|
Doğunun Hikmeti
ile Batının Aklı Birleşmeli
Röportaj:
Senay Oğuztimur Infomag Ağustos 2002 Sayı:22
Teknolojinin her bilim alanına,
her disipline farklı yansımaları var. Biz, her defasında farklı
bir açıdan konunun derinliğini tartmaya çalışıyoruz. Bu ay;
Psikiyatr Kemal Sayar ile teknoloji-siber alan-insan ilişkisini
konuştuk. Prof. Dr. Kemal Sayar; Psikiyatri alanında öğretim
görevlisi. Aynı zamanda 13 kitabı yayınlanmış şair ve yazar.
Son ikisi 2002'de yayınlanan kitaplarının adları; "Kendine
İyi Bak" ve " Özgürlüğün Baş Dönmesi".
-
Teknolojinin hep hayatımızı kolaylaştıran yönlerinden bahsedilir.
Bunların yanında bazı mahsurları yok mu? Mesela; bilgi teknolojileri
hayatımızdaki mahremiyeti yok ediyor... Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Haklısınız, mahremiyet tamamen
yok oluyor. İnternet için; "insanlar hakkında özel dosyaların
biriktirildiği en büyük arşivdir" deniliyor. Birgün birisi
sizinle ilgili olarak bir araştırma yapmak isterse, o verilere
girerek sizin kim olduğunuzu pekala kolayca bulabiliyor. Michel
Foucoult'un Jeremy Bentram'dan örnekle getirdiği "Panoptikom"
diye bir sistem vardır. Yani bir yerde durup oradan herşeyi
görebilme. J. Bentham bunu 18.yy'da bir hapishane modeli olarak
öneriyor. İşte teknoloji de böyle birşey. Herşeyi şeffaf ve
görünebilir kılıyor. Öyle ki, biyolojide kullanılan bazı teknikler
insan olmanın ne olduğunu yeniden sorgulamamıza neden oluyor.
Genetikte etiğin önemi, atom ve nükleer bombaların kullanımı
tartışılıyor.
Teknolojinin nerede başlayıp
biteceği, yaşama ne kadar müdahale edeceğini belirleyen etik
kurallar olmalı. Çünkü; insan nerede duracağını takdir etmekte
yetersiz kalabiliyor. Teknoloji insanı çok güçsüzleştiren
ve doğal ritmini bozan birşey. Vücüdumuzun kendi ürettiği
adaptasyon mekanizmalarını felce uğratıyor. Modern yaşama
tecrübesi, insanın yaradılışına uygun yaşamı iptal ediyor,
yaşamla çatışıyor. Bu da pek çok sebebi ayırt edilemeyen psikolojik
hastalıklara ve bazı ilginç sendromlara neden oluyor. Bunlar
işgücü kaybına ve yaşam kalitesi sorununa neden oluyor. Bu
durum, bizi sadece moral alanda zorlamakla kalmıyor bedensel
olarak da zorluyor. Kalp krizinin yaşı günden güne düşüyor,
kanser giderek yaygınlaşıyor. Mesela kronik yorgunluk... İnsanlar,
alışık olmadıkları yaşama biçimleri yüzünden sabahtan akşama
kadar kendilerini yorgun hissediyorlar. Tüm bunlar tabiatla
hemahenk olmayan, çatışma halinde olan modern yaşam biçiminin
bize hediye ettiği şeyler.
- Michael Foucoult'tan
alıntıyla; "İnsan teknolojiyi kendisi için geliştiriyor ama
son kertede yine teknolojinin esiri oluyor." Biraz önce bahsi
geçen düşüncenin ürünü bu yaklaşım. Bu çıkmaz nasıl aşılacak?
Paul Feyerabend; "Yönteme Hayır"
kitabının Türkçe önsözünde "Maalesef bugün kimin ekonomisi
daha güçlü ise ve kimin daha çok silahı varsa dünyada onun
bilimi muteberdir" diyor. Dolaşımda olan bilim de güçlülerin
bilimi. Onların argümanları bilim dünyasına yansıyor ve bugün
bilimi gelişmiş ülkeler tayin ediyor. Dolayısıyla batılı olmayanların
biliminin birşey söylemesi ancak daha adil bir dünyanın kurulmasıyla
mümkün. Bu da kâr eksenli olmayan, parayı, ekonomiyi birinci
değer olarak görmeyen yaklaşımlarla oluşabilir.
- Bugünün teknolojisinin
altında yatan dinamikleri anlarken/çözümlerken doğunun ve
batının zihniyet farklılıklarını ortaya koymak gerekiyor.
