|
Turuncu Kadın
Dergisi-Söyleşi
Mart
2005
Modern şehirler, tabiatın
nüfuz etmesine izin verilmeyen steril kavanozlardır diyorsunuz.
Kitabınızda belirtiyorsunuz ki; Jung çağımızın genel nevrozu'nu
tanımlarken kollektif bir 'ruh yitimi'nden bahseder. Jung'a
göre bir uygarlık ne kadar seküler, maddeci ve saplantılı
bir biçimde dışarıya dönük olursa, insanların mutluluğu da
o ölçüde tehdit altında olacak, anlamsızlık ve amaçsızlık
duygusu insanların hayatını o denli sarıp sarmalayacaktır.
Şuan şehrin insanları kaçınılmaz olarak bu amaçsızlığın ortasında
olduğu için mi mutsuz? Şehrin insanı ne âlemde?
Yön duygusu ve hayatımızı tutarlı bir biçimde yaşadığımız
hissi en temel ihtiyaçlar arasındadır. Şehrin insanı kendisini
güvende hissetmiyor. Tılsımı bozulmuş, kutsaldan kopmuş bir
dünyada, bilimciliği ve ilerleme mitini mihver alan anlatılar,
insanların iç yaralarına merhem olmuyor. Modern şehrin sokakları
mabetlere değil bankalara açılıyor. Orada durup düşünmeye,
aylaklığa yer yok. Modern şehrin insanı uzun saatler çalışmaya
programlı. Vakit nakit. Hıza ayarlı kültür 'eşyadan yana zengin,
vakitten yana fakir' yeni yoksullar üretiyor. Yollar şehri
beslemiyor, şehir yolları dolduran taşıtlarla şişiyor. Her
şey bir koşuşturmacaya hizmet ediyor. Şehirde insanları buluşturan,
birbirleriyle konuşup halleşebilecekleri ortak mekanlar giderek
azalıyor. Koca koca alışveriş merkezleri, asla içine giremediğiniz
dev bürokrasi, insanların son ilticagâhı haline gelen ve giderek
yabancılara kapılarını kapatan evler derken toplum içine çıkmak
giderek yolda araba sürmekle eş anlamlı hale geliyor. Günümüzün
dünyasında din ve geleneksel ahlak gibi anlam sağlayıcılar
bir çözünmeye uğradığı için, bir anlam kaynağı olarak tüketicilik
öne çıkıyor. Tükettiğimiz kadar var olduğumuzu söyleyen bir
dünyada yarışmacılık ve rekabet, diğerkâmlığı, başkasını gönülden
dinlemeyi önlüyor. Şehrin insanı ilişki arıyor ama bulamıyor,
iç huzuru arıyor ama sıkışmışlık duygusuna yenik düşüyor.
İstanbul gibi göç hareketlerinin yoğun olduğu bir şehirde;
şehrin basıncı kenar mahallelerde, refahtan yeterince pay
alamayan yoksul semtlerinde birikiyor. Toplumsal eşitsizliğin
'kör gözüm parmağına' tarzında gözünün içine sokulduğunu gören
metropol insanı giderek daha öfkeli, tahammülsüz ve nevrotik
bir yapıya bürünüyor. Modern şehrin üzerinde melekler dolaşmıyor.
Hüzün Hastalığı nedir?
Hüzün çok insani, çok yaşanılası bir duygu, şairin deyişiyle
'hüzün ki en çok yakışandır bize'. Kadim medeniyetlerde hüzün
her zaman insanı tekamül ettiren onu olgunlaştıran bir tecrübe
olarak görülmüş. Hüzün bize hayatın geçiciliğini, dünyanın
sonluluğunu hatırlatır. Hüzünle birlikte içimize döner, ruhumuzun
dar sokaklarını arşınlarız. O yüzden klasik şiir 'aşk derdiyle
hoşem/ el çek ilacımdan tabib' diyebilecek kadar cüretkardır.
