|
Demokrasi,
merhametli toplumda olur
Gülizar Baki
zaman.com.tr, 12.04.2008
Prof. Dr. Kemal Sayar'ın yeni
çıkan kitabı, merhametle ilgili. Ünlü bir psikiyatrist bu
konuda bir kitap yazınca sormadan edemiyoruz: 'Durup dururken
niye bu kitabı yazdınız? Yoksa giderek merhametsiz bir toplum
mu oluyoruz?'
Biz bir soruyoruz Sayar'dan
bin ah işitiyoruz. "Ne duruyorsunuz sökün sahte su borularını
ev ev merhamet şebekesi kurun." Necip Fazıl unutulmaz eseri
Reis Bey'de başkahramanına söyletiyor bu sözleri. Kitapçıların
yeni çıkanlar kısmında bir kitap var ki o Necip Fazıl'dan
daha ileri gidiyor ve her eve değil birey birey bütün insanlara
merhamet ilacının verilmesini tavsiye ediyor. Psikiyatr Prof.
Dr. Kemal Sayar'ın kaleme aldığı kitap merhameti 'kalbe dönüş
için son çağrı' olarak gösteriyor. Kapatma davası, bir manken
ile çobanın oylarının eşit olup olmadığı, azınlık-çoğunluk
tahakkümü derken demokrasiyi tartıştığımız, genç kızların
annelerini vahşice öldürdüğü, sokak ortasında çocuğunun gözü
önünde aman diyen insanlara kurşunların yağdırıldığı şu dönemde
merhamete toplum olarak her zamankinden daha çok ihtiyaç duyuyoruz.
Kemal Sayar bütün bu olaylara psikoloji bilimi ışığında bakıyor
ve teşhisi koyuyor; "Türkiye merhametsizliğin o koyu ve kasvetli
iklimine hapsoluyor." İçiniz karardı farkındayız ama Sayar
tüm bu olan bitende herkesin bir payı olduğunu düşünüyor.
Dolayısıyla hepimizin bu durumu düzeltecek adımlar atması
gerektiğini söylüyor. Nasıl mı?
Neden merhameti konu alan
bir kitap yazdınız?
Çünkü Türkiye giderek merhametsizliğin o koyu kasvetli iklimine
hapsoluyor. Sadece geçtiğimiz haftalarda yaşanan o merhametsizlik
ve vahşet örnekleri bile buna neden ihtiyaç duyduğumuzu açıklamaya
yeter bile. O genç kızların tutup anacıklarını boğazlamaları
Türkiye'nin hiç aşinası olmadığı bir kötülüktür, zalimliktir.
Evet, bu topraklar türlü zalimlik görmüştür. Ancak insanın,
bedeninden çıktığı anayı katledebilmesi artık aklın, ahlakın
durduğu bir noktadır. İnsan kendi anacığına bile bu kadar
kıyıcılaştıysa düşünün bir başkasına ne kadar kıyıcılaşabilir.
İşte Türkiye maalesef öyle sıkıntılı bir iklime doğru yol
alıyor. Türkiye insanın insana karşı zalimleştiği, insanın
insanı görmediği dinlemediği, hikayelerine karşı kulaklarını
kapattığı kasvetli bir iklime yol alıyor. İşte böyle bir noktada
merhametin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yani bir başkasının
acısını hissetmenin bir başkasını insan yerine koymanın çok
önemli olduğunu düşünüyorum.
İnsanlık her geçen gün merhametten
daha da uzaklaşıyor mu?
İnsanın özünde merhamete eğilim vardır. Fakat aldığımız eğitim,
dünyanın zalim olması, kıyasıya rekabetler bizi merhamet duygusundan
yavaş yavaş uzaklaştırır. Günümüzün hakim ideolojisi ise insanları
"ayakta kalmak için başkalarını ezmek gerekiyorsa ez" noktasına
kadar götürüyor. Bu 'benim için iyi olan iyidir' düsturuna
dayalı bir anlayış. Modernleşmeyle beraber insan bireyselleşiyor.
Dolayısıyla, 'eğer yaralı ve muhtaç bir durumdaki insanı kurtarmak
bana maliyet olarak dönecekse niye böyle bir şeye kalkışayım'
diyor. Bu tamamen bencilce bir şey, modern endüstri toplumu
bu tarz kişiliği adeta kanser hücresi gibi her tarafa yayıyor.
