Biyografi

Kitaplar

Basından

Akademik >>>

Bilimsel Yayınlar

Denemeler

Konferanslar

İnsana Dair

Seçtiklerim

Alternatifler

İletişim

Ana Sayfa



Akademik yayınlar ana sayfasına dönmek için burayı tıklayın...

Şizofreni ve depresyon örneğinde
Ruhsal hastalığa yönelik tutumlar

* Bu metin 8. Ulusal Sosyal Psikiyatri Kongresi'nde sunulmuştur.

Diğer insanlara gösterdiğimiz dış simgeler her zaman bizim iyiliğimize olmaz. Giyim kuşamımız ya da görüntümüz kimilerince pek de makbul tutulmayan politik veya dini inançların bir simgesi olarak algılanabilir. Deri rengimiz ya da yüzümüzdeki bir yara, geçmişimizle ilgili pek çok çağrışıma yol açabilir. Bir bedensel belirtinin stigmaya dönüşmesi onunla ilgili tutum ve inançlarımıza bağlıdır. 19.yy Almanya'sında yüz yarası bir düello izi olarak kabul edilip şan şeref vesilesi sayılırken, bugün acı bir kazanın mağduru olduğumuz hissini verir. Psikiyatrik bozukluk ve emosyonel sıkıntıyla ilgili stigmanın da bir çok nedeni vardır. Hastanın tecrübe ve davranışının içeriği bazılarına garip, esrarengiz ve tuhaf görünebilir. Kimileri, rahatsız bireyin önden kestitilemez saldırgan davranışından endişe eder. Bozukluğun kalıtsal görülmesi ve ya ahlaki açıdan yanlış bir davranışı yansıtması ölçüsünde bir tür suç ortaklığı duygusu da oluşabilir. Nihayet, hasta birey, diğer insanlara başkalarının da aynı rahatsızlığa maruz kalabileceklerini sürekli hatırlatır durur. Stigma, iş bulma imkanlarını, toplumsal statü ve kaynakların kaybedilmesini, başkaları tarafından yalıtılma ve reddi, bir 'lekeli kimlik' ve yaralı benlik duygusunu içine alan pek çok biçimlerde kendisini açığa vurur. Stigma, bir kez tahrik edildikten sonra, kalıcı bir hal alması mümkün olan yeni bir toplumsal rolün oluşumuna katkıda bulunur.


ALT BAŞLIKLAR:


Stigma ve kronisite
Bireyi stigmatize etmeyen şizofrenik bulgu yorumları iyileşmeyi kolaylaştırabilmektedir. Hiçbir düzelme şansı tanımaksızın, psikozlu insanlara ahlaki suçluluk atfeden kültürler ise , bunun aksine, kronik maluliyetin artmasına yol açabilirler. Psikoz bulgularının büyü, büyücülük veya diğer görünmez kötü güçlere göre izahu, aktif psikotik süreçlerin yokluğunda paranoid düşüncenin kalıcı bir hal almasına yol açabilir. Örnek olarak, Nijerya'daki Yoruba toplumunda popüler bir tanı olan Ode Ori verilebilir. Tipik hasta, kafasının içinde birşeyin gezinip durduğunu hisseden, kulaklarının içinde kaynama, tıslama ve vıszıldama seslerinin sürekli uğuldadığı, uykusuzluk ve yürek çarpıntılarından muzdarip bir kadındır. Toplum üyeleri , Ode Ori hastalığını beynin içindeki bir kurt ya da tahtakurusunun büyüme ve gezinme hareketlerine bağlamaktadır. Depresyon,şizofreni ve anksiyete bozukluğu bu hastaların sıklıkla aldığı DSM tanılarıdır ancak DSM bozukluğu başarılı bir biçimde tedavi edilse bile, somatik bulgular sebat etmektedir. Belirli semptomların kalıcılığını sağlayan şey, taşıdıkları olası toplumsal önemdir. Yoruba toplumu, kulaktaki sesleri, kötü niyetli düşmanlar tarafından bireye seslenildiğine kanıt olarak görmektedirler.

