|
Şizofreni ve
depresyon örneğinde
Ruhsal hastalığa yönelik tutumlar
*
Bu metin 8. Ulusal Sosyal Psikiyatri Kongresi'nde sunulmuştur.
Diğer insanlara gösterdiğimiz
dış simgeler her zaman bizim iyiliğimize olmaz. Giyim kuşamımız
ya da görüntümüz kimilerince pek de makbul tutulmayan politik
veya dini inançların bir simgesi olarak algılanabilir. Deri
rengimiz ya da yüzümüzdeki bir yara, geçmişimizle ilgili pek
çok çağrışıma yol açabilir. Bir bedensel belirtinin stigmaya
dönüşmesi onunla ilgili tutum ve inançlarımıza bağlıdır. 19.yy
Almanya'sında yüz yarası bir düello izi olarak kabul edilip
şan şeref vesilesi sayılırken, bugün acı bir kazanın mağduru
olduğumuz hissini verir. Psikiyatrik bozukluk ve emosyonel
sıkıntıyla ilgili stigmanın da bir çok nedeni vardır. Hastanın
tecrübe ve davranışının içeriği bazılarına garip, esrarengiz
ve tuhaf görünebilir. Kimileri, rahatsız bireyin önden kestitilemez
saldırgan davranışından endişe eder. Bozukluğun kalıtsal görülmesi
ve ya ahlaki açıdan yanlış bir davranışı yansıtması ölçüsünde
bir tür suç ortaklığı duygusu da oluşabilir. Nihayet, hasta
birey, diğer insanlara başkalarının da aynı rahatsızlığa maruz
kalabileceklerini sürekli hatırlatır durur. Stigma, iş bulma
imkanlarını, toplumsal statü ve kaynakların kaybedilmesini,
başkaları tarafından yalıtılma ve reddi, bir 'lekeli kimlik'
ve yaralı benlik duygusunu içine alan pek çok biçimlerde kendisini
açığa vurur. Stigma, bir kez tahrik edildikten sonra, kalıcı
bir hal alması mümkün olan yeni bir toplumsal rolün oluşumuna
katkıda bulunur.
ALT BAŞLIKLAR:
Stigma
ve kronisite
Bireyi stigmatize etmeyen şizofrenik bulgu yorumları iyileşmeyi
kolaylaştırabilmektedir. Hiçbir düzelme şansı tanımaksızın,
psikozlu insanlara ahlaki suçluluk atfeden kültürler ise ,
bunun aksine, kronik maluliyetin artmasına yol açabilirler.
Psikoz bulgularının büyü, büyücülük veya diğer görünmez kötü
güçlere göre izahu, aktif psikotik süreçlerin yokluğunda paranoid
düşüncenin kalıcı bir hal almasına yol açabilir. Örnek olarak,
Nijerya'daki Yoruba toplumunda popüler bir tanı olan Ode Ori
verilebilir. Tipik hasta, kafasının içinde birşeyin gezinip
durduğunu hisseden, kulaklarının içinde kaynama, tıslama ve
vıszıldama seslerinin sürekli uğuldadığı, uykusuzluk ve yürek
çarpıntılarından muzdarip bir kadındır. Toplum üyeleri , Ode
Ori hastalığını beynin içindeki bir kurt ya da tahtakurusunun
büyüme ve gezinme hareketlerine bağlamaktadır. Depresyon,şizofreni
ve anksiyete bozukluğu bu hastaların sıklıkla aldığı DSM tanılarıdır
ancak DSM bozukluğu başarılı bir biçimde tedavi edilse bile,
somatik bulgular sebat etmektedir. Belirli semptomların kalıcılığını
sağlayan şey, taşıdıkları olası toplumsal önemdir. Yoruba
toplumu, kulaktaki sesleri, kötü niyetli düşmanlar tarafından
bireye seslenildiğine kanıt olarak görmektedirler.
