|
Varoluşçu psikoloji
açısından anksiyete
Anksiyete ( bunaltı, endişe,
kaygı) psikoloji ve psikiyatride önemli yer tutan bir kavramdır.
Freud'dan bilişsel yaklaşımlara dek çağdaş psikolojinin farklı
okulları anksiyeteyi farklı biçimlerde yorumlamış, biyolojik
paradigmanın öne geçmesiyle psikiyatride de anksiyetenin biyolojik
bileşenine ilişkin çalışmalar yoğunlaşmıştır. Bu yazıda varoluşçu
düşünürlerin anksiyete kavramına kazandırdıkları geniş içerik
ve buradan hareketle, varoluşsal psikolojinin anksiyeteyi
ele alma biçimleri tartışılacaktır.
ALT BAŞLIKLAR:
Kierkegaard ve anksiyete
'Bütün zamanların en önemli ruhbilimcilerinden biri' olarak
adlandırılan Soren Kierkegaard (1813-1855) varoluşçu düşüncenin
de atası olarak kabul edilmektedir. 1841'de Alman filozof
Schelling'in; Kierkegaard, Engels ve Burckhardt gibi kişilerinde
aralarında olduğu bir dizi seçkin dinleyiciye verdiği Berlin
dersleri, varoluşçu düşüncenin çıkış noktasını oluşturur.
Schelling ve Kierkegaard'a ek olarak, varoluşçu düşüncenin
bir kanadını 'hayatın düşünürleri' olarak kabul edilen Nietzsche,
Schopenhauer ve Bergson, sosyolojik kanadı ise Feuerbach ve
Marx oluştururlar. Paul Tillich varoluşçu düşüncenin çabasını
'insanların gerçeklikten yabancılaştığı bir ortamda, hayata
yeni bir anlam bulmanın umutsuz gayreti' olarak tanımlar (
May 1977, Tillich 1952). Kierkegaard, Nietzsche ve onları
izleyenler Batı kültüründe gerçeklik ve doğruluk arasında
açılan uçurumu önceden görmüş ve Batı insanını gerçekliğin
soyut bir biçimde anlaşılabileceği yanılsamasından geri çağırmışlardı.
Ancak antirasyonel ya da antientellektüel de değillerdi. Bu
düşünürlere göre, insanı yalnızca özne ya da nesne olarak
görmek, yaşayan insanın kaybedilmesi anlamına gelir. Varoluş
yalnızca bilişsel yaşantının nesnesi değildir, o yaşantılanır
, yakînen yaşama tecrübesinin ta kendisidir. Kierkegaard'dan
başlayarak varoluşçu izlek, modern kültürün hayatı bölmelere
ayıran doğası içinde , yaşayan insanı yeniden keşfetmenin
dâvâsını gütmüştür. İnsan yalnızca dış gerçeklikleri gözleyen
bir özne değil aynı zamanda gerçekliği inşa eden bir bilinçtir
(May 1983, Yalom 1980). Kierkegaard geleneksel rasyonalizmi
suni olduğu gerekçesiyle reddeder. Hegel'in soyut düşünceyi
gerçeklikle özdeşleştiren sisteminin insanlık durumunun gerçekliğini
görmezden gelen bir aldatmaca olduğunu ileri sürer. Düşünce
irade ve duygudan boşanamaz ve 'hakikat ancak kişi onu inşa
ettiği sürece vardır'. Böylece Kierkegaard gerçekliğin yalnızca
bir düşünce değil, bir duyuş ve eylem olarak da yaşanabileceğini
söylemektedir. İnsanın dikkatini iç tecrübenin gerçekliğine
çekerek, akıl ve duyguyu birbirinden ayıran Descartes'çı duvarı
delmek ister Kierkegaard. Bireysel özgürlük kısıtlama ve zorluklardan
kurtulma çabasından ayrı bir yerde durur. Kısıtlamalardan
özgürleşme çabası Rönesans'tan modern endüstri toplumuna dek
özgürlüğün başat kavramlaştırılma biçimi olagelmiştir. Kierkegaard
için özgürlük kişinin öz (kendi) farkındalığının artması ve
bir benlik olarak sorumlu davranabilme kapasitesidir. Bu kendi
imkânlarımızı hem kişisel gelişimimizde hem de dostlarımızla
olan bağlarımızı derinleştirmemizde seferber edebilme yeteneğidir.
İmkânların böylesi bir seferberliği yeni denizlere yelken
açmak, yeni yolculuklara çıkmak demektir. İşte bu yüzden Kierkegaard
özgürlüğün her zaman anksiyeteyi potansiyel olarak içinde
barındırdığını söyler. Kierkegaard, Freud'dan yaklaşık bir
asır önce insan ruhunun bazı temel dinamiklerine ışık tutmuş
ve 1844'de yayınladığı 'Anksiyete Kavramı' adlı kitapçıkla,
anksiyeteyi özgün bir bakış açısıyla ele almıştı. Anksiyete
Kierkegaard'a göre, her zaman özgürlüğe yönelimli olarak anlaşılmalıdır;
özgürlüğü insan gelişiminin amacı olarak tanımlayan düşünür,
özgürlükle insanın önünde serili imkanlara atıf yapmaktadır.
