağlamaktadır. Rüyalarla zenginleşen bir
benliğin kişiyi 'mutsuz bilinç'ten anlamlı bir varoluşa taşıdığı
âşikârdır. Rüyaların şekillendirebildiği bir benlik, Bakhtin'den
ödünç alınma bir kavramla konuşursak, diyalojik benliktir:
Değişime ve yeniliğe açık, farklı sesleri içine alabilen ve
onları içinde yaşatabilen bir benlik. Bu diyaloji kendisini,
Tanrı'nın rahmeti üzerine olsun, Yûnus'un 'bir ben vardır
bende benden içerü' dizesiyle billurlaştırır.
Sayfa
başı
İradenin kaybı
İnsanın olgunlaşma yönünde
attığı adımlar, onu sıradan bilinçten benliğin yaratıcı bilincine
taşıyabiliyorsa, veya Feridüddin Attar'ın o enfes istiâresiyle
söylersek, kişi Simurg'u görmek için kanatlarının yanmasını
göze alabiliyorsa, doğru yolda ve doğru yönde yürüyor demektir.
İnsan seçim yapan varlıktır. Hazreti Âdem de bir seçim yapmıştı.
Seçmek hür irâdenin imtihanıdır . Kişi karar vermek sûretiyle
imkânların sınırlılığıyla yüz yüze gelir ve dünyâdaki varlığının
biricik olduğu efsânesi sarsılır. Seçim yapma veya karar verme,
kişisel sorumluluğu ve varoluşsal yalnızlığı kabûllenmeyi
gerektirir. Karar yalnız başına yapılan bir edimdir, o bizim
kendi edimimizdir, kimse bizim için karar veremez. Karar vermek
kişinin bir ve biricik hayatını bir muhasebeden geçirmesini
gerekli kılar. Bu yönüyle sorumluluk iki kenarı keskin bir
kılıç gibidir: Kişi hayat durumunun sorumluluğunu kabûl eder
ve değişmeye karar verirse, geçmiş hayatındaki enkazın da
sorumluluğunu tek başına üstlenmek ve hayatını çok önce de
değiştirebileceği gerçeğini kendi kendisine itiraf etmek zorunda
kalır. Günümüzün irâdelere ipotek koyan Büyük Engizisyoncu'su
ise (Dostoyevski üstâdın kulakları çınlasın!) kamu denilen
soyut varlıktır artık. İnsanlar saadeti kamunun genel görüşünü
paylaşmakta bulmaktadırlar. 'Ben şehirleri dolduran serî malı
insanlardan değilim. Keşke onlardan olsaydım. Onlar sıhhatli,
tabiî, mükemmel mahlûklar. Benim en lâzım tarafım sakat. Ben
Allah'ın yalnız acı çeksin, yalnız kıvransın diye yarattığı
bir âletim gâliba' diyen Bir Adam Yaratmak'ın Husrev'i yoktur
ortalıklarda (Bir selam ve duâ da üstâd Necip Fâzıl'a!). Bu
bakımdan insanın mücâdelesi çocukluktan yetişkinliğe geçişte
yaşadığı ikilemleri andırıyor. Çatışma şurada: İnsan özfarkındalık
(kendinin farkında olmak), özgürlük, olgunluk ve sorumluluk
yönünde çabalama ihtiyacına mı karşılık verecek yoksa bir
çocuk kalıp ebeveynlerinin yâhut ebeveynlerinin yerini tutacak
başka otorite figürlerinin himâyesine mi sığınacak? İşte benliğin
yaratıcı bilinci burada devreye girmelidir: Bilinç insanın
derinliklerinden yardıma çağırdığı bir içgörü, farkındalık
ve etik duyarlılığı birleştirmeli, geleneği bugünle buluşturarak
yepyeni bir ruhla 'asrın idrâki'ne konuşmalıdır. İnsanlığın
trajedisi onu güçlü kıldığını sandığı vâsıtaların (bilim,
teknoloji vb.) aynı zamanda onun kuyusunu kazması, onun güçsüzlüğünün
sebebi de olmasıdır. İrâdenin krizi insanın ancak kendi kendisi
olması ile, olgunlaşma ve olma cesaretini göstermesiyle aşılabilecektir.
Sayfa
başı
Yerli bir benlikten söz edebilir miyiz?
Hegelyen fenomenoloji
içinde düşünürsek, ancak ötekini yaşayarak ve öteki tarafından
yaşanarak, onu tanıyıp onun tarafından tanınarak benlik hayat
bulur, bir karşılıklı tanıma süreciyledir ki benlik inşâ edilir.