Sorunun geçici ve dış etkilere
bağlı bir durum olarak mı yoksa kişinin müzmin ve doğuştan
bir sorunu olarak mı görüldüğü can alıcı önemdedir. Bir rahatsızlığı
kişinin kalıcı bir özelliğine bağlamak, söz konusu kişinin
toplumsal kişiliği için tehlike oluşturacaktır. Kronik bozukluklar
giderek kişinin dışlanmasına ve toplum dışına itilmesine yol
açarlar. Zihinsel rahatsızlıkları bünyeye masus etkenlere
bağlayan kültürlerin, bunları kalıcı olarak değerlendirmeleri
ve muzdarip kişileri toplum dışına atmaları muhtemeldir. Örneğin
Japonya'da zihinsel rahatsızlıkların bünyevi ve ırsi olduğu
inancına dayalı saflık anlayışı ve bununla ilgili kültürel
değerlendirmeler, psikiyatrik hastalar üzerinde büyük bir
yük oluşturmaktadır. Zihinsel rahatsızlığın ırsi mahiyette
olduğu şeklindeki kültürel inancın oluşturduğu stigma, ailenin
diğer üyelerinin hasta bireyi yönlendirmesine yol açabilir.
Sözgelimi Kanada'daki Çin ailelerinde, üyelerden birinin maruz
kaldığı şizofrenik rahatsızlığı gizlemek ve kontrol altında
tutmak için azami çaba harcandığı gösterilmiştir. Bu gayretlerin
boşa çıkması ve ailenin dayanma gücünün kalmaması durumunda
hastanın aile dışına itilmesi söz konusu olabilmektedir.
Sayfa
başı
RUHSAL HASTALIĞA YÖNELİK TUTUMLAR VE
ŞİZOFRENİ
Şizofreni
ve aile tutumu
Aile içi çatışmaların
incinebilir bireylerde bir yıkıma yol açabileceği bildirilse
de , şizofrenide aile araştırmaları geçtiğimiz yirmi yılda
eski önemini yitirmiştir . Psikodinamik bir paradigmadan biyolojik
bir paradigmaya geçiş bunun başlıca nedenidir . Çocukluktan
ergenliğe , ergenlikten yetişkinliğe geçiş gibi önemli gelişimsel
durakların kültürden kültüre anlam , önem ve doğasının değişebildiği
hatırlandığında; kültürel etkileri içinde barındıran bir sistem
olarak ailenin şizofreni patojenezindeki rolü ihmal edilemez
. Şizofreni ya da şizofreniform bozukluk olarak teşhis edilen
hastaların geniş ailenin bir parçası olduklarında, hastalıklarının
daha erken evresinde görüldüklerini ve çekirdek ailede kalan
hastalara göre daha az yıkım gösterdiklerini ortaya konulmuştur.
Ayrıca , benlik "aileci" ya da "bireyci" yönelim arasında
uzanan bir yelpazede şekillenmektedir. Aileci yönelimi olan
bireyler kendilerini daha geniş , akraba temelli bir sosyal
birimin bir parçası olarak görebilir ve ailenin refahını bireyinkinden
önde tutabilirler . Öte yandan bireyci yönelimi olan kişiler
aile bağlarını asgariye indirirken kişisel hedef ve eğilimlerini
öne çıkarabilirler . Bu farklılık sosyosentrik ve egosentrik
kişi tanımlarıyla kavramlaştırılmıştır.
Örneğin İrlanda kırsalında gerçekleştiren
bir şizofreni çalışmasında, hasta kişilerin aile ortamından
uzaklaştırıldıkları ve acımasızca reddedildikleri gösterilmiştir.
Kabul edilemez biçimde sapkın olarak görülen kişi aile tarafından
sürgün edilerek onun benliğiyle ötekiler arasına sınır çizilir.
Bu eleştirel ve reddedici tutum ailenin kimliğini ayakta tutmaya
yarar. Öte yanda Meksika-kökenli yakınlar şizofreniyi nervios
kategorisinde değerlendirirler. Nervios hafif biçimlerinin
neredeyse herkesi etkilediği yaygın bir durumdur. Böylece
sorunu asgariye indirmek ve onunla özdeşleşmek mümkün olur,
"yakınım da aşağı yukarı benim gibi" denilebilir. Nervios
günlük gerginlikten şizofreni ve depresyon gibi hastalıklara
kadar bir dizi durumu ifade eden geniş bir kategoridir. Terimin
bu geniş kapsamlı kullanımı hastalıkların yükleyeceği lekeyi
bertaraf eder. Nervios'un ciddi biçimleri , kişinin elinde
olmadan ortaya çıktığı için, lanetlenmez. Aksine muzdarip
kişinin sempati, destek ve özel tedaviye gereksindiği düşünülür.
