|
Dr. Kemal Sayar'la
"Hazcılık" Üzerine Bir Söyleşi
Ömer
Baldık, Zafer Dergisi Ağustos 2006
İsterseniz hazzın tarifiyle
başlayalım. Hazzın bilinen bir tarifi var mı?
Haz insanda hoşnutluk uyandıran her türlü duyum olarak tarif
edebileceğim bir şey, ama kelime farklı çağrışımlara açık.
Istırabın tam zıddı diye bir tarif de verebiliriz. Tabiî maddi
hazlar ve manevi hazlar var. Maddi hazlar özellikle defalarca
yapılmasıyla insana hala bıkkınlık vermeyen, her seferinde
aynı hoşnutluk duygusunu uyandırmaya devam eden şeylerdir
ve bu tür hazların beynimizdeki dopamin devreleriyle çok yakından
alâkalı olduğu bilinmektedir. Manevi haz ise, insanın biraz
daha meleksi tarafına hitap eder ve bir üstbilinç haline tekabül
eder. Orada 'prososyal davranış' dediğimiz insana yardım davranışı
vardır, merhamet vardır, diğerkâmlık vardır.
Yerine göre öfkelenmek de
çok haz verici olabiliyor. Her türlü duygunun hazzı da var
mı kendi içinde?
Öfke aslında haz verici bir duygu değildir. Öfke negatif duygulardan
bir tanesidir. İnsanın kıskançlık, öfke, depresyon gibi duygulara
kapılması kendisine zarar verir. Depresyon insana hiçbir surette
haz vermez. Bu negatif duygular zaman içinde insanda çok ciddi
bir buhran, bir eksilme, bir yozlaşma meydana getirebilir.
Bunun neticesinde kişi artık hayata karşı küskünleşebilir.
Negatif duyguların biteviye yaşanması, insan ömrünü de azaltıcı
bir etkiye sahiptir. Bu tür duyguları sürekli ve uzun yaşayan
insanların ömürleri daha kısa olabildiği gibi, ömürlerinden
aldıkları lezzet az, hayatlarından devşirdikleri anlam kısıtlı
olabiliyor. Her duygunun hazza dönük bir tarafı yoktur. Olumlu
ve olumsuz duygular vardır. Olumsuz duyguların da haz verici
olduğu söylenemez.
Söylediklerinizden hazzın
marazî bir hâl almadığı sonucunu mu çıkaracağız?
Hayır. Maddi haz öyledir meselâ. Günümüz toplumu hazların
anlık doyurulmasına çok önem veriyor. Freud yıllar önce "tekamül
etmiş, yani gelişmiş organizmalar hazzı geciktirebilen organizmalardır"
demişti. Dolayısıyla şu anda modern medeniyette maalesef hazzı
geciktirme yönünde bir sıkıntı var. Mesela fast-food kültürü
bile buradan besleniyor. Bu kültür insana, "Acıktıysan karnını
hemen doyur, bekleme!" diyor. Hız kültürü buradan besleniyor:
"Çabuk var!" "Çabuk git!" "Mesajla ara, sevdiğini özleme!"
Bu durum beraberinde aşırı bir doymuşluk getiriyor tabii.
O doymuşluk da sonuçta tatminsizliğe dönüşüyor. İnsan maddi
şeyler arasında o kadar çok seçim yapmak durumunda kalıyor
ki seçmediği şeyler yüzünden bir acı yaşıyor.
Acaba bu tatminsizliğin arkasında
kişinin normal yaşantısında huzur gibi, sükûnet gibi duyguları
yeterince hissedememesinin payı var mı? İnsanlar bu duygularda
fakirleşme yaşadığı için mi hazza aşırı sarılıyorlar?
Hazza bu kadar düşkün olunmasının sebebi, bence içsel anlam
kaynaklarının kurumasıdır. Nedir bunlar? Daha güzel bir dünya
özlemi, kişinin kendisini yüzyılların kadim öğretileri içine
yerleştirmesidir meselâ. Belki bir dinin serinliğine sığınmaktır.
Bütün bunlar kaybolunca,
insanlar manevi olanın yerine benzer tatminleri elde etmeyi
umduğu maddi hazlara yöneliyorlar. Tüketicilik ön plana çıkıyor.
"Tükettiğin kadar varsın" diyen bir kültür ortaya çıkıyor.
Bu kültür de bize, "Evet belki sen şu anda hayatını çok fazla
anlamlandıramıyorsun, fakat ne kadar çok tüketiyorsan o kadar
iyisin, senin kudretin cüzdanının şişkinliğindedir, dolayısıyla
bu tür maddi olanı tüketerek kendini gerçekleştir!" diyor.
Bugün böyle bir eğilim var dünyada.