Modern psikiyatride bazı başat yaklaşımlar hüznü hayatlarımızdan
kovmayı teklif ediyor. Bize rahatlık üzerine kurulu, acıdan
ve hüzünden yalıtılmış bir hayat vaat ediyorlar. 'Bir ilaç
al ve hayatın dertlerini unut' diyorlar adeta. Bu vaat edilmiş
topraklarda insan yaşantılarından bir şey öğrenemiyor. Halbuki
hüznümüz bizim öğretmenimiz olabilir. Bizi eşsiz duyarlıklara,
içimizin hiç el değmemiş köşelerine götürebilir. İçsel yolculuklarımızda
bir kutup yıldızı gibi yön gösterebilir. Hüzün asla bir hastalık
değildir, o bir sezgi ve duyarlık halidir. Hüznümüzü hastalığa
çevirmeye yeltenenlere, karşı çıkmamız gerekiyor. Hüznün tıbbın
hükümranlık alanına sokulması özellikle antidepresan ilaçlar
geliştirildikten sonra yaygın olarak karşılaştığımız bir durum.
Psikiyatri bilimi adeta hayattan tüm ıstırabı, hüznü, kederi
kovmak istermişçesine duygu dünyamızı ince dilimlere ayırarak
onları hastalık hanesine yazıyor. Bir bakıyorsunuz, klinik
depresyon düzeyine erişmeyen mutsuzluk duyguları minör (küçük)
depresyon vb. isimlerle etiketlendirilmiş. Oysa hüzün insan
hayatının olmazsa olmaz bir parçası. Kadim dinî geleneklerde
hüzne olumlu bir anlam atfedilmesi, onun insanı zenginleştiren
bir tecrübe olarak sayılması modern zamanlarla birlikte terk
ediliyor. Modern zamanlar hayatımızdan hüznü, acıyı ve ağrıyı
uzaklaştırmak istiyor. Tabiî ölümü de. Istıraba tahammül Budizm'den
İslam'a dek pek çok gelenekte kişinin ruhsal gelişimi için
hayatî önemi haiz bir meziyet olarak görülürken günümüz toplumunda
böylesi bir durum ancak marazî olarak görülebilir. Hüzün bütün
kadim geleneklerde bize kendi sonluluğumuzu, ölümlülüğümüzü
hatırlattığı için değerlidir. Bu dünyanın gelip geçici bir
yer olduğu fikri, dünyayı bir türlü yurt edinemeyen ruhlarda
hüzne yol açar. Gurbette, sürgünde olan ruhların hüznüdür
bu.
Psikiyatrinin, insan gelişiminin modern süreçlerle akamete
uğratılmasını önlemek konusunda önereceği bir formül var mıdır?
Bizatihi psikiyatri kimileyin 'tedavi etmeye çalıştığı illetin
ta kendisi' olabiliyor. Modern psikiyatri ve psikoloji de
modern süreçlerin bir ürünüdür. Bireyin ön plana çıkması,
benliğin anlam sağlayıcı bir değer üssü haline gelmesi bu
bilimlerin tarih sahnesine çıkmasını sağlamıştır. Geçmiş yüzyıllarda
ruhsal sorunlar büyük ölçüde aile, arkadaş ortamı ve dini
yapı içinde ele alınıyordu. Sorunlu davranışlar kişinin içinde
yaşadığı topluma ve ülkülerine yabancılaşması olarak tanımlanıyordu.
Artık terapi kültürü içindeyiz : Modernitenin yükselişiyle
birlikte benliği diğerlerinden ayırt eden şeye ('ben' kimliği),
insanları birbirine bağlayan şeyden ('biz' kimliği) daha fazla
önem verilmiştir. Kimi yazarların 'terapi kültürü' kimilerinin
de 'terapinin zaferi' olarak isimlendirdiği bu süreç; bize
'gerçek benlik'lerimize yakınlaşmamızı, içimizdeki beni keşfedip
geliştirmemizi telkin eder. Modern çağ; önemli, çoğu zaman
keşfedilmemiş zenginlikler içeren bir içsel benlik fikri geliştirmiştir.