İnsan önünde yeni imkanlar bulabilen, bu imkanları değerlendiren,
onları gerçekleştirebilen kişidir. Her imkanın gerçekleşmesinde
anksiyete saklı olarak vardır. İmkan yani 'yapabilirim' gerçekleşmeden
önce ara durak anksiyetedir. Anksiyete, Kierkegaard'a göre
'özgürlüğün başdönmesi'dir. Burada anksiyetenin nevrotik/patolojik
bir varoluş biçimi değil insanlık durumuna içkin bir yaşantı
olarak kavramlaştırıldığını hatırda tutmamız gerekir. Bir
bireyin özgürlük potansiyeli ne kadar fazla ise anksiyetesi
de o kadar fazla olacaktır. İnsana mahsus bir özellik, kendi
imkânlarının ayırdına varabilme yeteneğidir. Çocuğun kendisinin
farkına varması, kendi arzu ve amaçlarını fark etmesi ebeveynleriyle
çatışmasını zorunlu kılabilir. Bireyleşme bazen çevreyle birlikte
ve bazen de ona karşı bir tavır takınabilmenin anksiyetesiyle
yüzleşmekle olabilir. Özgürlük sadece çevresel koşulların
getirdiği kısıtlamalardan bir kurtuluş olarak anlaşılmamalıdır,
o, kişinin varoluşunun her anında kendi kendisiyle nasıl bir
ilişki kurduğuna dairdir ( May 1958, May 1977). Bireysel gelişim
içinde her yaratıcı imkân geçmişin bir ölçüde öldürülmesi
, geçmiş biçim ve kalıpların kırılması üzerine kuruludur.
Bir adım ileri gitmek kişiyi önceki dostlarından yalnızlaştırabilir,
yola çıkan kişi âşina ve emin bulduğu bir ortamın elinden
kayıp gittiğini görebilir. Ancak kişi kendiliğini yaşadığı
tüm çatışma, yalnızlık, anksiyete ve suçluluğa rağmen bir
adım öne çıkmakla inşa edecektir. O adımı atmamak nevrotik
anksiyeteye teslim olmak demektir. Nevrotik anksiyete özgürlükten
korkan kişinin teslimiyetiyle ortaya çıkar. Teslimiyet yaşantı
ve farkındalığa açılan pencerelerin kapanması demektir. Kierkegaard'ın
nevroza karşılık olarak kullandığı kapanmışlık (shut-upness)
ifadesi, kişinin yalnızca dış dünyaya değil kendi kendisine
de kapanmasını ifade eder. Kapanmış kişinin bir iletişim ya
da duygusal alış veriş çabası yoktur öte yanda özgürlük sürekli
iletişim demektir. Kişi kendi içinde derinleşirken dostlarıyla
da anlamlı ilişkiler ağını geliştirecek ve genişletecektir.
Kierkegaard'a göre nevrotik anksiyetenin iki kaynağı kişinin
kendi içinde ve dostlarıyla yaşadığı âhenksizliktir. Bu iki
sorundan birisini yenmek ötekisinin de üstesinden gelinmesine
yardımcı olacaktır. Ancak kişi yalnızlık ve anksiyetenin tehdit
edici yaşantılarıyla yüzleşip onları aşmaya cesaret edemezse,
bu sorunun da üstesinden gelemez. Bu açıdan Kierkagaard'ın
anksiyeteyi bir öğretmen olarak görmesi çok anlamlıdır, anksiyete
gerçekliğin kendisinden daha iyi bir öğretmendir zira gerçeklikten
kaçabilir ya da onu görmezden gelebilirsiniz, oysa anksiyeteyi
hep içinizde taşırsınız (May 1979). Kierkegaard'ın temel problemlerinden
biri bir kişinin kendisi olma iradesini nasıl göstereceğidir.
Kendisi olma gayreti kişinin asıl uğraşısı olmalıdır ve burada
irade sözcüğü, kişinin kendisine dair farkındalığını artırma
yolunda bir kararlılığı ifade eder. Bu modern psikoterapinin
diline âşina olanlara yabancı gelmeyecektir. Terapinin temel
amaçlarından biri içsel çatışmaları temizleyerek öz farkındalığı
(self-awareness) artırmaktır. Düşünüre göre, kişinin kendi
olması bireyin anksiyeteyle yüzleşme ve ona rağmen ilerleyebilme
yeteneğine bağlıdır ( May 1977).
Sayfa
başı
Varoluşçu
psikoloji açısından anksiyete
Anksiyete insanın varlığına içkin bir ontolojik özelliktir.
O varlığın merkezine, benim insan olarak özüme yönelik bir
tehdittir. Bu yönüyle anksiyete yakında duyumsanan bir hiçlik
ya da yokoluş yaşantısıdır. Anksiyete, birey yeni bir potansiyel
ya da imkânla karşı karşıya kaldığında ortaya çıkar : Kişinin
varlığını gerçekleyeceği yeni bir ihtimal vardır ancak bu
ihtimal içinde bulunulan durumdaki güvenlik duygusunun feda
edilmesini gerektirir. Anksiyete yokoluş tehdidiyle birlikte
yeni bir varoluş imkânıdır. Eğer kişi kendi imkânlarını görmezden
gelir ve potansiyellerini inkar ederse suçluluk durumuna girecektir.
Suç da o halde insan varlığının yine ontolojik bir özelliğidir.
(May 1983). Paul Tillich (1952) de benzeri bir şekilde anksiyeteyi
'varlığın muhtemel bir yokluğu fark etmesi' olarak tanımlamaktadır.
Anksiyete yokoluşun varoluşsal farkındalığıdır. Burada varoluşsal
anksiyete yaratan durum hiçliğin soyut bilgisi değil, yokoluş
ya da yokluğun kişinin kendi varoluşunun bir parçası olarak
farkına varılmasıdır. Fâniliğin gerçekleşmesi ya da başkalarının
ölümünün yaşanmasından çok, bu olayların bıraktığı izlenimle
bir gün öleceğimizin farkına varmak insanda anksiyete yaratır.
