|
Türkiye Bilimperestliği
Aşamadı!
"Psikiyatri ve kültür",
"sufi psikolojisi" de dahil tam 11 kitaba imza atan, Prof.
Dr. Psikiyatr kemal sayar, "yeter ki sen iste" adlı psikoterapi
öyküleri kitabında biri türbanlı, diğeri tekstil atölyesinde
çalışan iki genç kızın hikayesini yorumladı. İnsan ruhunu
sadece bilime indirgeyen pozitivist dönemin bittiğini anlatan
sayar, bugün dünyanın "kültürel psikiyatri" kavramını kabul
ettiğini söylüyor. Sayar'la sufi psikolojisini, kültürel psikiyatriyi
ve 2000'li yılların artık hayatları roman olmayan "depresif"
gençliğini konuştuk.
İki genç kızın hikâyesi
Sinem'in kimlik bunalımı adlı hikâyede ailesinin muhafazakâr
değerleri ile dış dünyanın uçarı cümbüşü arasında hırpalanan
bir genç kız var. "arabesk bir hikâye" adını taşıyan öyküde
de bir tekstil atölyesinde çalışan ve "bizim hayatlarımız
roman bile olmuyor artık. Türk filmlerinde izlerdik eskiden
fabrika kızları ile zengin çocukların aşklarını, hayaller
kurardık. Artık o hayalleri bile kuramayacağımız kadar gerçek
ve katı bir dünyadayız" diyen işçi kız. Kemal sayar o dünyaları
yorumladı.
AYCAN
SAROĞLU / Aktüel 22
Haziran 2005
Ruh
karmaşık bir yörüngede seyreder. İnsan kendine güven ile güvensizlik
arasında, hayatla uyumla uyumsuzluk terazisinde, yaşadığı
iklimi severek ve sevmeyerek, çekip gitme arzusu ile kalıp
savaşma azmi sınırlarında, umutla umutsuzluk, bağışlama ve
intikam, aidiyet ile ait olamama sarkaçlarında gidip gelir.
Ruhun konakladığı ya da bir tarafı seçip ikamet ettiği noktalar,
elbette bu duraklarla sınırlı değil. Günümüzde ruhbilimi,
yani psikiyatri, var olan kavramlara her gün bir başkasını
ekleyerek, bu karmaşık özün ihtiyaçlarına deva olmaya çalışıyor.
Dünyada çok sayıda psikiyatrik ekol, açılımlar yaparak çağın,
mekânın, coğrafyanın, genetiğin farklılaşan koşullarıyla bir
manada sürekli değişen, bir manada da hiç değişmeyen ruhun
labirentlerini aydınlatma çabasında.
Batı'da "çocuklar" babalarıyla
yani psikiyatrinin babası sayılan Freud'la gönül bağlarını
çoktan kopardı ama Türkiye'de psikiyatri hâlâ çoğunlukla bu
"Ortodoks" babanın tezlerine ve bu tezin takipçilerine bağlı.
Oysa dünyada farklı tezler tartışılmakta; maneviyatı psikiyatrinin
içine almak gibi, kültür ve psikiyatri gibi... Türkiye'de
bu maneviyat ve kültür ekolünün öncülerinden biri de psikiyatr
Kemal Sayar. Selis Yayınları'ndan çıkan Füsun Saka imzalı
"Yeter ki Sen İste" adlı psikoterapi öyküleri kitabında türbanlı
bir kızın kimlik bunalımıyla, konfeksiyon atölyelerinde çalışan
bir işçi kızın öyküsünü anlatan Prof. Dr. Kemal Sayar'la değişen
psikiyatri atmosferini ve yeni çağın gençlerini konuştuk.
Dünyada bilime, psikiyatriye
post-pozitivist yaklaşımlar öne çıkıyor ama bunun örnekleri
Türkiye'de çok yok, daha Ortodoks bir iklim var. Neden? İnsan
ruhu ancak multi-disipliner çabalarla ele alınabilir. Sadece
bilimcilik yetmiyor. Bilim "nasıl"a dair bir açıklama sunuyor
ama "niçin"e dair bir açıklama getiremiyor. "Niçin" için teolojiye,
erekbilime ihtiyacımız var. Bunu da bize metafizik bilimler,
ilahiyat, din, felsefe sağlayabilir. Felsefesiz bir bilim
ve bana sorarsanız, metafizik dünyaya kapılarını kapatmış
bir bilim düşünmemek lazım. Pozitivist yönsemeler 30-40 sene
önce tarihin çöp sepetine atıldı. Artık biz post-pozitivizmden,
post-empirisizmden bahsediyoruz bilim dünyasında. İnsan yaşantılarının,
beyninin kimyasını değiştirebildiğini öğrendiğimiz bir çağda
yaşıyoruz.