Sorunun geçici ve dış etkilere bağlı bir durum olarak mı yoksa kişinin müzmin ve doğuştan bir sorunu olarak mı görüldüğü can alıcı önemdedir. Bir rahatsızlığı kişinin kalıcı bir özelliğine bağlamak, söz konusu kişinin toplumsal kişiliği için tehlike oluşturacaktır. Kronik bozukluklar giderek kişinin dışlanmasına ve toplum dışına itilmesine yol açarlar. Zihinsel rahatsızlıkları bünyeye masus etkenlere bağlayan kültürlerin, bunları kalıcı olarak değerlendirmeleri ve muzdarip kişileri toplum dışına atmaları muhtemeldir. Örneğin Japonya'da zihinsel rahatsızlıkların bünyevi ve ırsi olduğu inancına dayalı saflık anlayışı ve bununla ilgili kültürel değerlendirmeler, psikiyatrik hastalar üzerinde büyük bir yük oluşturmaktadır. Zihinsel rahatsızlığın ırsi mahiyette olduğu şeklindeki kültürel inancın oluşturduğu stigma, ailenin diğer üyelerinin hasta bireyi yönlendirmesine yol açabilir. Sözgelimi Kanada'daki Çin ailelerinde, üyelerden birinin maruz kaldığı şizofrenik rahatsızlığı gizlemek ve kontrol altında tutmak için azami çaba harcandığı gösterilmiştir. Bu gayretlerin boşa çıkması ve ailenin dayanma gücünün kalmaması durumunda hastanın aile dışına itilmesi söz konusu olabilmektedir.

Sayfa başı


RUHSAL HASTALIĞA YÖNELİK TUTUMLAR VE ŞİZOFRENİ
Şizofreni ve aile tutumu
Aile içi çatışmaların incinebilir bireylerde bir yıkıma yol açabileceği bildirilse de , şizofrenide aile araştırmaları geçtiğimiz yirmi yılda eski önemini yitirmiştir . Psikodinamik bir paradigmadan biyolojik bir paradigmaya geçiş bunun başlıca nedenidir . Çocukluktan ergenliğe , ergenlikten yetişkinliğe geçiş gibi önemli gelişimsel durakların kültürden kültüre anlam , önem ve doğasının değişebildiği hatırlandığında; kültürel etkileri içinde barındıran bir sistem olarak ailenin şizofreni patojenezindeki rolü ihmal edilemez . Şizofreni ya da şizofreniform bozukluk olarak teşhis edilen hastaların geniş ailenin bir parçası olduklarında, hastalıklarının daha erken evresinde görüldüklerini ve çekirdek ailede kalan hastalara göre daha az yıkım gösterdiklerini ortaya konulmuştur. Ayrıca , benlik "aileci" ya da "bireyci" yönelim arasında uzanan bir yelpazede şekillenmektedir. Aileci yönelimi olan bireyler kendilerini daha geniş , akraba temelli bir sosyal birimin bir parçası olarak görebilir ve ailenin refahını bireyinkinden önde tutabilirler . Öte yandan bireyci yönelimi olan kişiler aile bağlarını asgariye indirirken kişisel hedef ve eğilimlerini öne çıkarabilirler . Bu farklılık sosyosentrik ve egosentrik kişi tanımlarıyla kavramlaştırılmıştır.