Anksiyete sonluluktur : Kişinin kendi sonluluğu/geçiciliği
olarak yaşanan sonluluk (Tillich 1952). Yokluk olumsuzladığı
varlığa bağlıdır. Ontolojik olarak varlığın yokluğa bir önceliği
vardır. Paul Tillich'e göre yokluk varlığı üç yönde tehdit
eder ve böylece üç tip anksiyete belirir : Ölüm ve sonluluk
anksiyetesi, boşluk ve anlamsızlık anksiyetesi , suç ve kınanma
anksiyetesi. Her üç anksiyete de varoluşsaldır ve nevrotik
bir işleyişi göstermezler. Ölüm anksiyetesi en temel, en evrensel,
en kaçınılmaz anksiyetedir : Yokluk her yerde hazır ve nazırdır,
bu yüzden de yakın bir ölüm tehdidi olmasa bile anksiyete
yaratır. Yokluk insanı bir bütün olarak tehdit eder, onun
ontik anlamda kendini gerçeklemesi kadar manevi anlamda kendini
gerçeklemesi de yokluk tehdidinden pay alır. Manevi anlamda
kendini gerçekleme, bir insan değişik anlam kürelerinde yaratıcı
biçimde yaşarsa olur. Anlamsızlık anksiyetesi nihai bir gayenin,
tüm anlamları anlamlandıran bir anlamın yitirilişinden köken
alır. Bu anksiyete simgesel ya da dolaylı olarak da olsa varlığın
anlamı sorusuna verilecek cevabın yitirilmesiyle kendisini
gösterir. İnsanı anlamsızlık uçurumunun kenarına getirip bırakan
şey boşluk anksiyetesidir. Sonlu bir varlık olan insan, bütün
sınırlamaları içinde kendi hayatının dizginlerini eline almalıdır
ve bu da ancak sorumluluk duygusuyla olur. Hayatının dizginlerini
eline almayan, kendisini akışa bırakan kişi de anksiyetenin
üçüncü boyutuyla , suçluluk anksiyetesiyle baş başa kalır
(Tillich 1952). Rollo May (1953), anksiyetenin bir torpido
gibi bizi en derinden, tam da kalbimizden vurduğunu söyler.
Zaten ancak o derin seviyede biz kendimizi bir kişi ya da
nesneler dünyasında bir özne olarak algılarız. Bir savaşta
düşman ön cepheye saldırdığı sürece askerler çözülmez, savaşı
sürdürür. Ne zaman ki merkez ile cepheler arasında haberleşme
çöker, ordu yönünü yitirir ve askerler paniğe kapılır. İşte
nevrotik anksiyetenin insana yaptığı tam da budur : şaşkınlığa
sürükler, ne ve kim olduğu bilgisini geçici olarak iptal eder,etrafındaki
gerçekliği berrak biçimde görmesini engeller. Bu şaşkınlık
-kim olduğumuz ve ne yapmamız gerektiğine dair bu karmaşa-
nevrotik anksiyeteyle ilgili en acı şeydir. Fakat burada olumlu
bir taraf da vardır : Nasıl patolojik anksiyete bizim kendimize
dair farkındalığımızı yok ediyorsa, kendimizin farkına varmak
da anksiyeteyi yok eder. Kendimize dair ne denli güçlü bir
bilince sahip olursak, anksiyeteyle başa çıkmak da o denli
kolay olacaktır. Nevrotik anksiyete içimizde çözülmeden kalmış
bir çatışmanın belirtisidir ve çatışma orada olduğu sürece
nedenlerini fark etme ihtimalimiz vardır. Savaş metaforuna
dönersek, anksiyete bir benlik olarak kendi kuvvetimizle bir
benlik olarak kendi varlığımızı tehdit eden tehlike arasındaki
savaşın bir kanıtıdır. Tehdidin kazanması, bilincimizin, farkındalığımızın
teslimiyeti demektir (May 1953).
Sayfa
başı
Normal
ve patolojik anksiyete
Paul Tillich (1952) patolojik anksiyete ile varoluşsal anksiyete
arasında bir ayrım yapmakta ve anksiyeteyle yüzleşebilmek
için kişinin 'olmak cesareti'ni göstermesi gerektiğini yazmaktadır.
Anksiyete, üzerine cesaretle gidilebilecek bir nesnesi olsun
için korkuya dönüşmek ister. Cesaret anksiyeteyi ortadan kaldırmaz
ancak kişinin yokluk anksiyetesini üstlenmesini sağlar. Cesaret
yokluğa rağmen kendini gerçekleştirmektir. Anksiyete yönümüzü
cesarete doğru döndürür zira diğer seçenek umutsuzluktur.
Cesaret anksiyeteyi üstlenerek umutsuzluğa karşı koymak demektir.