"Doğu" doğayla barışık "Batı" ise çatışarak yaşıyor. Günümüzde
batının teknolojisi hakim olduğuna göre, yaşamlarımız da batının
bu bakışıyla mı şekilleniyor?
Haklısınız, batının doğa ile
ilişkisinin çatışmacı bir temel üzerine kurulu olduğunu görüyoruz.
Batı, doğaya hükmetmek ve doğayı ehlileştirerek zararsız bir
nesneye dönüştürmek istiyor. Doğuda ise doğayla uyum içinde
yaşanılır. Doğa, insanın antitezi değil, insanla çatışma içinde
olması da mümkün değil. Doğuda dış dünya ve insan daha uyumlu
varlıklar. Birbirlerini yok edecek unsurlar değil. Batının
çatışmacı mantığı kendini hayatın birçok alanında gösteriyor.
Kapitalizme baktığınızda rekabeti, kârı arttırma ihtirasını,
gerekirse ezerek, yok ederek önlere çıkma arayışını, görüyorsunuz.
Bu da çatışma düşüncesinin mihver alındığını gösteriyor.
Gündelik yaşamımızın basitleştirilmiş
bir başarı kavramı üzerine kurgulandığını görüyorsunuz. Topluma
değer ve fayda katması, ekonomik, ahlaki, sosyal getirisinin
olması gibi bir arayış içine girilmiyor. Tamamen eğlence sektörüne
yönelik bir başarı ifadesi yansıyor. Üstelik bu, amaca ulaşmak
için her türlü aracı meşrulaştıran bir dönüşümle beraber geliyor.
Buna dikkat etmek lazım.
- Batı için sanayinin,
doğu için tarımın baskın olduğu bir kültürü, yaşam biçimini,
tavrı, coğrafyayı ifade etsek nasıl olur? Yani daha açık bir
ifadeyle , "doğu" neresi, "batı" neresi?
Rudyard Kipling'in bir şiiri
var; "Doğu doğudur, batı da batı. Bu ikisi asla birbiriyle
birleşmez." Doğu ve batı hayali coğrafyalar aslında. Bizim
kafamızda olan şeyler. Böyle bir ayrım yapmaktan çok batı
ve batı olmayan diye ayırmak belki daha doğru. Batı daha çok;
hristiyanlığın ve yahudiliğin şekillendirdiği, bilimci, usçu,
modernist, üçüncü dünya ülkelerini istismara mahal veren,
geniş bir zihniyet kümesine işaret ediyor. Bunun mukabilinde
batılı olmayanları; batı tarafından istismar edilen, sömürülen,
mağlup edilen, kolonyal özne olarak değerlendirebiliriz. Doğuda
da farklı batılar, batıda da doğular var. Bunun bazı istisnaları
var tabii: İran ve Türkiye gibi...
Batıyı sadece çalışkan ve ruhtan
uzak bir bir yapıda değerlendirmek yanlış olur. Batının kendi
eleştirisini yapabilen bir meziyeti var. Doğunun da bir hikmet
geleneği var. Yüzyıllardan beri gelen, insanların yaşayışına
katılan, aile ilişkilerini biçimleyen, daha rafine ve yumuşak
br gelenek var. Bütün doğulular tembeldir bütün batılılar
taş kalplidir gibi genelleme yapmak doğru olmaz Arada geçişmeler,
katışmalar var.
- Doğu ile batı arasında
nasıl bir barış oluşacak, ikisi nasıl birbirini besleyecek
?
Özü itibariyle Weber'e göre
kapitalizmin ruhunda protestan ahlakı yatıyor. Bu eleştirilse
de haklılığını devam etttiriyor. Doğu fazlasını istememiş,
ihtiraslı olmamış, elinde olanla yetinmiş, şeyleri bölmeye
saymaya eğilimli olmamış.Gündelik hayata dönüştürülen bilgi
daha önemli olmuş. Ve tabii ki "iç bilgi"... Kişinin ruhsal
dünyasında dönüşümler yaratabilecek olan bilgi. Dolayısıyla
haddinden fazla üretime çok fazla değer vermemiş. Bu da kapitalizmi
kamçılamamış. Doğunun hikmetiyle batının aklının biraraya
gelmesi lazım. Akıl ile kalbin evliliği gerekiyor. Batının
ruhtan arınmış, metafizik öğretileri yaşamından kovmuş, insan
merkezli düşüncesine, doğunun biraz daha ruhani öğretilerinin
yedirilmesi lazım.
- Batı toplumlarında herkes
bir işi iyi yapmak zorunda, yapmazsa sistemin dışında kalıyor...
Bunun altında ontolojik güvensizlik olduğu söyleniyor. Bu
konuda ne diyorsunuz?