Bu potansiyeller keşfedilmeli, üzerinde çalışılmalı ve ifade
edilmelidir. Bu içsel potansiyelleri harekete geçirmek kişinin
kendi hayatını gerçekleştirmesi için olmazsa olmazdır. Bu
benlik kendi kendini doğurmak ister gibidir. Zamanımızın narsisistik
kişiliği yaratıcılığın en üst noktası olarak kendi benliğini
yaratmayı görür. Psikiyatrinin değilse bile bir bilge edebiyatçının
formülünü verebilirim. Soljenitsin şöyle yazıyor : "Bir kişilik,
benlikten daha yüksek değerlere yönelmemişse, kaçınılmaz olarak
yozlaşma ve çürüme baş gösterir." Yazar göre 'Ele geçirerek
değil, ancak ele geçirmeyi reddederek gerçek manevi doyuma
ulaşabiliriz.' Yine de terapi odası pek çok kişinin en ciddi
biçimde işitilip hissedildikleri yerdir. Psikiyatri ve psikoloji
bize varoluşun dikey boyutuyla ilgili bir bilgi vermez. O
yüzden de transpersonel psikoloji ve varoluşçu psikoloji dışındaki
akımlar anlam sorunuyla yeterince uğraşmıyorlar. Bu ciddi
bir eksiklik.
Mutluluğa anlık bir his ve duygusal yoğunluktan çıkarıp,
hayata yayılmış bir huzur açısından bakıldığında, insanın
özünden uzaklaştığı süreç sonucunda mutsuz oluyorsa insan
özüne döndüğü süreçleri başlatırsa mı mutlu olur?
Ve dahi bunu başarmak mümkün müdür? İnsanın özüne yönelmesi
dediğimiz zaman, farklı kültür ve dünya tasavvurlarında farklı
biçimlerde anlaşılabilecek bir sürece atıfta bulunmuş oluyoruz.
Defli kâhinlerinin en önemli düsturu 'kendini bil' idi. Bütün
geleneksel öğretilerde insanın kendini bilmesinin üzerinde
önemle durulur. Kendini bilmek insanın ruhunu feda ederek
egosunu bayraklaştırması anlamına gelmez. Kendini bilmek insan
olarak yeryüzündeki sınırlı varoluşunu bilmek ve insanı yücelten,
onu soylu ruhlar katına yükselten yönelişleri bilmek demektir.
İnsan olarak ödevlerini hatırlamak demektir. Bugün Batı medeniyeti
benliklerin yükselişine tanıklık ediyor. Oysa Doğu irfanı
yüceliği ahenkte, diğerkamlıkta, özgecilikte buluyor. Hem
ortak macerayı yaşayan insanlar olarak birbirimizin, hem de
Tanrının sözlerini işitme kıtlığı yaşadığımız bir zamanda
huzur, pek uzak bir hedef olarak görünüyor. Huzur ruhun yükselişindedir,
egonun değil. Ruhun yükselişi de adanışla, hemhal oluşla,
benliğin yularını yüce ülkülere bağlamakla gerçekleşebilir
ancak. Dertlerle dolu bir dünyada, başkasının derdini hafifletmeye
çalışan insanlar soylu ruhlardır. Öz, kadim bilgeliğe göre
insanın içinde saklı bir biçimde duran aşkınlıktır. İnsan
yüce bir varoluşa tutunarak, aşk ve muhabbet gemisiyle ötelere
yelken açabilir, Mevlana'nın diliyle söylersek, ancak aşk,
aklın durduğu yerden ilerisine gidebilir. Modern psikiyatri
ve psikolojinin eksik bıraktığı yer tam da burasıdır. Orada
insan geçmişin şer kuvvetlerinin aciz bir kurbanı olarak resmedilir.
Çocukluğun bilinçaltına nakşolunan yoksunluk ve örselenmeleri,
bu görüşe kalırsa, ileriki hayatımızın güzergahını çizmektedir.