Anksiyetesini cesaretle üstlenmeyen kişi yoğun bir umutsuzluktan
kaçmak için nevroza sığınır ve kendisini ancak kısıtlı bir
ölçekte gerçekleştirebilir. Nevroz yokluktan kaçmak için varlığı
inkâr etmenin yoludur. Nevrotik kişi yokluğun tehdidine sıradan
insana oranla daha duyarlıdır. Yokluk aynı zamanda varlığın
sırrını da ifşâ ettiği için, nevrotik kişi sıradan insana
oranla daha yaratıcı olabilir (Tillich 1952). Rollo May'e
(1979) göre normal anksiyete tehditle orantılı, represyon
içermeyen, bilinç seviyesinde yapıcı bir şekilde yüzleşilebilen
bir anksiyetedir. Öte yanda nevrotik ansiyete, tehdidin büyüklük
ya da küçüklüğüyle orantısızdır, represyon ve diğer çatışma
biçimlerini içerir ve ancak bilinç ve etkinliğin çeşitli biçimlerde
bloke edilmesiyle üstesinden gelinir. Yalnızlıktan kaçmak
için sürüye uyum sağlamak özgün normal anksiyetenin nevrotik
olana dönüşümü demektir. Normal anksiyete insanın sonluluğuyla
ilgilidir. Her insan ne zaman olduğunu bilmese bile bir gün
öleceğini bilir; ölüm ve sonluluğa dair bu bilginin verdiği
anksiyete onu hayatı anlamlandırmaya yöneltir. Rollo May'e
göre terapinin amacı hastayı anksiyeteden kurtarmak değil,
onun normal anksiyeteyle yapıcı bir biçimde karşılaşmasını
sağlamak için, kişiyi nevrotik anksiyetenin pençesinden almaktır.
(May 1979) .
Tillich (1952) ise varoluşsal
anksiyete ile patolojik anksiyete arasındaki ilişkiyi şöyle
özetlemektedir :
1. Varoluşsal anksiyetenin ontolojik bir özelliği vardır ve
ortadan kaldırılamaz, ancak 'olmak cesareti'yle onunla yüzleşilebilir
2.Patolojik anksiyete benliğin varoluşsal anksiyeteyi üstlenememesinin
bir sonucudur
3. Patolojik anksiyete kişinin kısıtlı, sabit ve gerçekçi
olmayan bir temelde kendini gerçeklemesine ve bu temelin zorunlu
bir savunmasına yol açar
4. Patolojik anksiyete, kader ve ölüm anksiyetesiyle ilişkili
olarak gerçekçi olmayan bir güvenlik, suç ve kınanma anksiyetesiyle
ilgili olarak gerçekçi olmayan bir mükemmeliyet, şüphe ve
anlamsızlık anksiyetesiyle ilgili olarak gerçekçi olmayan
bir kesinlik üretir
5. Patolojik anksiyete tıbbi sağaltımın, varoluşsal anksiyete
manevi yardımın alanına girer. Her iki türlü yardımın amacı
da insanların kendilerini tam anlamıyla gerçekleştirip 'olmak
cesareti'ni gösterebilmelerini sağlamaktır.
Sayfa
başı
Umutsuzluk ve suç
Umutsuzluk imkânı Kierkegaard'a göre insanın hayvanlara olan
üstünlüğüdür. İnsanın ruhsal anlamda kendini gerçekleştirebilmesi,
bu imkânın var olmasını, etkin bir biçimde onunla yüzleşilebilmesini
ve sonunda umutsuzluğun tüketilmesini gerektirir (Hannay 1989).
Umutsuzluk Kierkegaard'a göre kişinin kendisi olmak istememesinden
de kaynaklanabilir. Seçiş, Kierkegaard için, varoluşun ayrıcalıklı
ânıdır. Seçiş için yaratılmış bir insanın durumu, ancak riske
girebilen bir varlığın durumu olabilir. Kierkegaard'a göre
'insan seçişi seçmeden umutsuzluğa kapılamaz'. Umutsuzluğun
kışkırtılması varoluşsal karara götürür. 'Tüm ruhunla ve düşüncenle
umutsuzluğa kapıl' diye yazar, '..umutsuzluğa kapılan sonsuz
insanı bulur.' (Mounier 1986, Kierkegaard 1989). Paul Tillich
(1952) ise umutsuzluğu 'son istasyon' olarak betimlemektedir.
Kimse onun daha ötesine gidemez. Orada artık gelecek görünmez,
yokluk mutlak zaferini kazanmıştır. Umutsuzluğun acısı, varlığın
-farkında olarak- yokluğun gücüne teslim olmasıyla belirir.
Eğer anksiyete sadece kader ve ölüm anksiyetesi olsaydı irâdi
ölüm umutsuzluğu savuşturmaya yeterdi. O zaman gerekli olan
'olmamak cesareti' olurdu. Ancak umutsuzluk aynı zamanda suç
ve kınanma umutsuzluğudur. İçimizde yaşanmadan bekleyen bir
hayatın suçunu duyarız. Bu anlamda Rollo May bilinçdışı kavramına
farklı bir açılım getirir : Bilinçdışı kişinin hayata geçiremediği,
gerçekleştiremediği bilme ve yaşama potansiyelleridir. Bu
anlamda 'varoluşsal suç'un olumlu ve yapıcı doğasına dikkat
çeker : 'Varoluşsal suç bir şeyin ne olduğuyla ne olması gerektiği
arasındaki farkın algılanmasıdır.' O yüzden varoluşsal suç
ruh sağlığı için bir engel oluşturmaz, hatta bir ölçüde gerekli
olduğu dahi söylenebilir. Suç, imkân ve potansiyelle yakında
ilgilidir. 'Bilincin çağrısı' işitildiğinde kişi otantik (hâlis,sahici)
imkânı gerçekleştiremediği sürece suçludur (Yalom 1980).