Batıda insanın değerini biçen,
onun ürettiği şey. İnsanlar toplumsal hayatta yararlılığı
olmayan şeyler üretmezse, ürettikleri şey paraya tahvil edilemezse,
bu insanların bir şekilde toplum için fuzuli insanlar olduklarına
kanaat getiriliyor. Bu değer batı toplumlarında önemseniyor.
Batı toplumunda bugün yaşlıların çok fazla toplum dışına itildikleri
görülüyor. Bizim toplumumuzda öyle değil. Oysa bizim toplumumuzda
onlar hala fikirlerinden yararlanılan, yaşanmışlıklarından
itibar edilen tecrübenin çok değerli olduğuna inanılan insanlar.
- Bu açıdan bakıcak olursak;
"insanlar sadece ekonomik olararak sağladıkları girdilere
göre değerlendiriliyorlar" diyebilir miyiz?
Evet. Daha fazla ekonomik fayda
getirmek üzerine kurulu bir yaşam mevcut. Merkeze alınan şey,
ekonomik fayda. Bütün diğer kavramlar gözardı ediliyor.
Richard Sennett adındaki İngiliz
bir sosyolog; bir ailedeki iki bireyi karşılaştırıyor. Babası
Afrikadan ABD'ye gelmiş tuvalet temizleyicisi ve onun bilgisayar
mühendisi oğlunu inceliyor. Bilgisayar Mühendisi oğlu çok
daha yüksek pozisyonlara gelmesine rağmen babasının yakaladığı
iç dinginliği yakalayamıyor. Çünkü babası hayatta hedeflerini,
amacını, neye hizmet ettiğini daha iyi oturtmuş birisi. Oğlu,
iki dünya arasında kalmış, daha fazla ekonomik değer üretmek
zorunda, bu sistem içinde ekonomik değer üretmezse hiçbir
değeri yok. Bunun verdiği değersizlik duygularıyla başetmek
zorunda. Babası aslında ondan çok daha bilge, huzurlu bir
adam. Göreceli az çalışkan bir adam. Sofistike ve karışık
bir iş yapmıyor sadece tuvalet temizliyor ancak kendi değerini
ürettiği ekonomik değerle sınırlı tutmuyor. Çocuklar yetiştirmiş,
onlara daha rahat standartlar sağlamış, bu durum da ona yeterince
iç huzur veriyor.
- Günümüz insanları birbirlerini
tüketim güç ve alışkanlıklarına göre değerlendiriyor. Bu durumda
tüketimlerinin insanları "tanımladığı" gibi bir yanılsama
çıkıyor, bu bağlamda kullanılan araçlardan birisi de markalar.
Marka kültürünün insanın benliği üzerindeki etkilerini açıklayabilir
misiniz?
Tüketim kültürünün belli kodları
yürürlüğe sokarak kendini hakim kıldığı bir gerçek. Bugün
belli markalara sahip olmakla insanların çok daha mutlu olmaları
sağlanıyor. Belli markaları sahip olursanız diğer insanlardan
daha mutlu olacağınız yanılsaması yapılıyor. Reklamcılık sektörü
tamamen bu marka yaratma psikolojisinden besleniyor. Bu konuda
Philip Cushman'nın bir saptaması var, ben de doğru buluyorum.
Bu tür marka yaratma ihtiyacının ancak boş benliklerin çoğaldığı
ortamlarda geçerli olabileceğini söylüyor. Yani, insan kendi
içsel tutarlılığını, insan olarak ayırt edici vasıflarını,
bu dünya üzerinde işgal etttiği yeri, biricikliğini dışardan
aldığı bazı şeylerle sağlayamaya yönelecektir. Kafamla, beynimle,
inançlarımla, ideallerimle, ülkülerimle kendimi bu dünya üzerinde
anlamlı bir varlık kılamıyorsam; giyindiğim jeanin markasıyla,
kullandığım arabanın markasıyla kendimi daha farklı kılmaya
çalışacağım. İnsanın biricikliğini hissetmesi aslında çok
temel bir psikolojik ihtiyaçtır. İşte reklam endüstrisi diyor
ki; "şu marka diş macununu kullanırsa sen çok farklı olacaksın".
- Aslında bu çok temel
bir psikolojik dinamiğin istismarı değil mi?Reklamcıda bu
psikolojik bilgi var ve bunu kullanıyor, insanları kandırıyor.