Peki bu eğilim, insan ruhunu
ne tür açmazlara itiyor sizce?
İnsanı kuraklaştırıyor bu. Çünkü tüketicilik insanın anlık
ihtiyaçlarını doyurur, ama kalıcı bir itminan duygusu vermez.
Dövüş Kulübü filminde çok güzel bir söz vardır: "Sahip olduğun
şeyler, gün gelir, sana sahip olur." Maddi olanı çok fazla
önemsediğiniz zaman, bir süre sonra onların kölesi haline
geliyorsunuz. Ve zamanla hayat kalitenizde çok ciddi bir düşüş
oluyor. İnsanlara bakıyorsunuz, büyük evlerde oturmak ve büyük
arabalara binmek için bütün ömürlerini harcıyorlar, fakat
o ömürden geriye dişe dokunur, insanlara hayrı dokunan bir
şey kalmamış oluyor.
Hazzın hayatın tek hedefi
haline getirilişi, insanların ve toplumların çocukluktan çıkamayışlarına
bir işaret olabilir mi?
Pek tabii. Zaten modernite bir gençlik kutsaması üzerine kuruludur.
Modern kültür bize, "Çabuk olgunlaş, genç ol fakat gençlikten
asla dışarı çıkma!" der. Çünkü genç tüketir, arzu eder, yenilik
arayışı çoktur. Kapitalist sistemin genç olmanın nimetlerinden
dem vuran bir kültürel bombardıman yapmasının sebebi budur.
Insanların çoğu ve pekçok sektör bu bombardımanın etkisi altında.
Meselâ anti-aging denen akım, insanları genç tutmaya çalışıyor.
Yaşlılığın belirtilerini tedavi etmeye çalışıyor. Ölümü geciktirmeye
çalışıyor. Ve gençliğin hayata getirdiği uçarılık, çabuk karar
verme, dürtüsel davranma, hayatı derinlemesine değil de bir
eğlence nöbeti halinde yaşama hali, toplumun pek çok kesimine
sirayet ediyor. Halbuki varoluşçu düşünürlerin söylediği gibi,
insan hayatta temel sahici birtakım şeyleri yaşamazsa, "varoluşsal
suçluluk" hissetmeye başlıyor. Ellisine altmışına geldiğinde
de, büyük bir pişmanlık sarmalı içinde geçiriyor günlerini.
O zaman hazcılığın başlı
başına bir insan felsefesi olmayı hak etmediğini söyleyebiliriz
sanırım, sonuç hüsran olduğuna göre. Öyleyse hazzın psikodinamiği
nasıl işliyor? Neden insanlar bu kadar hazza müptela oluyorlar?
Esas itibariyle hazzın psikodinamiğini ben "ölümden kaçış"
olarak özetleyebilirim. İnsan neden hazza bu kadar müptela
olur? Çünkü ölümle baş edemiyordur. Ölümle muhasebesini yapamıyordur.
Ölüm onun hayatına yapıcı bir kuvvet olarak giremiyordur.
Zaten batı uygarlığının temel kabullerinden biridir bu. Batı
medeniyeti ölümün inkârı üzerine kuruludur. Ölümü inkâr ettiğiniz
zaman, ölümden sonrasını da inkâr etmiş olursunuz. Eğer bu
hayata ölüm ışık tutmuyorsa, bu hayatı aydınlatmıyorsa, bu
hayat neyle aydınlatılır? Tabii ki, "vur patlasın, çal oynasın"la!
Onlar için hayat her türlü hazzı en kısa zamanda devşirmemizi
sağlayacak bir "eğlence mekânı"dır. O halde hazzın önündeki
bütün engelleri kaldırmak, ahlâkî bariyerleri yok etmek gerekir.
Bunun ruh sağlığı açısından ciddi sonuçları söz konusudur.
Meselâ, obesite diye bir problem var. Aşırı yemek tüketme
diye bir sorunu var bugünün dünyanın. Yine, madde bağımlılığı
bu mentalitenin bir sonucudur. Madde bağımlısı olan kişiler,
beyinlerindeki dopamin devrelerine sürekli ödül vermek isteyen
insanlardır. Halbuki olgun insan, hazzı büsbütün reddeden
değil ama hazzı erteleyebilen, gerektiğinde ondan uzak duran
insandır. Hepimizin bildiği güzel bir söz var: "Güzel gören
güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır." Pekçok
şey hayata bakış açımızla alâkalı. Siz hayatın içinde saklı
olan küçük mucizeleri, detayları, sürprizleri görmeye ayarlamışsanız
bilincinizi, size bir çiçeğin açışı, bir bebeğin yürüyüşü,
mevsimlerin değişmesi, gecenin gündüze inkılap etmesi.. bütün
bunlar manevi hazlar verir. Önemli olan, insanın aşkınlığı
yakalayabilmesidir. Çok meşhur bir kişilik bilimcisi olan
Robert Cloninger, kişiliği dört temel bileşeninden birisi
olarak "kendini aşma"dan bahseder. Kendini aşma, kendi benliğinin
fevkinde anlamlara yönelebilmek, öteyi aramak demektir. Bu
tür özelliği kuvvetli olan insanlar, bir uyuşturucu alıp kafasını
sentetik maddelerin eşliğinde birtakım gezilere çıkarmaktansa,
yaşantıyla, varoluşla, hâl ile zevki yaşamayı tercih ederler.