Sayfa
başı
Anksiyete
ve değerler
İnsan anksiyetesinin ayırt edici vasfı insanın değer veren
bir varlık olmasından kaynaklanır. Bu varlık hayatı ve dünyayı
simge ve anlamlarla yorumlar ve bunları bir benlik olarak
kendi varlığıyla özdeşleştirir. Anksiyete bir benlik olarak
varlığına temel kabul ettiği bir değere yönelik tehdidin yol
açtığı bir endişe olarak da tanımlanabilir. Bu değer ister
başarı olsun, ister aşk, doğruyu söyleme özgürlüğü ya da iç
sesine kulak verme, belirli değerler insanlar için yaşama
nedenini oluştururlar ve böylesi bir değer tahrip edildiğinde
kişi kendi varlığının da benzeri bir şekilde tahrip edilebileceğini
hisseder. 'Ya özgürlük, ya ölüm' sözünde ifade edilen duygu
marazî olarak etiketlenemez. Bazı insanlar başka bir değere
teslim omaktansa ölmeyi yeğlerler. Böylesi bir tavır nevrotik
bir tutum olarak değil, bütünüyle insanî bir tavrın en olgun
hali olarak değerlendirilmelidir. Nietzsche,Jaspers ve diğer
varoluşçular dünyevi yaşantının tek başına tatmin edici ve
anlamlı olmadığını, kişinin daha doyurucu ve anlamlı bir yaşantı
için hayattan daha aziz bildiği bir değeri bilinçli olarak
seçmesi gerektiğini söylemişlerdir. (May 1953, May 1979).
Martin Buber (1974) kişisel sorumluluğun olduğu yerde o sorumluluğun
yerine getirilememesinden doğan bir suçluluğun da olacağını
söyler. Varoluşsal suç, insan dünyaya meşru bir cevap üretemediğinde
ortaya çıkar. Yine Kierkegaard'a açılan bir sokaktayız : Hangi
değer ya da ölçütler benimsenmelidir ki hayat anlam kazansın.
Kierkegaard insanların sürekli nasıl yaşamaları gerektiği
sorusuyla yüzleştiklerini söylerken Heidegger'le buluşur.
Hayata anlam katan, dünyaya meşru bir cevap üreten bir değer
insanın tüm diğer seçimlerini de etkileyeceği için hayatın
bütününü kuşatacaktır. Kirkegaard hayatın anlamı sorusuna
ancak dinin cevap verebileceğini düşünür. İktidar ya da servet
peşinde koşmak gibi arzular da anlam arayışına bir kerteye
dek cevap verebilir ancak arzular değişebilir ya da kaybolabilir.
O halde hayatı sadece bir arzuya bağlı olarak yaşamak onu
anlamdan mahrum bırakmak olacaktır. Kierkegaard'ın felsefi
takma adı Johannes Climacus'a göre kendimizi kandırmaktan
ancak hayatlarımızı seçme yeteneğimiz üzerine inşa etmekle
kurtulabiliriz. Hayat ancak onun dışında bir şey tarafından
anlama kavuşturulabilir çünkü ancak onun dışında bir şeye
hayatımı bağlayabilirim. Ancak Mutlak İyi'ye bağlanmakla sonlu
iyiliklerin önemi azalır ve varoluşun sorusuna cevap verebiliriz.
Bu mutlak iyi Climacus'a göre Tanrı'nın diğer adıdır ve varoluşumuzun
her ânının anlamlandırmak için hayatlarımızı bir bütün olarak
Tanrı'yla irtibatlandırmamız gerekir. Heidegger bu kavşak
noktasında Kirkegaard'dan ayrılmaktadır. Ona göre insan ölümü
değerli bir imkân olarak anlamakla ve yaptığı her varoluşsal
seçimde onunla karşılaşabileceğini bilmekle otantik (hâlis,sahici)
ve bütüncül bir hayatı yakalayabilir. Heidegger, 'insan hayatının
anlamı nedir?' sorusunun hayatın görmezden gelinemez önemde
bir kısmını teşkil ettiği ve bu soruyla yüzleşmenin hayatın
sonluluğunu kabul etmekle mümkün olabileceğini söylerken Kierkegaard'la
uyuşur ancak bu sonluluğun ötesinde bir alan ya da Varlık
fikrine katılmaz (Mulhall 1996) . Kirkegaard'a göre masumiyet
her insanın sahip olduğu ve suç işlemekle yitirdiği bir kişilik
özelliğidir. Masumiyet bir sıçramayla yitirilmiştir,niteliksel
bir değişimle,birey tarafından seçilmiş bir günah işleme kararıyla.
Kirkegaard masumiyeti kişinin kendisi ve çevresiyle barışık
ve uyum içinde olduğu bir durum olarak tarif etmektedir. Masum
ruh bir öz bilinçlilikle bir hiçe dönüşme ihtimalini fark
eder. Bu bilinmeyen karşısında ego anksiyeteye kapılır. Masum
kişi anksiyeteye âşık olduğu,sevdiği ya da arzu ettiği için
kapılmaz, seçtiği için kapılır. Anksiyete özgürlüğün gerçekliğidir,
bir şey ya da hiçbir şey olma özgürlüğünün. (Perkins, 1969).
Kirkegaard'ın anksiyeteyi bir öğretmene benzetmesi gibi Heidegger
de onu öğretici, kendine döndürücü bir imkân olarak değerlendirir.