Peki ailenin duygusal ikliminin şizofreni gidişi üzerinde
bir etkisi var mıdır? Expressed Emotion ( EE, Dışavurulan
Duygu ) kavramı İngiltere'de sosyolog George Brown ve arkadaşları
tarafından geliştirilmiştir . Bu kavram şizofreniden muzdarip
kişiye yakın aile çevresinin gösterdiği tutum ve davranışlara
işaret eder ve bir anlamda ailenin duygusal iklimini yansıtır
. Pek çok faktör arasında eleştirellik , düşmanlık ve aşırı
uğraşın şizofrenik hastalığın gidişindeki klinik nüksle yakından
ilgili olduğu bulunmuştur . Yüksek oranda dışavurulan duygunun
bulunduğu ev ortamında yaşayan kişiler ; bu üç EE faktöründe
düşük skor alan diğer hastalara göre psikotik semptomatolojide
daha fazla nüks göstermişlerdir. EE'nin uluslarası geçerliğini
sınayan iki çalışma Meksika kökenli ve Hint hastalar üzerinde
yapılmıştır . Her iki çalışma da aile ortamının şizofreni
gidişi üzerinde önemli etkisi olduğunu göstermiştir . Bu çalışmalar
ayrıca, şizofrenik hastalığı olan bireylerin ailelerinde,
ailelerin düşmanlığı gösterme düzeyinde farklılık olduğunu
ortaya koymuştur.
Sayfa
başı
Üçüncü
dünyada şizofreni gidişi neden daha iyi?
Üçüncü dünya ülkelerindeki
şizofreni gidişinin daha iyi olması bunu açıklamak için pek
çok varsayımı da beraberinde getirmektedir. Şizofreninin akut
bir sorun olarak algılandığı ve diğer akut bozukluklardan
iyileşenler gibi iyileşmelerinin beklendiği toplumlarda, kültürel
mesajların olumlu bir işlev görebileceği yönünde düşünceler
vardır . Aile ve cemaat , kişinin normal yaşantısına dönmesini
ve özürlü rolünü reddetmesini pekiştiren mesajlar verirler
. Bu görüş kronisitenin büyük ölçüde sosyal mesajların ve
kişiler arası tepkilerin bir sonucu olduğunu , bu mesaj ve
tepkilerle kişinin özdenetim duygusunu kazanabileceğini ya
da yitirebilecegini öne sürer . Kişilerin uzun vadeli hasta
rolüne hazırlanmaları için bazı ruh sağlığı programlarının
yürürlüğe konması ya da endüstriyel toplumların, hastalara
yeterli desteği vermeksizin onlardan çok şey beklemeleri gibi
etkenlerin de şizofrenideki iyi gidişi engellediği düşünülmektedir
.
Lin ve Kleinman (1988) toplumun
örgütlenmesi ve bunlara karşılık gelen benlik ve kişilik kavramları
açısından toplumlar arasında büyük farklar olduğunu yazmaktadırlar.
Avrupa ve Amerika'da endüstrileşmiş şehir toplumları bireyci
kişiliği ve egosentrik bir benlik duygusunu öne çıkarırlar.
Bu görüş açısından birey merkeze yerleştirilirken, pek çok
gelişmekte olan ülkede kişi toplumun bir parçası olarak görülür
ve sosyosentriktir. Gelişmekte olan ülkelerde grup üyeliği
kimliğin özünü oluşturur, böylece bireyler kendilerini, kendilerinin
de üzerinde yer alan daha geniş aidiyetler dolayımında değerlendirirler.
Batı bireyciliği farklılığa saygı duyar gibi gözükse de özünde
rekabetçi bir tutumu beslemektedir ve bu anlayış içinde davranış,değer
ve hayat izlekleri bakımından farklı olana pek az hoşgörü
gösterilir. Modern Batı toplumlarının bu yoğun bireyciliğinin
pek çok şizofren hastanın iyileşmesine olumsuz etkide bulunduğu
düşünülmektedir. Kendine güvenme, rekabet ve bireysel başarıyı
benlik saygısının ana kaynakları olarak gören bu anlayış,
rekabette geri düşenlerin ya da başka bir deyişle 'tutunamayanlar'ın
ümitsizliğini artırmaktadır. Rekabete giremeyen şizofren bireylere
toplumsal statü ve benlik saygısının yaygın kaynaklarından
uzaklaşmaktan başka bir yol kalmamakta, bu da onları toplumun
kenarına itmektedir. Kimliğin grup üyeliğinden devşirildiği
toplumlarda ise destekleyici bağlar süregen bir hastalıkla
daha az bozulmakta ve daha az uyum sağlayan bireyler bile
kendi kimlik, aidiyet ve önem duygularını koruyabilmektedir.