Onlar kâinatı saran o neş'eyi bir ayıklık halinde yakalarlar.
Bu insanlar ıstıraptan da anlam devşirebilirler. Bu kişiler
için hayat biraz da "zafer" değil, "sefer"dir. İnsan bir yerden
daha iyi bir yere yolculuk edebilen bir varlıktır. Zaferi
önemseyen insanlar, maddi olanın peşinde koşarlar. Seferi
önemseyen insanlar, manevi olanın, manevi hazzın, oluş ve
tekâmülün peşinde koşarlar. Insanı insan kılay şey, yolda
olduğunun bilincinde olması, hayatı bir bütünlük duygusuyla
yaşaması, maddi olanı her zaman elinin tersiyle itmemesi,
ama asıl olanın ruhun arayışı olduğunu farketmesidir. Çünkü
ruh doyurulmak ister, ruhun arayışları ebedîdir.
Bu anlattığınız şey, irfanî
felsefeyi çağrıştırıyor biraz. Insan semaya ait bir varlıktır
ve dünyanın maddi kalıplarından sıyrılıp tekrar oraya yükselmek
ister. Fakat günümüz dünyası tamamen materyal bir temel üzerine
oturuyor. Hazları da, her şeyi de onun içinde.
Ben "kültürel koşullanma" diyorum buna. Canın tende kafesteki
kuş misâli mahpus olduğu, bizim klasik temalarımızdan bir
tanesidir. Mevlana'da, Yunus'ta, diğer ariflerde bu yönde
pek çok dize vardır. Irfan şairlerinin hepsinde vardır. Canın
özgürleşmesini öven bir medeniyette, insanlar süfli, maddi,
beşeri olanın peşinde koşmazlar. Fakat öte dünya algısının
bulanıklaştırıldığı, insanların hayatlarının sadece dünya
macerasından ibaret olduğu yanılsamasının yayıldığı kültürler
ve medeniyetlerde insanlar süflî olana yönelip aslî olandan
yüz çevirebilirler. Bu, o medeniyetin neyi çoğalttığı, yaydığı,
başat unsur olarak aldığıyla ilgili bir şeydir. Her medeniyet
kendi mutluluk tasavvurunu da içinde taşır. Bugün yekpare
bir yüzeysel mutluluk anlayışının, küreselleşme marifetiyle
dünyaya yayıldığını görüyoruz. Bu mutluluk anlayışının temel
zaaflarından bir tanesi, yaşantıya, ıstıraba hürmet etmemesi.
Bizim kadim doğu medeniyetlerimizde ıstırab çok önemlidir
halbuki. Hz. Eyüp örneğini hatırlayalım. Insanı olgunlaştıran
bir şeydir ıstırab. Çile, insanı bir yerden bir yere taşıyabilen
bir muharriktir. Hazcı toplumlarda ıstırap ve varoluş çilesinden
uzak durmak gerektiği telkin edilir. Bazı yazarlar hazcı toplumu
"analjezi toplumu" olarak tanımlamışlardır. Yani ağrısızlık
toplumu. Bu tür toplumlarda ıstırab ve acı adeta müstehcen,
müstekreh kabul edilir. Ve insanlar onlardan kaçar; onun getireceği
yaşantıdan, içimizde yatağını oyarak derinleştireceği bilgelikten
de mahrum olurlar böylece. Hayatı uçarı bir neşe halinde,
kahkahalarla hep haz alarak, hep daha fazla tüketerek yaşamak
isterler. Oysa ıstırap bize hayatın kırılganlığını, sonluluğunu
hatırlatır ve bu yüzden kadim öğretilerde hep yüceltilir.Ölüm
yönelimli bir varlık olarak insan, kendi kırılganlığını fark
edebildiği sürece zalimleşmez, kâinata ve insan kardeşlerine
mütekebbirane davranmaz. Hayatı sadece haz ekseninde yaşamak,
insandan insana çok ciddi bir yabancılaşmanın vuku bulması
demektir. Çünkü insan ancak insan kardeşinin macerasına ortak
olmakla yücelir. Eğer insan kendisinde biriktirmiş olduğunu
arkadaşıyla, kardeşiyle, eşiyle, akrabasıyla paylaşamıyorsa,
o zaman zalimlik başlamış demektir insanlar arasında. Diğer
insanlarla hemdert olmayı bilmiyor, ötelerin sesini işitmiyorsak
yeryüzündeki varlığımızın bir kıymeti yoktur.