Oysa insan bir amildir, eyleyen bir varlıktır. İradesini kullanabilir.
O irade onu melekler katına taşıyabilir. Kendi özüne dönmek
bir cehd, bir çaba, bir arınış gerektirir. Mutluluk uçucu
ve basit bir şeydir: aş, iş, eş insanları mutlu kılmaya yeter.
Huzur ise oluş çabasıyla varılacak bir sahildir. O, ömrün
hitama ereceği saatlerde insanın geriye bakarak, 'iyi ki yaşamışım'
diyebilmesidir.
Sufi mesellerini psikoterapinin mihveri yapan, Mesnevi
hikayelerini tedavide metafor olarak kullanan yöntemler yine
Batı dünyasında karşımıza çıkıyor diyorsunuz. Psikoloji kürsülerinde
Mevlana'nın özgün psikoloji modellerini inceleyen tezler neden
yapılmasın diye soruyorsunuz? Çok geniş açılımlı bir soru
olduğunun farkındayız ama sufi psikolojisinden biraz bahseder
misiniz? Yapılsa sizce ne tür neticeler verir?
Tasavvuf kapsamlı bir insan gelişimi modeli sunuyor. İnsanın
olgunlaşması ve nevrotik çatışmalarından kurtulması için bir
yol haritası seriyor önümüze. Üstelik varoluşun 'dikey' boyutunu
da hesap ederek, insanı 'ego adacığında bir Robinson' olarak
görmeden, aşkınlığa aralanan pencereyle yapıyor bunu. Mevlana
insanı çok derin, çok incelikli bir zenginleşme tecrübesine
çağırıyor. Burada amaç 'Ben! Ben!' diye nida ederek çarşı
pazar tanınma ve onaylanma ihtiyacı içinde dolaşan 'ego mahkumları'
yaratmak değildir, amaç, egonun çitlerini aşarak ruhun alanına
girmek, ruhu arıtmaktır. Bu da ancak yok oluşla, verişle,
vazgeçişle başarılabilir. Hiç olmakla ve hiç olduğunun sırrına
vakıf olmakla. Nefsin katmanları arasında yapılan yolculuk
insanı sadece geçmişin tortu ve yanılsamalarından kurtarmakla
kalmaz, ona aynı zamanda bu dünyada bir yer ve yön de biçer.
O yer Mutlak İrade karşısında kişinin kendi aczini fark etmesi
ve o yön, Mutlak Güzellik'e yüzünü dönmektir. Nefsi yok etme,
onu silme pratiği pek çok kadim Doğu geleneğinde de vardır.
Ama sufilik, onlardan farklı olarak, bu dünyayı değiştirme
ödevine de talip olmak demektir. İnsanlar kendi nefislerinde
olanı dönüştürdükçe dünya dönüşür. Peşte'de güller arasında
dinlenen akıncı derviş Gül Baba'dan Kuzey Afrika'nın Sünusîlerine
kadar, dervişler hayattan el etek çekmemişler, hayatın harcının
karılırken hep orada olmuşlardır. Sufi psikolojisi diye ayrı
bir akım ortaya konabilir mi? Sanmıyorum. Sadece oradaki ilke
ve ülküler, gündelik mesleki uygulamaları zenginleştirip çoğaltabilir.
Oradaki işaret fişekleri yönümüzü aydınlatabilir. Bu yine
çok iddiasız bir biçimde, sufiliğin adını dahi anmadan, meseller
ve hikayeler üzerinden olabilir. Sufi psikolojisi bir psikokozmolojidir.
İnsanın evrendeki yerine dair de bir anlatısı vardır. Günümüzde
uzmanlık bize ağacı gösterip ormanı gizliyor. Daha kuşatıcı,
daha bütüncül bakış açılarına ihtiyacımız var. İnsan ruhuna
dair derin kavrayışlar sunan sufi psikolojisi Batı psikolojisindeki
epistemolojik tıkanmayı aşmak konusunda bize bir imkan vaat
etmektedir.