Örneğin İrlanda kırsalında gerçekleştiren bir şizofreni çalışmasında, hasta kişilerin aile ortamından uzaklaştırıldıkları ve acımasızca reddedildikleri gösterilmiştir. Kabul edilemez biçimde sapkın olarak görülen kişi aile tarafından sürgün edilerek onun benliğiyle ötekiler arasına sınır çizilir. Bu eleştirel ve reddedici tutum ailenin kimliğini ayakta tutmaya yarar. Öte yanda Meksika-kökenli yakınlar şizofreniyi nervios kategorisinde değerlendirirler. Nervios hafif biçimlerinin neredeyse herkesi etkilediği yaygın bir durumdur. Böylece sorunu asgariye indirmek ve onunla özdeşleşmek mümkün olur, "yakınım da aşağı yukarı benim gibi" denilebilir. Nervios günlük gerginlikten şizofreni ve depresyon gibi hastalıklara kadar bir dizi durumu ifade eden geniş bir kategoridir. Terimin bu geniş kapsamlı kullanımı hastalıkların yükleyeceği lekeyi bertaraf eder. Nervios'un ciddi biçimleri , kişinin elinde olmadan ortaya çıktığı için, lanetlenmez. Aksine muzdarip kişinin sempati, destek ve özel tedaviye gereksindiği düşünülür. Peki ailenin duygusal ikliminin şizofreni gidişi üzerinde bir etkisi var mıdır? Expressed Emotion ( EE, Dışavurulan Duygu ) kavramı İngiltere'de sosyolog George Brown ve arkadaşları tarafından geliştirilmiştir . Bu kavram şizofreniden muzdarip kişiye yakın aile çevresinin gösterdiği tutum ve davranışlara işaret eder ve bir anlamda ailenin duygusal iklimini yansıtır . Pek çok faktör arasında eleştirellik , düşmanlık ve aşırı uğraşın şizofrenik hastalığın gidişindeki klinik nüksle yakından ilgili olduğu bulunmuştur . Yüksek oranda dışavurulan duygunun bulunduğu ev ortamında yaşayan kişiler ; bu üç EE faktöründe düşük skor alan diğer hastalara göre psikotik semptomatolojide daha fazla nüks göstermişlerdir. EE'nin uluslarası geçerliğini sınayan iki çalışma Meksika kökenli ve Hint hastalar üzerinde yapılmıştır . Her iki çalışma da aile ortamının şizofreni gidişi üzerinde önemli etkisi olduğunu göstermiştir . Bu çalışmalar ayrıca, şizofrenik hastalığı olan bireylerin ailelerinde, ailelerin düşmanlığı gösterme düzeyinde farklılık olduğunu ortaya koymuştur.

Sayfa başı


Üçüncü dünyada şizofreni gidişi neden daha iyi?
Üçüncü dünya ülkelerindeki şizofreni gidişinin daha iyi olması bunu açıklamak için pek çok varsayımı da beraberinde getirmektedir. Şizofreninin akut bir sorun olarak algılandığı ve diğer akut bozukluklardan iyileşenler gibi iyileşmelerinin beklendiği toplumlarda, kültürel mesajların olumlu bir işlev görebileceği yönünde düşünceler vardır . Aile ve cemaat , kişinin normal yaşantısına dönmesini ve özürlü rolünü reddetmesini pekiştiren mesajlar verirler . Bu görüş kronisitenin büyük ölçüde sosyal mesajların ve kişiler arası tepkilerin bir sonucu olduğunu , bu mesaj ve tepkilerle kişinin özdenetim duygusunu kazanabileceğini ya da yitirebilecegini öne sürer . Kişilerin uzun vadeli hasta rolüne hazırlanmaları için bazı ruh sağlığı programlarının yürürlüğe konması ya da endüstriyel toplumların, hastalara yeterli desteği vermeksizin onlardan çok şey beklemeleri gibi etkenlerin de şizofrenideki iyi gidişi engellediği düşünülmektedir .

Lin ve Kleinman (1988) toplumun örgütlenmesi ve bunlara karşılık gelen benlik ve kişilik kavramları açısından toplumlar arasında büyük farklar olduğunu yazmaktadırlar. Avrupa ve Amerika'da endüstrileşmiş şehir toplumları bireyci kişiliği ve egosentrik bir benlik duygusunu öne çıkarırlar. Bu görüş açısından birey merkeze yerleştirilirken, pek çok gelişmekte olan ülkede kişi toplumun bir parçası olarak görülür ve sosyosentriktir. Gelişmekte olan ülkelerde grup üyeliği kimliğin özünü oluşturur, böylece bireyler kendilerini, kendilerinin de üzerinde yer alan daha geniş aidiyetler dolayımında değerlendirirler. Batı bireyciliği farklılığa saygı duyar gibi gözükse de özünde rekabetçi bir tutumu beslemektedir ve bu anlayış içinde davranış,değer ve hayat izlekleri bakımından farklı olana pek az hoşgörü gösterilir. Modern Batı toplumlarının bu yoğun bireyciliğinin pek çok şizofren hastanın iyileşmesine olumsuz etkide bulunduğu düşünülmektedir. Kendine güvenme, rekabet ve bireysel başarıyı benlik saygısının ana kaynakları olarak gören bu anlayış, rekabette geri düşenlerin ya da başka bir deyişle 'tutunamayanlar'ın ümitsizliğini artırmaktadır. Rekabete giremeyen şizofren bireylere toplumsal statü ve benlik saygısının yaygın kaynaklarından uzaklaşmaktan başka bir yol kalmamakta, bu da onları toplumun kenarına itmektedir. Kimliğin grup üyeliğinden devşirildiği toplumlarda ise destekleyici bağlar süregen bir hastalıkla daha az bozulmakta ve daha az uyum sağlayan bireyler bile kendi kimlik, aidiyet ve önem duygularını koruyabilmektedir. Sosyal ve kültürel etkenlerin akıl hastalığının gidişine nasıl etki edebileceği konusunda birkaç önemli varsayım daha vardır . Şizofreninin nedeni ve seyri üzerine toplumun ve ruh sağlığı çalışanların paylaştığı görüş, hasta kişilere yaklaşımlarını doğrudan etkiler . Böylesi bir hastalığın benliğin değişmesi beklenmeyen asli bir parcası olduğunu düşünüldüğünde (örneğin ; "şizofrenisi olan hasta" ya karşılık "şizofren" ya da "benim şizofreni hastalığım var" yerine "ben şizofrenim" ) kronikleşme olasılığı daha fazladır . Öte yandan diğer anlayışlar (Örn : Kişi cinlenmiştir ve cinler kovulabilir) iyileşmeye yardımcı olabilir.

