|
Bu ruh hekimine
hepimiz kulak vermeliyiz
Servet Kabaklı
Yeniçağ gazetesi. 05.04.2008
"Günümüzün önemli sorularından
birisi şu: Onca maddî ilerlemeye rağmen, insanlar neden önceki
nesillere göre daha mutsuz?
Özgürlük var, ama bağlılık
yok. Haklar var, ama diğergâmlık yok. Refah var, ama amaç
yok."
Ülkemizi dünya çapında temsil
eden psikiyatristlerimizden Kemal Sayar, insanlığın içine
düştüğü acıklı hâli veciz bir şekilde işte böyle özetliyor.
Bütün beşeriyeti dört bir yandan
kuşatan bu içinden çıkılmaz durumun, giderek ülkemizi de pençesine
aldığına yanıyor ve şöyle dertleniyor:
"Türkiye'nin kızları ve
oğulları yavaş yavaş zehirleniyor. Öncelikle geçmişin değerlerinin
bugünün dünyasında işe yaramadığına inandırılıyoruz. Hayat
giderek maddîleşiyor, yakınlık ve samimiyet kayboluyor. Sonra
tek değerin, kaynağı nereden gelirse gelsin, ne kadar gayrimeşru
olursa olsun, maddî güç olduğuna ikna ediliyoruz. Ruhumuzu
şeytana satmazsak hayatta kalmamızın imkânsız olduğu fısıldanıyor..."
Milletimizin ruh nabzını tutan
bu hekimin koyduğu bu teşhisi dikkate almalı ve bu konuda
gerekeni yapmak için çaba sarfetmeliyiz. Çünkü bu teşhis âfâki
bir teşhis değil, yüzlerce hatta binlerce ruh hastasıyla yüz
yüze gelinerek, uzun süre kendileriyle ilgilenilerek konmuş
bir teşhistir.
'Merhamet'
Dostlarım, bütün insanlığa,
elbette öncelikli olarak kendi insanımıza acımaya ve bu uçurumdan
kurtulmak için yardımcı olmaya mecburuz. Merhametin zamanımızdaki
en güçlü şekli de bu olsa gerektir. Zaten o yüzden Kemal Sayar
eserine "Merhamet*" adını koymuş.
Batı'nın ilâhî boyuttan kopuk
maddeci medeniyetinin öylesine esiri olmuşuz ki başımıza gelen
en ufak bir hadiseden dolayı hemen isyan ediyor, feveran ediyoruz.
Bunu yaparken de ne kendimizde gönül huzuru, ne de dostlarımızda
neşe bırakıyoruz. Her ihtiyacımızın hemen ve şimdi giderilmesini
istiyor, her sıkıntımızın da derhal ve şimdi yok edilmesini
bekliyoruz. Sanki atalarımızın o tevekküllü hâlinden, o kadere
boyun eğişinden zırnık eser kalmamış. Onların dünyaya parmak
ısırtan faziletleri ise bize gelinceye kadar adeta buharlaşıp
uçmuş.
Eşrefoğlu Rumî bugün yanımıza
gelse ve bize şöyle dese, herhalde kendisiyle alay edecek
ve gülüp geçeceğiz:
"Razıyem derdine yârin men
şikayeti itmezem
Kendi halim söylerem gayrı hikâyet itmezem
Derd ü mihnet yoldaşımdır bu yola azm ideli
Dost Belasından başım bir dem selamet itmezem
Her ne kim Dost'tan gelir sâbir ü şâkir durmuşam
Âşıkam derdim yeter özge feraset itmezem."
Alvarlı Efe de gelip,
"Âşık der incitenden
İncinme incitenden
Kemalde noksan imiş
İncinen incitenden"
diyerek bize nasihat edecek
olsa, muhtemeldir ki onu "hakkını savunmasını bilmiyor" diye
ayıplayacağız veya yanımızdan yöremizden kovacağız.