İnsanların sırf mutluluğu yakalamak için kendini geliştirme
kurslarına gitmelerini, aldıkları sertifikalarla tamamlanacaklarını
düşünmeleri pek de sağlıklı gibi değil. Siz bu hususta düşünüyorsunuz?
Moderniteyle birlikte 'benliğin yükselişi'ne tanıklık ediyoruz.
Benliğin hayatı tek başına anlamlandırması ve insanın duygularına
yakınlaşmak suretiyle 'kendi' benliğini bulması gerektiği
düşüncesi 'kişisel gelişim' mitinin belkemiğini oluşturuyor.
Bir kültürel kurgu olarak kişisel gelişim, benliğin yükselişi
sürecinde ortaya çıktı ve özellikle ABD mahreçli popüler psikoloji
eliyle yaygınlaştırıldı. Pop psikoloji bencilliği ve öz çıkarları
artıran 'kişisel gelişim' kitaplarıyla bize 'senin için iyi
olan doğrudur!' anlayışını telkin ediyor ve . girişkenliği
ruh sağlığının olmazsa olmaz koşulu sayarak bencilliği meşrulaştırıyor.
Türkiyede kitapçı rafları ABD'de yazılıp dilimize çevirilen
kişisel gelişim kitaplarıyla doldu. Bu kitaplar çok değil
on yıl önce rafları süslemiyordu. Bu kabil kitaplar, kanaatime
göre, asla kültürel bir süzgeçten geçirilmeksizin dilimize
aktarılıyor ve bunlarda yalan yanlış bir sürü pop bilgi sunuluyor.
Bu kitaplardaki bilgi kırıntıları hakikate yaslanmıyor, bilime
itibar etmiyor. Bunlar 'başarılı' olmuş amerikalıların hayat
konusundaki yüzeysel felsefelerini ve kolaycı formüllerini
içeriyor. Hayatın amerikan bakış açısından kavranamayacak
kadar karmaşık, derinlikli ve renkli olduğu coğrafyalarda
bu kabil kitapların insanlara söyleyeceği hiçbir şey yok.
Sadece popüler kültürler tarafından içeriksizleştirilmiş,
içi boşaltılmış insanlar bu kitaplardaki sahte maneviyata
itibar edebilir. Gelişmek bir kitaba sığdırılmış sloganları
ezberlemekle olmaz, hayatın duvarlarına çarpa çarpa, yaşayarak,
tecrübe ederek, yaşadıklarından öğrenerek gerçekleşir. Mevlana'nın
ve Yunus'un yüzyıllardır birer ulu ırmak gibi suladığı bu
toprakların insanı kişisel gelişimi için bu yüzeysel kitapları
rehber edinmemeli. Tamamen seküler ve pragmatist bir kültürün
içinden üretilen reçeteler 'başarı'da gaybî kuvvetlerin tesirini
ihmal eder, yok sayar. Üstelik başarı nedir? Gayri meşru yollarla
servet biriktirmek bir başarı mıdır? Harcayabildiğinden veya
ihtiyacından fazlasını elinde tutmak ve bunu ihtiyacı olanlara
dağıtmamak bir başarı mıdır? Başarı vb kavramlar tamamen izafidir
ve hayata biçtiğiniz anlama göre farklılaşır. Kapitalist kültürün
başarı tanımlaması, hayatı metafizik bir bakışla anlamlandıran
birisi için özenilecek bir durumu işaret etmez, ancak tiksinti
uyandırabilir.
Olmak Cesareti kitabınızda bir psikiyatrın; keyifsizlik
ve mutsuzluk Üçüncü Dünya metropollerinde öylesine yaygındır
ki, bunları psikiyatrik bir sınıflandırmaya tâbi tutmanın
anlamı yoktur. Sorun politiktir ve bu yüzden, çareyi psikotrop
ilaçlarda değil, politika da aramalıdır, görüşüne yer vermişsiniz.