Bunu reklamcılıktan olan insanlar
da söylüyor. Reklamcılık kapitalizmin sac ayaklarından birisi,
olmazsa olmaz bir sektör. Dolayısıyla; marka yaratma kültürü,
tüketim kültürünün çok temel dinamiklerinden birisi. Ama insanlar
sahip olmayı değil de, olmayı öncelerlerse kendilerini insan
olarak oluşturan değerlere daha dikkat kesilirlerse, herhalde
markaları kendi kişiliklerinin tamamlayıcı unsuru olarak değerlendirmeyeceklerdir.
Burada insanlığın temel meselesi bir sahicilik, Heideger'in
tabiriyle bir otantisite meselesi . Kendini şekillendiren
asli unsurlara dönebilmek, orayı dinleyebilmek... Statülerinden
rütbelerinden sıyrılmış bir insan olarak beni ben yapan şey
nedir? Varoluşçu düşüncenin temel felsefelerinden birisi,
"insanının bu dünyaya fırlatılmış olmasıdır. İnsan bu dünyada
kendini evinde hissedemez ve hep ölüme dair bir kaygıyla yaşar."
Çoğumuz ölümü dikkate almayarak hatta inkar ederek yaşıyoruz.
Batı medeniyeti de bunun inkarı üzerine kuruludur. Pek cok
yazar bunu dile getirmiştir. İnsanın sınırlılığını, bu dünyadaki
yaşantısının sonluluğunu kabullendiğimiz yani ölümle barıştığımız
zaman, onun iç dünyamızda anlamlı bir yerlere koyduğumuz zaman,
kendi var oluşumuzu biraz daha iyi anlamlandırabileceğiz.
Hayatına anlam katan insanın
da kendini iyi hissetmek için ne tüketim kültürüne ne de markalara
ihtiyacı olacaktır. Burada temel mesele boş benlikler meselesi.
Boş benlik kendinin farkında olamayan, yaşamına anlam katamayan,
anlama arayışına soyunmamış benliktir. Tüketim kültürü, insanın
tüketerek var olabileceğini söylüyor. Bunun karşısına çıkacak
şey, sadece insanın var oluşunu hatırlatan, niye bu dünyada
olduğu sorusuna yanıt arayan, insana anlam arayan yaklaşımlardır.
-Teknolojinin farklı toplumlarda
farklı yansımaları yok mu?
Teknolojiyi bir bütün olarak
görmemek gerekir. Çok farklı kültürler ve kişilerce metabolize
edilebilir. Kevin Robbins Kimlik Mekanları adlı çalışmasında
diyor ki; Meksika ile Amerikalı bir aile Dallas dizisini izlerken
aynı mesajları almıyor. Dolayısıyla teknolojiyi 3. dünyanın
pasif bir izleyici olduğu, kendi kültürel değerlerini hiç
ortaya koymadığı basit bir alıcılık işlevi olarak algılamamak
lazım. Aslında her millet ruhunu teknolojiye bir şekilde katıyor.
Mesela telefon sohbete eğilimli toplumlarda yakınlaşma aracı
olabiliyor. İnternet de aynı şekilde... Teknolojiyi sadece
insanları tahakküm altına alan bir kötü kuvvet olarak değerlendirmemek
gerekir. Belli ahlaki ve insani sınırları olduğunda insanların
hayatını kolaylaştıran birşeydir. Tıp alanındaki gelişmeler
hastalıkların teşhis ve tedavisinde çok fayda sağlıyor. Kimi
insanlar, "teknolojiyi ya alırsınız ya almazsınız, teknolojinin
belli milletlerin kıvamına gelmesi olanaksızdır" diyorlar.
Ben melezleşen dünyada bu tür taraf tutmalara yer kalmadığını
düşünüyorum. Küreselleşmede; o rüzgarı alıyor, metabolize
ediyor ve kendimce yeni birşey üretiyorum. Tüm dünyada küreselleşemenin
tezahürleri aynı değil, her ne kadar şu anda özne Amerika
olsa da. İktisadi küreselleşemeyi çok ön planda tuttuğumuz
için kültürel küreselleşmeyi göremiyoruz. 1997 yılında Mevlana
bütün Amerika Kıtası'nda en çok okunan şairlerden birisi oluyor.
Bu etkileşimler, diğer kültürleri tanımayı da sağlıyor.
- Siber iletişim kişiliğimiz,
benliğimiz ve insan olmaklığımızla ilgili ne gibi imkanlar
sunuyor?
Sosyal imkanları genişletiyor.
Zapatistalar, Meksika ordusunda ayaklandıklarında internet
olmasaydı Meksika ordusunun kendilerini ezme yok etme girişimlerinden
dünyanın kesinlikle haberi olmayacaktı. Bu önemli birşey.