Sosyal ve kültürel etkenlerin akıl hastalığının gidişine nasıl
etki edebileceği konusunda birkaç önemli varsayım daha vardır
. Şizofreninin nedeni ve seyri üzerine toplumun ve ruh sağlığı
çalışanların paylaştığı görüş, hasta kişilere yaklaşımlarını
doğrudan etkiler . Böylesi bir hastalığın benliğin değişmesi
beklenmeyen asli bir parcası olduğunu düşünüldüğünde (örneğin
; "şizofrenisi olan hasta" ya karşılık "şizofren" ya da "benim
şizofreni hastalığım var" yerine "ben şizofrenim" ) kronikleşme
olasılığı daha fazladır . Öte yandan diğer anlayışlar (Örn
: Kişi cinlenmiştir ve cinler kovulabilir) iyileşmeye yardımcı
olabilir.
Gelişmekte olan ülkelerdeki
geniş aileler akıl hastalığının şiddetini azaltan destekleyici
bir ortam sağlayabilirler . "Geniş aile" toplumlar arasında
tek bir tipte olmadığı gibi, ruhsal hastalığı olan kişilere
de benzeri biçimlerde yardımcı olmaz . Ancak aile desteğinin
hastalığın seyri üzerine etkisi önemlidir ve bu, psikososyal
girişimler ve araştırma için kayda değer bir alandır . Hastalık
ciddiyetinin çalışma ortamı ve ücret ekonomisine dahil olma
düzeyiyle de ilgisi olabilir. Ruhsal hastalığı olan kişilere
endüstrileşmemiş ülkelerde daha fazla emek üretme şansının
verilmesi daha iyi gidişe yol açabilir. Böylesi toplumlarda
bir düşünce bozukluğuyla kısmi yeti yitimine uğrayan kişiler,
daha az beceri gerektiren işler bulabilir ve böylece toplumda
anlamlı bir rol edinebilirler .Bu anlamlı rol, onların benlik
saygılarını ve toplumla kurdukları bağı devam ettirir . Ayrıca
tedavi ortamının özellikleri özgül tedaviler gibi sonuçları
olumlu ya da olumsuz etkileyebilir . Hasta kişilerin rehabilite
etme amacına yönelik psikososyal girişimler istemeden bağımlılığa
yol açabilir . Uzun süreli hastanede kalışın şizofrenik hastalık
süreciyle hastalığın kendisi kadar yıkıcı olabilen bir sosyal
yıkıma yol açtığı gösterilmiştir . Artık ruh sağlığı programları,
hasta kişiler kendilerine ve çevrelerine zarar vermeyecekse,
toplum içinde tedavinin önemine vurgu yapmaktadırlar . Bu
eleştiriler Batılı - olmayan toplumlar uyum ve rehabilitasyon
süreçlerini yüreklendiriyor anlamına gelmese de, çağdaş endüstri
toplumlarının bazı hasta kategorileriyle insanları kronisite
ve maluliyeti artıran kısıtlamalara maruz bıraktığı açıktır
.
Sayfa
başı
RUH HASTALIĞINA YÖNELİK TUTUMLAR VE
DEPRESYON
Kültür
ve depresyon
Depresyonun bugünkü
tıbbi kavramlaştırması onun duygulanımsal, bilişsel, davranışsal
ve bedensel bulgularla seyreden bir psikiyatrik bozukluk olduğunu
öngörmektedir. Hint-Avrupa dillerinde depresif yaşantıyı anlatan
pek çok sözcük varken bazı Batı-dışı toplumlarda 'çökkünlük'
sözcüğünün tam bir karşılığını bulmak zor olmaktadır. Çökkünlük
sözcüğünü birebir karşılayan sözcüklerin olmayışı, söz konusu
yaşantının da o toplum ve kültürlerde olmadığı anlamına gelmez.
Değişiklik gösteren unsurlar, daha ziyade, depresyonun öznel
deneyimi, davranışa yansımaları ve ona verilen toplumsal tepkilerdir.