Çok genel bir çerçeve olacak ama şimdilerde Türk insanının
mutluluk profili istatistiki verilerle ortaya konulup sosyolojik
değerlendirmeler yapılıyor. Siz (bir öngörüde bulunmanızı
istersek) hali hazırda Türk halkının psikolojik sağlığını
nasıl buluyorsunuz?
Mutluluğu ölçebilecek sağlam araçlara sahip değiliz. Mutluluk
kişilerin kendi bildirimlerine dayanarak ölçülemez. İnsanlar
bu tür öz bildirimlerde olumsuzlukları daha az görüp iyimser
davranma ve kendilerini olduklarından daha mutlu gösterme
eğilimi içerisinde olurlar. Türkiyedeki araştırma sonuçlarının
sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. İnsanımız gündelik hayatta
yoğun bir zorlanma yaşıyor. Ancak dertlerle kavrulmak da adeta
bu coğrafyanın bir yazgısı. Biz sohbet ve dayanışma yoluyla
modern çağın getirdiği yabancılaşma duygusuna direnmeye çalışıyoruz.
Geleneksel değerlerin hızla çözünmesi insanları hayat karşısında
daha dayanıksız kılıyor. Bunun sonucunda da ruhsal rahatsızlıkların
yaygınlığında görece bir artış göze çarpıyor. Geçmiş nesillerden
daha rahat bir hayat sürdüğümüz doğru ama nine ve dedelerimizi
incitmeyecek travmalar, bizi psikiyatri koğuşlarına götürebiliyor.
Geçmiş çağların insanlarına göre biz daha incinebilir ve kırılgan
varlıklarız. Türk halkı Doğulu kodları ruhunda taşıyor. Bunun
bir sonucu olarak zaman algısı daha geniş, daha kaderci ve
zorluklar karşısında kolayca yılmıyor. Belirsizliğe daha fazla
tahammül edebiliyor. Maruz kaldığı onca aşınmaya rağmen dini
geleneğin ve ailenin bu topraklarda varlığını devam ettiriyor
olması en büyük koruyucu. Beri yanda, modernleşmeyle sökün
eden kimlik ve aidiyet sorunları, yeni kuşaklarda ciddi bir
ruhsal dalgalanma yaratıyor. Bu kuşaklar tüketim kültürünün
eline doğdu ve televizyon tarafından büyütüldü. İçlerindeki
anlam boşluğu her geçen gün büyüyor ve ülkemizin geleceği
açısından endişe yaratıyor.
Bedenlerin röntgenciliğini yapan medyanın, ekran şöhreti
psikiyatrlar sayesinde ruhlarının da rötgenciliğine soyunduğunu
söylüyorsunuz. Buradan nereye varılmak murad ediliyor?
Televizyon kanalları, 'acı soslu' kadın programlarıyla bize
'acılarını göster ve rahatla' propagandası yapıyorlar. Başkalarının
acısı böylece bizim eğlencemiz oluyor. Böylece acı karşısında
duyarsızlaşıyoruz. Psikiyatrlar da bu kabil programlarda konu
mankeni olarak kullanılabiliyorlar. Mahremiyet anlayışımız
dönüşüyor. Önceden 'kol kırılır yen içinde kalır'dı şimdi
en pespaye ev dedikoduları ekranlar aracılığıyla milyonlarca
kişiye ulaşıyor. Televizyon izleyicisi bir röntgencinin ruh
sapkınlığına itiliyor. Ahlak hükmünü icra etmezse, tamahkarlık
haya duvarlarını yıkar geçer. Ticari televizyonların yayın
esaslarını bir toplumun kültürel ve ahlaki hassasiyetleriyle
sınırlandırmak zorundasınız. Paranın içine giremediği, hayatı
dönüştürüp iğfal edemediği yerler olmalı. Para ve iktidar
her şeyi mübah kılamamalı. Devletin, gelecek nesillerin emniyeti
açısından, televizyon yayıncılığına bir ilke ve disiplin getirmesi
gerekir.
|