Dünyanın bir yerinde haklı bir hareketi temsil eden bir grup
insanın, internet teknolojisiyle sesini başka biryerlerde
duyurabilmesi sosyal olarak çok arzu edilen birşey.
Televizyonu ve interneti bir
tür yeni kamusallık olarak görüyorum. Önceden erkekler kahvehanelerde,
kadınlar çeşme başında buluşur, fikir alışverişi yaparlardı.
Sonra insanların birbiriyle buluştuğu yer, agora kayboldu.
Richard Senett buna "kamusal insanın çöküşü" diyor. İnsanlar
yalnızlaşmaya başladılar, atomize oldular, mahalleler kayboldu.
Birçoğumuz apartmandaki komşularımızı tanımadığımızdan yakınıyoruz.
Biraraya gelinerek üretim yapma imkanı yok oluyor. İnternet
ve televizyon bize bu imkanı sağlıyor. Artık ortak programları
seyrediyoruz. Öte yandan gündelik hayatta çok sıkılgan içe
dönük, kapalı pekçok insan başkalarıyla iletişim kurabiliyor.
Çok farklı iletişim gruplarında insanlar birbirleriyle görüşlerini
paylaşabiliyor. Bizi buluşturan, görünmez sicimlerle birbirimize
bağlayan bir bağ gibi...
- Ama bu sözünü ettiğiniz,
yapay bir bağ değil mi? Problemleri olan insan sanal dünyadan
gerçeğe döndüğü zaman yine iletişim problemi çeken yalnız
insan! Bunu bir yarar olarak görebilir miyiz?
Hayır, yarar sağlamıyor. Sadece
mevcut bir ihtiyaca suni bir çözüm sunuyor. Kamusallaşma,
insanlara açılma, derdini dökme, paylaşma, konuşma hepimizin
içinde saklı ihtiyaçlar. Hepimiz insan olarak bir diğer insanla
anlam sahibiyiz, başkası varsa ben yeryüzünde bir anlam ifade
ediyorum.
- Ama ifade edilen insan
yok, hayal dünyası bu ve hayal dünyasında insanın bir tür
kendini uyuşturması, kısacası; narkoz değil mi?
Evet, narkoz. Yanlış bir ihityaç
giderme biçimi.
- Bir yazınızda "Siber
alanın ortaya çıkışıyla birlikte toprak fetih alanı olmaktan
çıkıyor. İmgelem/tahayyül bir fetih alanı haline gelmekte."
diyosunuz. Örneğin e-ticaret denilen konunun aslında çok abartılığı
şimdilerde görülüyor. Acaba toprak bir zaman sonra yine eski
önemini kazanacak mı?
İmge dünyasını belirlerken hala
internetin, sanal alemin çok önemli bir faktör olduğunu göz
ardı etmememiz lazım. Bugün pekçok insan pek çok bilgiye internetteki
arama motorlarından ulaşıyor. Bunu yaparken pek çok reklama,
propagandaya maruz kalıyor. Dolayısıyla bunları bir otoyoldan
geçerken göreceğiniz reklamla karşılaştırırsanız, toprağa
yerleşik şeyden daha güçlü bir yayılma imkanı sağladığını
teslim etmemiz gerekir.
E-ticaret konusu biraz farklı
bir konu: İleride patlama yapabilir çünkü şu an görülen hukuki
sorunlar, emniyet ve güvenlik sorunları çözülecektir. İnternet
bize konuşmanın yapısını değiştirerek insanlıkla ilgili ciddi
bir dönüşüm yaratıyor. Sözle iletişimin yerini klavyedeki
tuşlar alıyor.
- Bu sözünü ettiğiniz
iletişim biçimini yaşayanlar, problemli insanlar haline mi
geliyor?
Sadece interneti dost edinme
aracı olarak kullananlarda ciddi sorunlar var zaten. Ama çok
da fazla indirgemeci biçimde konuya yaklaşmak istemem. Yapılan
çalışmalar, internet kullanıcısı olduktan sonra 2-3 sene (makul
bir süre) bu arayışları olan insanlara normal gözle bakıyorlar
ama 5-10 sene sadece internet üzerinden insanlarla iletişim
kuran insanların sorunları olduğunu kabul ediliyor. İnternet
bilincimizi değiştiren birşey. Rüyayı gündelik hayatımıza
getireip boca eden birşey. Jean Bauldilard'ın bir yazısında;
"bir zaman gelecek -zamanımızı kast ederek- bilimkurgu ile
gerçeğin farkı kalmayacak" diyor. Artık bilimkurgu gerçek
oldu, zamanın kendisi bir bilimkurgu... Herşeyin kendisi bilimkurgu...
Bence de öyle bir zamanda yaşıyor gibiyiz.
|