Sözgelimi Batılı olmayan toplumlarda depresyonun sıklıkla
bedensel yakınmalarla seyrettiği ve özkıyım oranının Batılı
dünyaya göre daha düşük olduğu bilinmektedir. Batı toplumlarında
ise suçluluk duygusu depresyona daha sık eşlik etmekte ve
bu da Yahudi-Hristiyan geleneğinin etkileriyle (örneğin her
bebeğin doğuştan günahkar olarak doğduğu vb) izah edilmektedir
. İran'ın Azerbaycan bölgesinde yapılan ve bugün klasik hale
gelmiş bir çalışma, hüzün ve kederin o kültürde taşıdığı olumlu
anlamı ve buna bağlı olarak depresif duygulanımın adanmışlık
ve 'takva' olarak nitelenebileceğini ortaya koymuştur. Başka
bir klasik çalışmada Kleinman, Çin'de yaygın olarak konulan
nevrasteni tanısının, tanı ölçütleri depresyonla örtüşür gibi
gözükse de, apayrı bir kategori olduğunu ve sıkıntının 'psikolojize'
anlatım biçimlerinin yok sayıldığı ve ayıplandığı bir toplumda,
bu rahatsızlığın sıkıntının özgül bir ifadesi olabileceğini
tartışmıştır . Bazı depresyon türlerinin güçlü bir biyolojik
bileşeni dahi olsa , kültürel etkenlerin patoplastik etkiyle
biyolojik etkenlerin davranışsal dışavurumu değiştirebileceği
düşünülmektedir. Biyokimyasal bir yoksunluk yaşayan insanların
da bu durumu yorumlamaları, yaşantıyı bir davranışa dönüştürmeleri
ve bu davranışa yönelik toplumsal tepkilere cevap vermeleri
beklenir .
Sayfa
başı
DEPRESYON:
Farklı toplumlar, farklı yorumlar
Benliği ve duyguları
tanımlama biçimi, duygusal sıkıntıların ifadesi üzerinde doğrudan
etkilidir. İnsan benliği Batı toplumlarında özerk, ayrı ve
biriciktir, oysa Batı dışı toplumlarda toplumla iç içe geçmiş,
daha akışkan, çevreyle etkileşim halinde bir benlik söz konusudur.
Bu durumda çökkünlük yaşantısı Batılı insanlarda daha çok
kişinin içinde cereyan eden bir süreç olarak karşımıza çıkarken
diğer toplumlarda bireyin yakın çevresini de içine alan bir
süreç olabilir. İran'lı bir köylü 'kendimi çökkün hissediyorum'
demez de kalbinin ağrıdığından yakınabilir, ya da çevresine
karşı düşmanca tutumlar içine girebilir . Good ve Kleinman
(1985), depresif hastalık ve disforinin kültürler boyunca
yalnızca farklı yorumlanmadıklarını, fakat aynı zamanda çok
farklı sosyal gerçeklikler olarak da inşa edildiklerini söylerler.
Bu yönüyle araştırma aygıtlarının hızla yerel dile aktarılarak,
kültürlerarası bir geçerlilikleri sorgulanmadan dolaşıma sokulmaları,
yapay ve yanlış bilgiyi çoğaltmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse
Batı'da bir anlam ifade eden distimi tanısı , dünyanın kalan
kısmının büyük bir bölümünde toplumsal sorunların tıbbileştirilmesini
temsil edebilir. Ciddi ekonomik, politik ve sağlık sorunlarının
yaygın umutsuzluk ve çaresizlik duyguları yarattığı; moral
bozukluğu ve ümitsizliğin , süreğen yoksunluk ve sürekli kayıplara
cevap olarak ortaya çıktığı, güçsüzlüğün bir bilişsel çarpıtma
değil, baskıcı bir sosyal sistem içinde insanların yerlerinin
tam olarak fark etmeleri olduğu; bu sorunların ahlaki, dini
ve politik açıklamalarının yerli nüfus için tutarlı olduğu
ancak psikiyatrik kategorilerin havada kaldığı bir coğrafyada
, distimi tanısı ancak sosyal sorunları medikalize etmeye
yarayacaktır . Depresif hastaların Batılı olmayan dünyada
sıkıntılarını daha çok bedensel ifadelerle dışa vurduklarını
belirtmiştik. Pek çok kültürde yardım arama davranışı bedensel
yakınmalar etrafında şekillenmektedir. Batı psikiyatrisinin
tanı ve tedavi tekniklerinin hiç esnetilmeksizin kullanılması,
sıkıntı ifadesinde bedene vurgu yapan kültürlerde olası psikososyal
çatışma alanlarını gözden kaçırmaya yol açabilir. Batılı biotıpta
hastaların sıkıntılarının kaynağını psikolojik, kişiler arası
ve sosyal alanda teşhis edebilmeleri ve bunu hekime ifade
edebilmeleri beklenir . Somatik bulgular pek çok psikiyatrik
bozukluğa eşlik edebilirse de , depresyonla yaygın olarak
görülürler. Bazı yazarlar sıkıntıların dışavurumunda psikolojizasyonun
yeğlenmesini, Batı psikiyatrisinin kendi insan anlayışından
türeyen bir yaklaşım olduğunu ve somatik ya da psikolojik
ifadelerden birinin diğerine üstün tutulamayacağını yazmaktadırlar.