Demek ki zalimliğin tek göstergesi,
savaş ya da cinayet değil. İnsan paylaşmayı bıraktığı anda
zalimlik de başlamış oluyor. Epeyce ürkütücü bir durum ve
sanırım giderek yaygınlaşıyor.
Maalesef insanlık ruhunu kaybetmiş durumda. Halbuki ruhu farkeden
bir uygarlık, ruhun ihtiyaçlarını da farkeder. Ruhun ihtiyaçları
çok derin. Ruh bir defa güzelliği görmek istiyor, kainattaki
güzelliği yankılamak istiyor kendi içinde. Varlıktaki birliği,
ahengi tatmak istiyor. Merhum Aliya İzzetbegoviç'in çok güzel
bir sözü vardır, diyor ki, "Bilime evet, ama sanatın olduğu
bir dünyada!" Bize bunu daha çok sanat sağlıyor, dinler sağlıyor.
Bilim tek başına bu konularda bize yol gösterici olmuyor.
Yani, sanatın ve metafiziğin kılavuzluğunda bir bilime ihtiyaç
var. Aklın ve kalbin izdivacına ihtiyaç var. Kalpsiz bir aklın
atom bombaları üretmekten başka bir iş yapamayacağını düşünüyorum
ben. Insanın da ruhun bu derin ihtiyaçlarını farketmesiyle
hazzı maddi olandan manevi olana çevireceğini, asıl hazzı
kardeşlikte, diğerkâmlıkta, başka insanları sevebilmekte,
onlara verebilmekte, kâinatı saran bu ilâhî neş'eyi farkedebilmekte
bulacağını söylüyorum. Bugün modern toplumun "Ancak hazlarının
peşinde koşuyorsan, bu hayatı iyi yaşıyorsun" felsefesinin
insanların ruhsal açıdan çok fakirleşmelerinin, sığlaşmalarının,
ruhun ihtiyaçlarının farkında olmamalarının bir sonucu olduğunu
düşünüyorum. Ruh kantarda biraz hafif kaldığı zaman, beden
ağır basıyor. Halbuki bütün kadim medeniyetlerde beden çürümenin,
dünyanın, buraya ait olanın sembolüdür. Ruh ise kalıcı bekâ
yurdunun sembolüdür. Beden bir kabuktur, ruh ise özdür. İslâm
medeniyeti de, Doğu medeniyetleri de bunu söyler. Hristiyan
çileciliği bunu abartarak bedene eziyete dönüştürür. Biz maalesef
modern medeniyetle beraber kabukta kalıyoruz. Hayatı sadece
görünür kuvvet ve yerlerin etki sahası olarak tanımlıyoruz.
Sadece gördüğümüze inanıyor, gaybı yok sayıyoruz. Ve bu, zamanla
bizi zalimce bir çizgiye itiyor.
Peki, kantarda hafif kalan
ruhu yeniden ağır çekebilmesi için hangi ipe sarılmalıyız
sizce?
Ronald David Laing diye meşhur bir psikiyatr var, Batı dünyasının
ariflerinden, on yıl kadar oldu öleli. "Yaşantının Politikası"
adlı kitabını ben çevirmiştim. Orada muhayyel bir ülkeden
bahsederek şöyle der yazar: "Bir zaman gelecek, insanlar büyük
bir kıtlık çekecekler. Fakat bu kıtlık yiyecek içecek kıtlığı
olmayacak. Bu kıtlık Tanrı'nın sözlerini işitme kıtlığı olacak."
Hepimizin çağların ötesinden gelen sesi duymaya ihtiyacımız
var. Açıp kutsal metinleri, Tevrat, İncil ve Kur'ân'ı dikkatle
okumaya çok ihtiyacımız var. Çünkü sadece kendi benliğinden
anlam devşirmesi mümkün değil insanın. "Benim için iyi olan
iyidir" çok basit bir felsefe. Insan her zaman yüce olanın
peşinde yücelen bir varlık. Ve hep yüce arayışları olan bir
varlık. Filozofun dediği gibi, kendi benliğinden başka bir
ülkü benimsemeyen bir varlık, çürümeye ve yok olmaya mahkumdur.
Bizi zamanlar ötesine taşıyacak olan şey mefkurelerdir, ideallerdir,
fikirlerdir. Zamanlar ötesinden gelen şey de, bunlardır. Kalbimizi
onları duymaya ayarlamamız lâzım.
|