Gelişmekte olan ülkelerdeki geniş aileler akıl hastalığının şiddetini azaltan destekleyici bir ortam sağlayabilirler . "Geniş aile" toplumlar arasında tek bir tipte olmadığı gibi, ruhsal hastalığı olan kişilere de benzeri biçimlerde yardımcı olmaz . Ancak aile desteğinin hastalığın seyri üzerine etkisi önemlidir ve bu, psikososyal girişimler ve araştırma için kayda değer bir alandır . Hastalık ciddiyetinin çalışma ortamı ve ücret ekonomisine dahil olma düzeyiyle de ilgisi olabilir. Ruhsal hastalığı olan kişilere endüstrileşmemiş ülkelerde daha fazla emek üretme şansının verilmesi daha iyi gidişe yol açabilir. Böylesi toplumlarda bir düşünce bozukluğuyla kısmi yeti yitimine uğrayan kişiler, daha az beceri gerektiren işler bulabilir ve böylece toplumda anlamlı bir rol edinebilirler .Bu anlamlı rol, onların benlik saygılarını ve toplumla kurdukları bağı devam ettirir . Ayrıca tedavi ortamının özellikleri özgül tedaviler gibi sonuçları olumlu ya da olumsuz etkileyebilir . Hasta kişilerin rehabilite etme amacına yönelik psikososyal girişimler istemeden bağımlılığa yol açabilir . Uzun süreli hastanede kalışın şizofrenik hastalık süreciyle hastalığın kendisi kadar yıkıcı olabilen bir sosyal yıkıma yol açtığı gösterilmiştir . Artık ruh sağlığı programları, hasta kişiler kendilerine ve çevrelerine zarar vermeyecekse, toplum içinde tedavinin önemine vurgu yapmaktadırlar . Bu eleştiriler Batılı - olmayan toplumlar uyum ve rehabilitasyon süreçlerini yüreklendiriyor anlamına gelmese de, çağdaş endüstri toplumlarının bazı hasta kategorileriyle insanları kronisite ve maluliyeti artıran kısıtlamalara maruz bıraktığı açıktır .