FREUD ARTIK GÜNDEM DIŞI
İnsan yaşantıları beyin
kimyasını nasıl değiştiriyor mesela?
Çocukluğunda yeterli anne baba şefkati görememiş çocukların
beyninin belli bölgelerinin, anatomik olarak da gelişmediğini
öğreniyoruz. Bunlar bence çok büyük buluşlar. Yaşantıyla beyinde
birtakım değişiklikler olabildiği bulgusu, insan beyninin
her an yeniden şekillenebildiğini, geçmişin travmatik etkilerini
ise iz gibi üzerinde taşıdığını gösteriyor. Kendi geçmişinin
ve belki de atalarının geçmişinin. Jung buna "Kolektif şuuraltı"
diyor. Her zamankinden daha az dogmatik olmamız gereken bir
zaman dilimindeyiz. İnsanla ilgili daha bütüncül bir bakış
açısına ulaşmak istiyorsak mutlaka farklı disiplinlerden yararlanmalıyız,
dokunduğu yere göre bir fil tarif eden âmâlar durumuna düşmemeliyiz.
Freud'un pozitivizminin artık günümüz dünyasında çok geçerli
olmadığını düşünüyorum. Zaten psikanalizin bugünün bilimsel
ölçütleriyle ele alındığı zaman hiç de bilimsel bir paye almayabileceğini,
bunun belki sadece bir düşünce ekolü olarak isimlendirilebileceğini
söyleyebilirim. Ama bence bir yorumlama çabasıdır ve değerlidir.
Bence günümüz insanı bilim adamlarıyla din adamlarının karşılıklı
diyaloğuna çok muhtaç. Bu Batı'da yapılıyor. Türkçe'de bir
kitap çıktı "Kesişmeler" diye, Dalai Lama ile konuştular.
"Sufi Psikolojisi" diye bir
kitap yazdınız. Tasavvuf bizim kökenimizde var, Batı'da da
bu tür çalışmalar var ama bizde yok denecek kadar az, neden?
Türkiye'de maalesef bilimperestliği aşamadık. Biz hâlâ bilimi
bütün anlatılar içinde en meşru ve en doğru anlatı olarak
kabul ediyoruz. Halbuki bilim de şiir, sanat, felsefe, din
gibi hayatı hikâye eden şeylerden bir tanesi. O bizi hakikate
daha hızlı ulaştıracak diye bir şey yok. Onun da sınırlamaları,
kör noktaları var. Bence bilimin sınırlılıklarının farkına
varırsak, bilimci olmazsak, bilimden daha fazla yararlanabileceğiz.
Çünkü insanlar sahip oldukları alanın bilgilerini çok fazla
mutlaklaştırıyorlar ve neredeyse bir uzman körlüğüne yakalanıyorlar.
Ağacı görüyorlar ama ormanı görmüyorlar. Ben bu kitabı bir
düşünce egzersizi olarak düşündüm. Teorik bir çabadır bu,
elimizde böyle bir hazine var, buraya biraz bakalım demek
içindir.
Geçtiğimiz günlerde "Herkes
Bunu Konuşuyor" adlı programda Okan Bayülgen bilim adamlarını
konuk etmişti. Fizikçi bilim adamı "Dünyanın yaratılışı" dediği
için matematikçi bilim adamının hışmına uğradı...
Bu fanatizm bence. İnsanların
başka sesleri, başka anlamları duymaya her zaman ihtiyacı
var. Ruhumuzun besini anlamdır ve anlamı sağlayan en önemli
kaynaklardan biri de metafiziktir. Bilim bize bu anlamı sağlamıyor.
Mekanizmalara açıklama getiriyor ama ruhumuzun o anlam arayışını
doyurmuyor.
Bazı insanlar "İçime doğdu,
telepati" derler, "normal dışı" deneyimler yaşadıklarını söylerler.
Siz bunlara ne diyorsunuz?
Normal popülasyonda, neredeyse yüzde 4 oranında, insanlar
ses duyar. Bu onlarda bir hastalık olduğu anlamına gelmez.
Her türlü sıra dışı yaşantıyı akıl hastalığı olarak görmememiz
lazım. Kişinin sosyal uyumuna, kişisel uyumuna meslek yaşantısına,
aile yaşantısına bakmamız gerek.