Anksiyete ona göre Dasein'ı düşmüş halinden ve 'onlar' arasında
kaybolmuşluğundan kurtarabilir; anksiyete Dasein'ı kendisine
geri döndürür, varoluşu kendisine dert edinen ve birey olmayı
becerebilen bir varlığa. Dasein kendi varlığıyla yüzleşmekten
kaçmak için günlük olayların ve nesnelerin içine de gömülmüş
olsa mevcut hallerinin ötesindedir, onlardan başkadır ve asla
evinde değildir. Anksiyete hiçliğin yakınlığını,kendi varlığının
yok-varlığını bizzat üstlenmektir. 'Ölüm yönelimli varlık'
özde kaygıdır ve ölümü ya korkuya ya da asaletli aldırmazlığa
dönüştürerek bu kaygıdan bizi soyanlar aslında bizi hayatın
kendisine yabancılaştırırlar (Steiner 1996). Heidegger'e göre
anksiyete yokluğu ve sınırlılığı ifşa etmekte ve destekleri
yıkılmış bir dünya açığa çıkarmaktadır. Ölümün varoluşsal
gerçekliği insana kısa ve geçici olan varlığını tanıtır. Vicdan
Dasein'ı kendi kaçınılmaz suçluluğu ile tanışıklık kurmaya
davet etmektedir. Bütün bunlara rağmen insan sınırlılıklarının
ötesine varmalı ve kendi varlığını olumlu hale getirmelidir.
O bunu karar vermekle başarır...Gerçek ben karar vermekle
geleceğe yönelir. İnsan son imkânı olan ölümün ışığında kendini
değerlendirdiği ve bütün varlığıyla an içinde seçimde bulunduğu
zaman benliği bütünlüğe kavuşur. Böyle bir ben, tam ve gerçektir
(Magill 1971).
Sayfa
başı
İnsan ve zaman
İnsanın zamanla bağı onu
diğer varlıklardan ayırır. Geçmişi ve geleceği bugüne taşıyabilmek
insana mahsus bir özelliktir. İnsan zamanın çitlerini aşarak
kendi tecrübesini uzak geçmişin ışığında değerlendirebilir,geçmişin
bilgisini bugünkü edimlerinde kullanabilir, hatta geleceğini
yüzyıllar öncesinin bilgisinden yararlanarak inşa edebilir.
Saat zamanı Mitwelt'de yani kişisel ilişkiler ve sevgi kipinde
önemini yitirir. Sözgelimi bir kişiye duyduğunuz sevginin
şiddeti o kişiyi ne kadar zamandır tanıyor olduğunuzla ilgili
değildir. Bunun gibi kişinin içgörü,farkına varış ve özbilinçlilik
dünyası olan Eigenwelt'de de saat zamanının bir önemi yoktur.
Farkındalık ya da içgörü; ani, kendiliğinden, hemencecik olur
ve zamandan münezzehtir. Bir içgörü ya da kavrayış birdenbire
ortaya çıkar ama zamanın ilerlemesi onu daha da berraklaştırmaz,
hatta çoğu kez zamanın ilerlemesiyle o ilk fark edişin berraklığı
kaybolur. Varoluşçu psikiyatristlere göre en derin psikolojik
yaşantılar kişinin zamanla bağını sarsan yaşantılardır. Ciddi
anksiyete ve depresyon zamanı hükümsüz kılar, geleceği yok
eder. Kişi anksiyete içinde olmadığı bir geleceği hayal edemez.
Zaman işlevinin bozulmasıyla nevrotik bulgular arasında yakın
bir ilişki vardır. Sözgelimi represyon (bastırma) düzeneği
geçmişle bugün arasındaki mutad ilişkiyi bozar. Geçmişini
bugünün bilinçliliği içinde yaşatmak kişi için acı verici
yahut tehdit edici olduğundan , kişi geçmişini kendi içinde
bir yabancı cisim gibi taşır. Ona ait değilmiş gibi taşınan
bu geçmiş kimi zaman nevrotik bulgularla ifade imkânı bulur.
Varoluşçu analistler zamanı psikolojik tablonun tam merkezine
yerleştirdikten sonra , insanın başat zaman kipinin bugün
veya geçmiş değil gelecek olduğunu öne sürerler. Kişilik ancak
geleceğe yönelik izleği içinde anlaşılabilir. İnsan sürekli
oluş halindedir, sürekli geleceğe doğar. Benlik taşıdığı potansiyellerle
birlikte değerlendirilmelidir. İnsan patolojik anksiyete yada
başka nevrotik sınırlamalara kapılmadığı ve kendisinin farkında
olduğu sürece daima dinamik bir kendini gerçekleştirme süreci
içindedir, keşfetmeye, kendini yenilemeye, geleceğe hamle
etmeye açıktır (May 1958, May 1983). Kategorik zaman saat
ve takvimlerle ölçülür,oysa varoluşsal zaman gözlenen değil
yaşantılanan, içinde yaşanılan zamandır. İnsan zaman duygusunu
yok edebilirse zamanın getireceği nihai ayrılıktan,ölümden
de kaçabilir. Zaman duygusu benliğe var olduğunu telkin eder;
anıların varlığı, ego tarafından bir zamansızlık yanılsaması
yaratmakta kullanılabilir. Zaman algısı daima gerçeklikle
ve onun sınırlamalarıyla bir yüzleşme olduğundan, bellek geçmişte
olmuş her şeyi bugüne taşımaya, böylece zamanı sıfırlamaya
meyleder. Bütün insanların bilinçdışında bir zamansızlık duygusu
vardır (Mann 1973). Varoluşçu analiz geçmişin determinizmine
sığınmayı ve insanı tarihsel güçlerin üzerine etkidiği pasif
bir organizma, çaresiz bir kurban olarak görmeyi şiddetle
reddeder. Geçmişi anlamlandıran bugün ve gelecektir. Geleceğini
kendi seçimleriyle inşa eden ve seçimlerinin sorumluluğunu
üstlenen,ölümün ve hayatın farkında bireylerde, zamansızlık
yanılsamasına duyulan ihtiyaç azalır.