Sayfa başı


RUH HASTALIĞINA YÖNELİK TUTUMLAR VE DEPRESYON
Kültür ve depresyon
Depresyonun bugünkü tıbbi kavramlaştırması onun duygulanımsal, bilişsel, davranışsal ve bedensel bulgularla seyreden bir psikiyatrik bozukluk olduğunu öngörmektedir. Hint-Avrupa dillerinde depresif yaşantıyı anlatan pek çok sözcük varken bazı Batı-dışı toplumlarda 'çökkünlük' sözcüğünün tam bir karşılığını bulmak zor olmaktadır. Çökkünlük sözcüğünü birebir karşılayan sözcüklerin olmayışı, söz konusu yaşantının da o toplum ve kültürlerde olmadığı anlamına gelmez. Değişiklik gösteren unsurlar, daha ziyade, depresyonun öznel deneyimi, davranışa yansımaları ve ona verilen toplumsal tepkilerdir. Sözgelimi Batılı olmayan toplumlarda depresyonun sıklıkla bedensel yakınmalarla seyrettiği ve özkıyım oranının Batılı dünyaya göre daha düşük olduğu bilinmektedir. Batı toplumlarında ise suçluluk duygusu depresyona daha sık eşlik etmekte ve bu da Yahudi-Hristiyan geleneğinin etkileriyle (örneğin her bebeğin doğuştan günahkar olarak doğduğu vb) izah edilmektedir . İran'ın Azerbaycan bölgesinde yapılan ve bugün klasik hale gelmiş bir çalışma, hüzün ve kederin o kültürde taşıdığı olumlu anlamı ve buna bağlı olarak depresif duygulanımın adanmışlık ve 'takva' olarak nitelenebileceğini ortaya koymuştur. Başka bir klasik çalışmada Kleinman, Çin'de yaygın olarak konulan nevrasteni tanısının, tanı ölçütleri depresyonla örtüşür gibi gözükse de, apayrı bir kategori olduğunu ve sıkıntının 'psikolojize' anlatım biçimlerinin yok sayıldığı ve ayıplandığı bir toplumda, bu rahatsızlığın sıkıntının özgül bir ifadesi olabileceğini tartışmıştır . Bazı depresyon türlerinin güçlü bir biyolojik bileşeni dahi olsa , kültürel etkenlerin patoplastik etkiyle biyolojik etkenlerin davranışsal dışavurumu değiştirebileceği düşünülmektedir. Biyokimyasal bir yoksunluk yaşayan insanların da bu durumu yorumlamaları, yaşantıyı bir davranışa dönüştürmeleri ve bu davranışa yönelik toplumsal tepkilere cevap vermeleri beklenir .

Sayfa başı


DEPRESYON: Farklı toplumlar, farklı yorumlar
Benliği ve duyguları tanımlama biçimi, duygusal sıkıntıların ifadesi üzerinde doğrudan etkilidir. İnsan benliği Batı toplumlarında özerk, ayrı ve biriciktir, oysa Batı dışı toplumlarda toplumla iç içe geçmiş, daha akışkan, çevreyle etkileşim halinde bir benlik söz konusudur. Bu durumda çökkünlük yaşantısı Batılı insanlarda daha çok kişinin içinde cereyan eden bir süreç olarak karşımıza çıkarken diğer toplumlarda bireyin yakın çevresini de içine alan bir süreç olabilir. İran'lı bir köylü 'kendimi çökkün hissediyorum' demez de kalbinin ağrıdığından yakınabilir, ya da çevresine karşı düşmanca tutumlar içine girebilir . Good ve Kleinman (1985), depresif hastalık ve disforinin kültürler boyunca yalnızca farklı yorumlanmadıklarını, fakat aynı zamanda çok farklı sosyal gerçeklikler olarak da inşa edildiklerini söylerler. Bu yönüyle araştırma aygıtlarının hızla yerel dile aktarılarak, kültürlerarası bir geçerlilikleri sorgulanmadan dolaşıma sokulmaları, yapay ve yanlış bilgiyi çoğaltmaktadır. Bir örnek vermek gerekirse Batı'da bir anlam ifade eden distimi tanısı , dünyanın kalan kısmının büyük bir bölümünde toplumsal sorunların tıbbileştirilmesini temsil edebilir. Ciddi ekonomik, politik ve sağlık sorunlarının yaygın umutsuzluk ve çaresizlik duyguları yarattığı; moral bozukluğu ve ümitsizliğin , süreğen yoksunluk ve sürekli kayıplara cevap olarak ortaya çıktığı, güçsüzlüğün bir bilişsel çarpıtma değil, baskıcı bir sosyal sistem içinde insanların yerlerinin tam olarak fark etmeleri olduğu; bu sorunların ahlaki, dini ve politik açıklamalarının yerli nüfus için tutarlı olduğu ancak psikiyatrik kategorilerin havada kaldığı bir coğrafyada , distimi tanısı ancak sosyal sorunları medikalize etmeye yarayacaktır . Depresif hastaların Batılı olmayan dünyada sıkıntılarını daha çok bedensel ifadelerle dışa vurduklarını belirtmiştik. Pek çok kültürde yardım arama davranışı bedensel yakınmalar etrafında şekillenmektedir. Batı psikiyatrisinin tanı ve tedavi tekniklerinin hiç esnetilmeksizin kullanılması, sıkıntı ifadesinde bedene vurgu yapan kültürlerde olası psikososyal çatışma alanlarını gözden kaçırmaya yol açabilir. Batılı biotıpta hastaların sıkıntılarının kaynağını psikolojik, kişiler arası ve sosyal alanda teşhis edebilmeleri ve bunu hekime ifade edebilmeleri beklenir . Somatik bulgular pek çok psikiyatrik bozukluğa eşlik edebilirse de , depresyonla yaygın olarak görülürler. Bazı yazarlar sıkıntıların dışavurumunda psikolojizasyonun yeğlenmesini, Batı psikiyatrisinin kendi insan anlayışından türeyen bir yaklaşım olduğunu ve somatik ya da psikolojik ifadelerden birinin diğerine üstün tutulamayacağını yazmaktadırlar. Psikolojizasyonu dil kategorilerinin ve toplumların evrim ve gelişmişliğiyle ilişkilendiren ve somatik dışavurumu yeğleyen kültürleri 'geri ve ilkel' olarak etiketleyen düşünce sistemi eleştirilmektedir.