DOĞU'DA DELİLİK, BİLGELİĞE
YAKIN GÖRÜLÜR
Kültürel psikiyatri kavramı
nereden çıktı ve neyi amaçlıyor?
Yeryüzünün bütün kültürleri değerlidir. Sadece silahlara ve
paraya sahip olduğu için güçlü olan ülkelerde üretilen psikiyatri
bize yetmez. Bütün toplumlardaki psikiyatri anlayışlarının
bilinmesi, hesaba katılması gerekir. Batı psikiyatrisi içindeki
bazı etnosantrik değerlerin, Batı yargılarının da sorgulanması
gerekir çünkü bunlar her ülke ve toplum için geçerli değildir.
Mesela suçluluk kavramı, doğuştan günahkâr olma duygusu Hıristiyanlık'ta
yaygındır ama Müslümanlık'ta yoktur. Bu farklar insanların
depresyonlarını çok ciddi bir biçimde etkileyebilir. Ruhsal
rahatsızlıklar toplumdan topluma, kültürden kültüre değişiklik
gösterebilir, içeriği değişebilir, onlara yaklaşım değişebilir.
Mesela daha Doğulu toplumlarda delilik biraz bilgeliğe yakın
görülmekte ve bu yüzden de deliliğe daha fazla kıymet verilmektedir.
Dünya Sağlık Örgütü'nün 1973'te yaptığı bir çalışma var; şizofreni
hastalığı, üçüncü dünya ülkelerinde çok daha iyi seyrediyor.
Oysa Batı'da farklı çünkü kapitalist toplum, üretmeyen insanı
toplum dışına itiyor.
TÜRBANLI KIZIN KİMLİK BUNALIMI
Öyküdeki türbanlı genç kız
Sinem neden kimlik bunalımında, kendini nereye ait hissediyor?
Modernliğin getirdiği
en önemli patolojilerden biri "yersiz yurtsuzluk". Özellikle
gençler fazlasıyla anonimleştiklerini, kimliklerini kaybettiklerini,
kendilerini öne çıkaran vasıfları bulamadıklarını söylüyorlar.
Dış dünyada çok albenili, cıvıltılı bir şey görüyor. Evlerinin
içinde ise kimi zaman otoriter, kimi zaman da gevşek anne
babalar var. Otoriter anne babalarla dış dünya cümbüşü arasında
seçim yaptığında, hep dış dünya seçeneğini işaretliyor. Türkiye'nin
geleneksel aile yapısı da bu dünyaya müsaade etmiyor. Dolayısıyla
kabına sığamayan, dışarı çıkmak ve farklı şeyler yaşamak isteyen
bir sürü genç var. Bu zaten gençliğin tabiatında olan bir
şey. Öyküdeki genç kız, iki kimlik arasında bocalıyor. O topluma
gitmek, ailenin verdiği esaret bağlarından kurtulmak ve özneleşmek
istiyor fakat özgürleştiği zaman aileyi de kaybedeceğinden
korkuyor. Psikolojide ayrımlaşma, bağımsızlaşma önemli bir
kavramdır. Bunları çocukların hareketlerinde de görürsünüz;
önce bir iki adım atıp yürümeye başlar, sonra hemen geri döner
ve annenin kucağına atılırlar. Kimlikler arasında bocalayan,
hangi yönü tutacağını bilemeyen ve büyük ıstırap çeken bir
genç kızla karşı karşıya kalıyoruz. Bu bence Türkiye'de 2000'li
yılların gençlerinin hikâyesi.
TÜKETİM KÜLTÜRÜNÜN AÇTIĞI
YARA VE "BEN KUŞAĞI"
Tam olarak nedir o hikâye?
2000'li yılların gençlerinin hikâyesi tam bir yurtsuzlaşma.
80'li yıllara Amerikalılar "Me Generation" yani "Ben Kuşağı"
diyordu çünkü onlar 60'lı yılların böyle bir sosyal motivasyonla
hareket eden gençliğine tepki olarak ortaya çıkmıştı. O zaman
gençler dünyayı değiştirmek, bazı şeyleri düzeltmek istiyordu.