Sayfa
başı
Seçmek
Seçmek, karar vermek
önemlidir çünkü her evet için bir hayır vardır. Bir şeye karar
vermek başka bir şeyden vazgeçmek demektir. Pişmanlık elden
giden fırsatlar nedeniyle her karara eşlik edebilir. Karar
almak acı verir çünkü imkânların sınırlılığını gösterir ve
sınırlılık gerçeği varoluşsal anksiyeteyle başlıca başa çıkma
biçimlerimizden biri olan 'özellik' düşüncemizi tehdit eder.
'Diğerleri sınırlamalara maruz kalsa da ben biriciğim, özelim
ve doğa kanunlarının ötesindeyim' yanılsaması yara alır. Kişi
karar vermek suretiyle imkânların sınırlılığıyla yüz yüze
geldiğinde dünyadaki varlığının biricik olduğu efsanesi de
sarsılır. Seçim yapma ya da karar verme, kişisel sorumluluğu
ve varoluşsal yalnızlığı kabul edebilmeyi gerektirir. Karar
yalnız bir edimdir, o bizim kendi edimimizdir, kimse bizim
için karar veremez. Karar vermek kişinin bir ve biricik hayatını
bir muhasebeden geçirmesini gerekli kılar. Bu yönüyle sorumluluk
iki kenarı keskin bir kılıç gibidir : Kişi hayat durumunun
sorumluluğunu kabul eder ve değişmeye karar verirse, geçmiş
hayatındaki enkazın da sorumluluğunu tek başına üstlenmek
ve hayatını çok önce de değiştirebileceği gerçeğini kendi
kendisine itiraf etmek zorunda kalır (Yalom 1980).
Sayfa
başı
Ölüm ve insan
Heidegger'e
göre anksiyete insanın sınırlılığı gibi, onun geçiciliğini
de ortaya çıkarır yani onun ölüm yönündeki varlığını. Heidegger'in
fenomenolojik analizinde incelenen ölüm, 'ölüm döşeği' ölümü,yahut
biyolojik hayatın sonu değildir. Ölüm, Dasein'ın bulunduğu
durumla ilgili imkânların sınırında, teslim olacağı bir varoluş
yönüdür. Ölüm, bütün hayatı kucaklayan ve ona sorumluluk getirerek
değer katan bir fenomendir. 'Dünya içinde varlık' olarak kesin
ve değişmez sınırını önceden görme imkânına sahip olan Dasein,
kendi akıbetine öncülük eden sınırlı imkânların ışığında kendini
keşfeder, bu imkânlar dolayısıyla sorumluluk yüklenir ve kendini
vehimden uzak bir bütün olarak seçer. Daha önce de Kierkegaard
tarafından öğretildiği gibi, ölüm hayata sorumluluk vererek
onu anlamlı ve değerli yapar. Ölümün önceden duyulması her
seçime varoluşsal bir anlam katar ( Magill 1971). Ölüm bir
ilinek değildir; sıradan düşüncenin inanmak istediği gibi
dışarıdan gelmez; ölüm bizim en yüce imkânımızdır. İnsan varoluşu
ölüm-için-varlıktır. Ölüm yaşamın sonunda değildir, yaşamın
her anında, yaşamın kendisinde var olur (Mounier 1987). Kimse
başkasının ölümünü ölenden uzaklaştıramaz. Ölmek her Dasein'ın
zamanı gelince kendi başına katlanması gereken bir şeydir.
(Heidegger 1962). Biz bu dünyaya 'fırlatılmışız' diye iddia
eder Heidegger. Bizim dünya-içinde-varlığımız bir fırlatılmışlıktır.
Kişisel seçim olmadan, hiçbir önbilgi olmadan içine fırlatıldığımız
dünya bizden önce vardı ve bizden sonra da olacak (Steiner
1996). Ölümün farkında olmak insana 'dünyada evinde olamama'
yaşantısı verir. Ölüm kişiyi bir varoluş halinden daha yükseğine
taşıyabilen bir katalizördür : Ölümün farkındalığı kişiyi
süflî uğraşılardan uzaklaştırır ve hayatına yeni bir anlam,
bir derinlik katar. Ölüm bize varlığın ertelenemeyeceğini
hatırlatır. İnsan ölümle yüzleşecek kadar şanslıysa, hayatı
bir imkân, ölümü de 'imkânın artık mümkün olmaması' olarak
değerlendirebilir ve hayatını son anına dek değiştirebileceğini
fark eder (Yalom 1980). Medard Boss (1983) da insanın ölümle
kuracağı en onurlu ilişkinin ondan kaçmak ya da saklanmak
değil, fâniliğin sürekli bir farkındalığı olduğunu söyler.
Ancak böyle bir Dasein, kendisini gündelik hayatın şey ve
ilişkilerine teslim etmez ve kendine döner. Varlığın ölümlülüğü,
ölümün dış dünyadan gelen desteklerin kaybedilmesi anlamına
geldiğini ve bu yüzden Dasein için son bir imkân olduğunu
gösterir. Her Varlık kendi ölümünü tam bir yalnızlık içinde
ölür. Bu içgörü pasif bir kaderciliğe yol açmaz, tam tersine,
fâniliği en belirgin ve kesin bir varoluşsal imkân kabul etmekle,
insan varlığının her bir dakikasının sorumluluğunu fark eder.