Psikolojizasyonu dil kategorilerinin ve toplumların evrim
ve gelişmişliğiyle ilişkilendiren ve somatik dışavurumu yeğleyen
kültürleri 'geri ve ilkel' olarak etiketleyen düşünce sistemi
eleştirilmektedir.
Sayfa
başı
Sonuç...
Ruhsal hastalıkların
kültürel görünümlerine dair kuşatıcı bir bilgi, bu hastalıklara
yönelik tutumların anlaşılması için zorunlu görünmektedir.
Stigmatizasyonun sosyopsikolojik ve kültürel dinamikleri hakkında
bilgi sahibi olmak, bunu değiştirme yönünde bir kararlılığın
olmazsa olmaz koşuludur.
Sayfa
başı
KAYNAKLAR
Desjarlais R , Eisenberg L , Good B , Kleinman
A . World Mental Health . Problems and Priorities in Low -income
countries . Oxford University Press, Oxford, 1995 . S . 39
- 44
Kara H, Sayar K, Saygılı S. Kültürel psikiyatri açısından
depresyon kavramı. Klinik Psikofarmakoloji Bülteni 1997; 7
(1-4) : 59-63.
Kirmayer LJ. Cultural variations in response to psychiatric
disorders and emotional distress. Soc Sci Med 1989; 29(3):
327-329.
Kleinman A, Good B. Culture and Depression. (In) Culture and
Depression, Kleinman A and Good B (eds), University of California
Press, Los Angeles,1985, p.491-506.
Kleinman A. Rethinking Psychiatry , Free Press, New York,
1988, p. 18-52.
Lin KM, Kleinman A . Psychopathology and the Clinical Course
of Schizophrenia : a Cross-cultural Perspective. Schizophrenia
Bulletin , 14 : 557-567, 1988.
Lin KM. Cultural Influences in the Diagnosis of Psychotic
and Organic Disorders. (ın) Culture and Psychiatric Diagnosis.
Mezzich JE, Kleinman A, Fabrega H, Parron DL (eds). American
Psychiatric Press, Inc. Washington, 1996. pp : 49-62.
Littlewood R, Lipsedge M. Aliens and Alienists. 3rd edition.
Routledge, London, 1997. pp.184-217.
Manson SM. Culture and DSM-IV: Implications for the diagnosis
of mood and anxiety disorders. (In) Culture and Psychiatric
Diagnosis , Mezzich JE, Kleinman A, Fabrega H, Parron DL (eds),
American Psychiatric Press, Washington, 1996, p.95-113.
Marsella AJ, Sartorius N, Jablensky A, Fenton FR. Cross-cultural
studies of depressive disorders : An overview. (In) Culture
and Depression, Kleinman A and Good B (eds), University of
California Press, Los Angeles,1985, p. 299-324.
Matsumi JT, Draguns JG . Culture and Psychopathology . (In)
Cross - cultural Psychology Berry JW , Segal MH , Kağıtçıbaşı
Ç (Eds). Vol.3, Ch.12., Allyn and Bacon , 1997 . pp.449-491.
Sayar K. Şizofreni ve Kültür. Türk Psikiyatri Dergisi 2000;
11(1) : 64-73.
Sayar K. Kültür ve Psikopatoloji. Klinik Psikofarmakoloji
Bülteni 1998; 8(3) : 176-180.
Sayar K. Psikiyatri ve Kültür. İnsan yayınları, İstanbul,
2000, s.43-60, s.158-161.
Sayfa
başı
|