Sayfa başı


Sonuç...
Ruhsal hastalıkların kültürel görünümlerine dair kuşatıcı bir bilgi, bu hastalıklara yönelik tutumların anlaşılması için zorunlu görünmektedir. Stigmatizasyonun sosyopsikolojik ve kültürel dinamikleri hakkında bilgi sahibi olmak, bunu değiştirme yönünde bir kararlılığın olmazsa olmaz koşuludur.

Sayfa başı


KAYNAKLAR

Desjarlais R , Eisenberg L , Good B , Kleinman A . World Mental Health . Problems and Priorities in Low -income countries . Oxford University Press, Oxford, 1995 . S . 39 - 44
Kara H, Sayar K, Saygılı S. Kültürel psikiyatri açısından depresyon kavramı. Klinik Psikofarmakoloji Bülteni 1997; 7 (1-4) : 59-63.
Kirmayer LJ. Cultural variations in response to psychiatric disorders and emotional distress. Soc Sci Med 1989; 29(3): 327-329.
Kleinman A, Good B. Culture and Depression. (In) Culture and Depression, Kleinman A and Good B (eds), University of California Press, Los Angeles,1985, p.491-506.
Kleinman A. Rethinking Psychiatry , Free Press, New York, 1988, p. 18-52.
Lin KM, Kleinman A . Psychopathology and the Clinical Course of Schizophrenia : a Cross-cultural Perspective. Schizophrenia Bulletin , 14 : 557-567, 1988.
Lin KM. Cultural Influences in the Diagnosis of Psychotic and Organic Disorders. (ın) Culture and Psychiatric Diagnosis. Mezzich JE, Kleinman A, Fabrega H, Parron DL (eds). American Psychiatric Press, Inc. Washington, 1996. pp : 49-62.
Littlewood R, Lipsedge M. Aliens and Alienists. 3rd edition. Routledge, London, 1997. pp.184-217.
Manson SM. Culture and DSM-IV: Implications for the diagnosis of mood and anxiety disorders. (In) Culture and Psychiatric Diagnosis , Mezzich JE, Kleinman A, Fabrega H, Parron DL (eds), American Psychiatric Press, Washington, 1996, p.95-113.
Marsella AJ, Sartorius N, Jablensky A, Fenton FR. Cross-cultural studies of depressive disorders : An overview. (In) Culture and Depression, Kleinman A and Good B (eds), University of California Press, Los Angeles,1985, p. 299-324.
Matsumi JT, Draguns JG . Culture and Psychopathology . (In) Cross - cultural Psychology Berry JW , Segal MH , Kağıtçıbaşı Ç (Eds). Vol.3, Ch.12., Allyn and Bacon , 1997 . pp.449-491.
Sayar K. Şizofreni ve Kültür. Türk Psikiyatri Dergisi 2000; 11(1) : 64-73.
Sayar K. Kültür ve Psikopatoloji. Klinik Psikofarmakoloji Bülteni 1998; 8(3) : 176-180.
Sayar K. Psikiyatri ve Kültür. İnsan yayınları, İstanbul, 2000, s.43-60, s.158-161.

Sayfa başı

Sayfa ziyaret sayısı: 1615

 
..