İnsan sonlu ve ölümlü olmasaydı eğer, hiçbir şeyi elinden
kaçırmış olmayacaktı. Ancak ölümlü bir varlık için hiçbir
olay tamamen aynı şekilde iki kez cereyan etmez (Boss 1983)
Sayfa
başı
Sonuç
Van der Leeuw (1980)
modern zamanların temel eğilimlerini şöyle özetlemektedir
:
1. Büyük bir bilgi seli altında kalan insanların bağımsız
düşünme alışkanlığını terk etmeleri ve yüzeyselleşmeleri,
insanların sessizlik, yalnızlık ve mahremiyetlerinin tehlike
altına girmesi
2. Toplumun temeli olarak ailenin rolünde değişiklikler, anneliğin
giderek daha çok ihmal edilmesi
3. Reklamların baştan çıkarıcılığının toplumda başat rol oynaması,
çabuk tatmin olmanın özendirilmesi ve tam anlamıyla tatminin
mümkün olduğu yanılsamasının yaratılması
4. Heyecan,uyarılma,duyguların kısa patlamaları ve çabuk boşalma
konusunda giderek artan bir arayış ve bunun, çocukların kollandığı,
sıcak ve güzel duyguların geliştirilme çabasının yerini alması
5. Toplumda uzun süredir durağan olan ölçütlerin kırılması
ve bireyleşme yaşantısının önünün açılması.
Christopher Lasch (1979) ise
buna 'narsisizm kültürü' adını vermektedir. Ahlâki rehberlik
sistemi olarak ailenin çöküşü, çatışmalarla yüzleşmek yerine
uzlaşmayı seçmek ve içgüdüsel tatminin tırmandırılması, 'narsisizm
kültürü'nün saç ayaklarını oluştururlar. Kapitalizm ciddi
bir kültürel/psikolojik yıkıma yol açmış ve kendimize yardım
ya da kendimizi terbiye etme yetilerimizi yok etmiştir. Toplumsal
baskılar egoyu işgal ettikçe, büyümek ve olgunluğa erişmek
giderek daha müşkül bir hal almıştır. İmgeyle gerçeğin birbirine
karıştığı bu dünyada gerçekliği düşlemden, gerçekte ne olduğumuzu
tükettiğimiz ürünlerin bize olduğumuzu söylediği şeyden ayırmak
zorlaşmaktadır ( Lasch 1979). Ve nihayet yaşadığımız çağa
'anksiyete çağı' adı verilmektedir. İçinde bulunduğumuz çağ
bizi pek çok teknik ilerlemeyle buluşturdu ancak, iki dünya
savaşı, soykırımlar, mülteci sorunu, işkence, yeryüzünün ve
gökyüzünün kirlenmesi gibi sorunlar da bu çağın ikramiyesi
oldu. Kollektif anksiyetenin ve ümitsizliğin girdabından,
her bireyin kendi varoluşsal anksiyetesiyle teke tek yüzleşmesiyle
çıkılabilir. Düşünürlerin, şairlerin ve bilim adamlarının
birbirlerinin dilini anladığı bir dönüşüme ihtiyacımız var.
Kendi varoluşunu anlamlandırabilen insanların dünyayı da anlamlandırabileceğini,
kendi varoluşlarını ışıklandırabilenlerin dünyayı da ışıklandıracağını
hatırda tutmalıyız...
Sayfa
başı
KAYNAKLAR
Boss M. (1983) The Existential Foundations
of Medicine and Psychology. (Çev. Conway S, Cleaves A). Jason
Aronson, New York.
Buber M (1974) I and Thou. (Çev. W.Kaufman). Mac Millan Publishing
Co. New York.
Hannay A. (1989) Introduction. (In) The Sickness Unto Death,
Penguin Books. New York.
Heidegger M. (1962) Being and Time. ( Çev.Macquarrie J, Robinson
E) Harper & Row. New York .
Kierkegaard S. (1989) The Sickness Unto Death. Penguin Books.
New York
Lasch C (1979) The Culture of Narcissism. Warner Books, New
York
Magill F (1971) Egzistansiyalist Felsefenin Beş Klasiği. (Çev.
V.Mutal). Hareket yayınları, İstanbul
Mann J. (1973) Time-limited Psychotherapy. Harvard University
Press. Cambridge.
May R. (1953) Man's Search for Himself. WW Norton &Co. New
York
May R.(1958) The Origins and the Significance of the Existential
Movement in Psychology.
(In) May R, Engel A,Ellenberger H(editors). Existence : A
New Dimension in Psychiatry and Psychology. Basic Books, New
York.
May R. ( 1977) The Meaning of Anxiety. WW Norton &Co. New
York
May R. (1979) Psychology and the Human Dilemma. WW Norton
&Co. New York
May R. (1983) The Discovery of Being. WW Norton &Co. New York
Mounier E. (1986) Varoluş felsefelerine giriş. ( Çev. S. Rifat)
. Alan yayınları,İstanbul
Mulhall S. (1996) Heidegger and Being and Time. Routledge.
London
Perkins RL (1969) Soren Kierkegaard. Lutterworth Press. London
Steiner G (1996) Heidegger. (Çev.S.Kalkan). Vadi yayınları,
Ankara
Tillich P. (1952) The Courage to Be . Yale University Press,
New Haven.
Van der Leeuw P.J. (1980). 'Modern times' and the psychoanalyst
today. Int Rev Psychoanal, 7: 137-145.
Yalom I.D. (1980) Existential Psychotherapy. Basic Books.
New York.
Sayfa
başı
|