80'li yıllarla beraber artık dünyayı değiştirmenin beyhude
bir şey olduğunu, kendileri için bir şeyler yapmalarını gerektiğini
düşünmeye başladılar. Bireyci, kendi anlık hazlarının doyurulmasını
esas alan bir gençlik türedi. Türkiye'de 2000'li yılların
gençliği ise "Me Generation"ın 20 yıl gecikmeyle yükselişine
tanıklık ediyor. Giderek marka bağımlısı, tüketime endekslenmiş,
tüketerek mutlu olabileceğine inanan, içsel değerlerden mahrum
bir kuşak.
Böyle bir genelleme yapabilir
miyiz?
Herkes için böyle değil ama bir kayış var. Bir kısmı uçarı,
mutlu, gayet yüzeysel bir biçimde yaşarken, bir kısmı bundan
da tatmin olmuyor ve çok ciddi bir içsel boşluk duygusu duyuyor.
Bu da kişiler arası ilişkilerde bir tür istikrarsızlık yaratıyor.
Bedenine zarar verme, alkol ve madde kullanımı, ölçüsüz, riskli
seksüel davranışlar gibi bir dizi zararlı etkinlikle kendini
gösteriyor. Bütün dünyada ve Türkiye'de kürtaj yaşı dramatik
bir şekilde azalıyor. Çünkü bir şekilde çocuklara, "Ancak
kadın ya da erkek olduğun zaman değerlisin" duygusu pompalanıyor.
Gençler aidiyet duygusunu hissedemiyorlar. Hayatlarının anlamını
nereden sağlayacaklarını bilemiyorlar. Bu çok ciddi bir boşluk
duygusuna ve sonunda da yaygın bir kişilik bozukluğuna yol
açıyor. Anne baba ile geçirilen saatler giderek daha da azalıyor,
televizyon anne babanın yerini alıyor. Çocuklar idealizasyon
figürü olarak televizyondaki karakterle özdeşleşiyorlar.
Peki muhafazakâr ailelerin
çocuklarında ne oluyor?
Değerlerin aktarımı iyi bir şey, öncelikle onu söyleyeyim
ama bunu yaparken değişen dünyayı da göz önünde tutmamız gerekir.
Muazzam bir enformasyon seli var, çocuğun önünden bir sürü
görüntü geçiyor. Anne babanın dışarıdaki dünyayı anlayıp onları
anne babalıklarına katmada daha esnek olabilmeleri lazım.
Muhafazakâr aileler bir doğru belliyorlar ve onu sonuna kadar
savunuyorlar. O doğrunun içindeki varyasyonları, nüansları
gözden kaçırıyorlar. Örneğin aile çocuğun akşam hava kararmadan
eve gelmesinin doğru olduğuna inanıyor fakat sosyalleşmesi
için de çocuğun dışarıya gitmesi ve arkadaşlarıyla olması
lazım. Aile "Benim kurallarım var, biz atadan dededen böyle
gördük" diyerek aynı kuralları uyguladığı zaman, çocuğun sosyalleşmesinin
önüne engel koyuyor. Bu çocuğun ruh sağlığına çok uygun değil,
onun ihtiyaçlarına ve zamana göre biraz değişim geçirmesi
gerekiyor kuralların.
İNSANLARI İNCİTEN ASIL ŞEY
ADALETSİZLİK!
İkinci hikâyede tekstil atölyesinde
çalışan, varoşta yaşayan bir genç kızdan bahsediyorsunuz.
Varoş problemi geçmişte yok muydu?
Hayat şartları insanları bazen depresyona mecbur ediyor. Bunu
sadece anti-depresanlarla iyileştiremeyiz. Hayatı daha adil
ve güzel kılmamız, koruyucu psikiyatriye önem vermemiz lazım.
Bu da politik bir şeydir; sadece ilaçların, doktorların yapabileceği
bir şey değildir. Bugün tekstil, kundura atölyelerinde çalışan
ve geleceğe baktığında hiçbir ümit kırıntısı görmeyen bir
sürü insan var. Başarmak istiyorlar ama bütün imkanları ellerinden
alınmış. "Türkiye'de 30 yıl önce insanlar daha mı mutluydu?"
derseniz, "Evet" derim. Çünkü oturmuş, kabul edilmiş değerler
vardı. Sözgelimi rüşvet almak 40 sene önce daha ayıptı. Bugünün
toplumunda adaletsizlik insanların gözüne sokuluyor. Bence
insanları inciten şey parasızlıktan çok bu. Kanun tanımayan,
dolaşık yollara giren, ahlaki standartlarını düşük tutan insanlar
para piramidinin tepesine tırmanırken, dürüst insanlar mağdur
ediliyor ve çok daha incinir oluyor.
|