Hâlbuki bazı acılara ve dertlere
katlanmasını bilmemiz gerek. Bu dünyanın geçiciliğini görebilmemiz
gerek. Ham ervahlıktan kurtulmamız gerek. Hekimimiz, hem kendisinin
hem de tedavi ettiği kimselerin tecrübelerinden hareketle,
dikkatlerimizi işte bu ebedî hakikate çekiyor:
"İnsan acıyla olgunlaşıyor.
Varlığın bilgisinin künhüne böyle varıyoruz. Daha büyük aşkın,
bir varoluşun parçası olduğumuz hissini, sadece ölümü tecrübe
ederek tadabiliyoruz. Sadece ölüm, bu dünyada sonsuza dek
varolacağımız yanılsamasını yerle bir ediyor. Onun bilgisi,
ağacın altında kayıtsız bir serinlik içinde var olmaya devam
edemeyeceğimizi bize fısıldıyor. Asıl yurdumuz burası değil..."
'İlk kelime: Sükût'
Manevî değerlerimizden koptuk
kopalı öyle bir boşluğa savrulduk ki, o boşluğu sürekli konuşmakla,
ha bire bir şeyler söyleyip durmakla doldurmaya çalışıyoruz.
Hatta karşımızdakine hiç konuşma fırsatı vermeden makine gibi
lâf etmeyi marifet sanıyoruz. Atalarımızın "Söz gümüşse, sükût
altındır" sözünü çöpe atalı çok oldu. Oysa, asıl irfan susmadadır,
sükûttadır. Geçmiş çağlarımızın mânevî büyükleri susmasını
bilen, kendi iç âleminin sesini dinlemeyi yeğleyen kimselerdi.
Bu değerli ruh hekimimizin
de dikkat çektiği gibi aslında sükût da bir konuşmadır, hem
de en büyük konuşma:
"Evet, sessizlik konuşur.
Sessizlik dilin ebedî akışıdır. Konuşmakla kesintiye uğrar.
Bir keşiş, üstadına sormuş: 'İlk Kelime nedir üstad?'Üstad
sessiz kalmış. Keşiş, başka bir üstada gitmiş ve bu hikâyeyi
anlatmış. 'İlk Kelime sana zaten söylenmiş'demiş bu üstad.
Sükût, içimizde keşfedilmeyi bekler. Onu keşfetmekle, kendimizi
keşfetmiş oluruz."
Azîz gönüldaşlarım, ben size
bu öğüdü dinleyelim ve kendimizi bulalım derim.
Yaptığımız her işte, her davranışta,
dahasını söyleyeyim takım veya parti tutuşta bile ille de
kendimizin haklı olduğunu, karşımızdakinin kesinlikle haksız
olduğunu söyleme hamlığından kurtulalım. Hekimimizin bahsettiği
genç bir kadının Rabb'ine seslenirken söylediği şu kâinat
kadar büyük sözden, birazcık olsun bizler de nasiplenmesini
bilelim:
"Yarabbi, Sen beni affedecek
kadar büyüksün ama, ben Senin kadar büyük değilim; kendimi
affedemem."
Tabiî bir millette ataların
fazilet esasları kaybolmaya yüz tutunca, bu çürümüşlük cemiyetin
bütün kesimlerine de yayılıyor. Kendi meslek grubunu yakinen
bilen hekimimiz meslektaşlarına da şu uyarıyı yapıyor:
"Yirmibirinci yüzyılda sağlık
çalışanlarının kendilerine sorması gereken soru şudur: Sağlık
bakımının temel bir insan hakkı olarak tanınması yolunda mı
mücadele edeceğim, yoksa küresel oyuncuların istatistikî hesaplarına
kanarak, maliyet analizlerine mi girişeceğim? Hastam benim
için önce bir insan mı olacak, yoksa bir müşteri mi?
Paranın her şeyi soysuzlaştırdığı
bir çağda, tıbbın kendi namusunu koruması için, adalet ve
ahlâkın kılavuzluğuna ihtiyacı var."
Her okuyucunun içindeki onca
yazıdan en az birkaç tanesinde mutlaka kendisini bulacağı,
kendi eksiğini göreceği ve büyük ihtimalle de kendini düzeltmek
için ibret alacağı bu kitabı sizlere takdîm ve tavsiye ediyorum.
|