Hegel, insanın kendi bilincine ancak bir başkası tarafından
tanınmakla varacağını ileri sürer. Tanınma arzusu engellendiğinde
bir çatışma, bir mücâdele doğar. Karşısındakini tanımak ihtiyacı
duymaksızın tanınan efendi, muhatabı tarafından tanınmadan
onu tanıyan da köle olur. Efendi yalnızca tanınma arzusunu
gidermez, köleyi kendi irâdesinin bir oyuncağı da kılmış olur,
o artık efendinin ihtiyaçlarını giderecek uygun bir vâsıtadır.
Tanınma arzusu yâni ötekinin sizin değerlerinizi kendi değerleriymiş
gibi onaylaması, bütün insanların temelde toplumsal varlıklar
olduğunu söyler bize. Tanınma ancak ötekinin mevcudiyeti ve
onunla yüzleşmekle mümkündür. Öteki tarafından tanınmak birinin
özdeğerini, kimliğini hattâ insanlığını teyid eder: 'Ancak
başkası/öteki tarafından tanınmakladır ki insan hem kendisi
hem de başkaları için gerçekte insan olur'. Köle ve efendi
arasındaki mücâdele ölümüne bir savaştır, eğer iki taraf da
hayatını riske eder ve ölürse hiçbiri tanınmayacaktır, bir
taraf ölürse diğeri yine tanınmayacaktır. O hâlde köle-efendi
diyalektiğinin yürümesi için bir tarafın tehlikeyi göze alarak
tanınana dek savaşması, beri yanda diğerinin ölüm korkusuyla
muârızına boyun eğmesi gerekir. Tanınan ve tanımayan efendi,
tanıyan ve tanınmayan köle olacaktır. İlki, fethet veya öl
derken ikincisi boyun eğ ve hayatta kal ilkesini benimser.
Yerli bir benlikten bahis açmak için bu toprakların yaşadığı
kültürel ve epistemolojik kopuşu anlamlandırmamızla mümkün
olabilecektir. Metinler üzerinden teorik bir Doğu veya İslâm
insanı tanımlaması yapmak mümkündür, hattâ bâzı kültürel stereotipleri
pekiştirmek pahâsına kimi toplumsal olaylar karşısındaki tutumlarını
inceleyerek bir Türk benliğinden bile bahsedebiliriz. Ama
bu çaba akim kalmaya mecburdur, küresel dünyada Garpzedelerin,
mustağriplerin, mağlupların psikolojisi üzerine konuşmak daha
bir anlamlı görünüyor. Edward Said, sömürgeciliği 'yerli halkların
elinden kendilerini öyküleme, kendi hikâyelerini anlatma kudretinin
alınması' olarak tanımlamıştı. Sizin hikâyenizi gâlipler kendi
kurgularıyla, kendi bakış açılarıyla size anlatıyorlarsa teorik
metinlerden sûfî psikolojisi çözümlemeleri yapmanın gündelik
hayatta açıklayıcı bir değeri olmayacaktır. O hâlde yerli
bir benlikten bahis açıldığında dikkatimizi 'yaralı bilinç'e
çevirmeliyiz, bu topraklarda Batılı bilinç ile karşılaşma
ne tür bir aksülâmel doğurdu? Sömürgeleştiril(e)memiş milletler
ile ciddi bir kolonyal tecrübeden geçen milletler arasında
benliklerin teşekkülü bakımından farklar var mıdır? Tasavvufî
gelenek, kesintiye uğratılsa dahi, benlikleri ne ölçüde mayalamaktadır?
Emperyal bilinç kendisini ne şekilde dışa vurmaktadır? Tarih
ve kültürel bellek, bu toprakların insanında varlığını nasıl
ve hangi biçimlerle sürdürmektedir? Bir Türk ve bir Arap benliği
arasında yakınlaşma ve uzaklaşma noktaları nelerdir? Suâller
uzatılabilir. Bu suâllere kendi kısıtlı yaşantı dağarımdan
edindiğim izlenimlerle yarım yamalak cevaplar verebiliyorum
ama bu cevapların doğruluğundan aslâ emin değilim. Gâliba
son birkaç yüzyıldır hep aynı soruyu soruyoruz. Bütün yazılar,
bütün düşünüşler gelip o suâlde düğümleniyor: Bize ne oldu?
Ama bu da aradan geçen zaman itibariyle gitgide anlamını yitiren
bir suâl. Belki şu günlerde gereksindiğimiz şey bir 'netlik
ayârı'ndan başkası değil. Az önceki soruya dönersem, gâliba
asıl suâlin, evvel emirde cevaplanması gereken suâlin şu olduğunu
sanıyorum: Biz kimiz?
Sayfa
başı
|