Ben bu tarz kişiliğe "ben tarikatı" üyesi diyorum. 'Ben tarikatı'
üyeleri; başkalarını düşünmeyen, kendi çıkarları için vur
çatlasın çal oymasın yaşayan, dünyayla ilgili hiçbir projesi
olmayan bir kişilik tipidir. Bir çok yazar modern dünyada
samimiyetin öldüğünü dile getiriyor. Günümüz insanının güveni
ölüyor. Özellikle Türkiye'de batılı bir eğitimden geçmiş bir
kuşağın fevkalade yapay hayatlar yaşadığını düşünüyorum. Gerçek
hayatla hiç karşılaşmadan, tamamen sahte bir dünyanın içinde
yapay hırsların yapay yükselişlerin yapay şöhretlerin içinde
gayri insani bir hayat yaşıyorlar. Bu da tabi artmış depresyon,
artmış mutsuzluk olarak psikiyatrilerin ofislerine yansıyor.
Bu tür insanlarla karışlaşıyorum. Merhametin kalplerde hükümferma
olabilmesi için, kalplerin sahici olması lazım.
'Merhametten maraz doğar'
diye bir söz vardır. Siz ise bizi merhamete çağırıyorsunuz!
Ben bu sözün yanlış olduğunu düşünüyorum. Merhamet bizim karşılık
umarak girişeceğimiz bir şey değil ki. Biz zaten merhamet
etmekle ruhumuzun şifasını bulmuş oluyoruz, bundan daha öte
nasıl bir fayda bekliyoruz. Merhametten maraz doğar sözünün
de faydacı bir anlayış var. Merhamet minnet duyuran bir şey
değil. Denk süreçlerin birbirine eklemlenmesidir merhamet.
Aysu Kayacı'nın kendi oyuyla
bir çobanın oyunun eş değer olmasını eleştirdiği sözlerini
düşününce, "merhametle demokrasi arasında bir ilişki var mıdır?"
sorusu akıllara geliyor. Var mıdır?
Tabiî ki var. Demokrasi bir defa karşılıklı konuşma kültürüdür.
Benden farklı olana o farklılıklarını iyi anlayamasam bile,
neden farklısın senin düşüncelerini anlayamıyorum desem bile
saygı gösterebilmemdir. Benden farklı olmasını kabullenmem,
içselleştirebilmemdir. Dolayısıyla saygı ve merhamet demokrasinin
temel bileşenleridir. Ama merhameti yukarıdan aşağıya doğru
ilerleyen bir vektör olarak tarif etmiyorum. Manken kızın
o sözünde talihsiz bir şey var. Kendisini çobandan üstün gören
o sözde günümüzün modern kültürünün öne çıkarttığı değerlere
bir tapınma hali var. Nedir o değerler; şöhret, güç, para,
televizyona çıkıp konuşabilme program yapabilme iktidarı...
Bunlar bir çobanda yok. Çok görünmez bir hayat yaşıyor. O
çobanın iç dünyasının o manken kızın iç dünyasından zengin
olmadığını kim söyleyebilir. Ben kalıbımı basarım ki o yoksul
çobanın iç dünyası o manken kızın iç dünyasından kat be kat
daha zengindir. Onda sayısız hikaye vardır. Dolayısıyla insanların
üstünlüklerini sadece üzerine taktıkları kudret nişaneleriyle
tartmak çok materyalist bir anlayış.
Sizin kitabınızda bahsettiğiniz
yeni bir akım başlamış; pozitif psikoloji. Birçok noktada
modern psikolojinin ise tıkandığını söylüyorsunuz. Modern
psikoloji neden tıkandı ve nedir pozitif psikoloji?
Bu gün bütün dünyada modern psikolojinin mevcut haliyle bir
tıkanma yaşadığı dile getiriliyor. Modern psikolojide, insanın
hep karanlık kuvvetlerin tesirinde olan ve bütün doğal güdüleri
onu hep kötü yöne yönlendiren bir organizma olarak tarif ediliyordu.
Fakat baktığınızda aynı hayat olaylarına maruz kalan iki insandan
biri depresyona girerken, diğeri girmiyor. Hep depresyona
gireni inceleyen psikoloji, diğer insanı daha güçlü kılan
şeyin ne olduğuna da cevap aramaya başladı. Son zamanlarda
ortaya çıkan 'pozitif psikoloji' akımları, artık batının insanı
zalim kuvvetlerin tesirinde zavallı gibi gören anlayışını
siygaya çekiyor. Bize şunu söylüyorlar; insanın içinde süfli,
alçalmaya meyyal kuvvetler olduğu gibi meleksi taraflarda
var. İnsan içinde cesaret ve şükran da anlam arama gayreti
de var. Bu zaman kadar modern psikolojide bunu ihmal etti.
Fakat son 20 yıldır, giderek işlevlik kazandıran pozitif psikoloji
insanın içindeki güzelliği keşfetmeyi, insanı hayat şartlarına
karşı ne, daha mukavim kılıyor onu keşfetmeyi öneriyor. Bu
çerçeveden baktığınızda tanrı inancının, sosyal bağların ve
sosyal zekânın, mizah duygusunun insanı güçlü kıldığını görüyoruz.
Kendimizle dalga geçebiliyorsak daha kâmil daha olgunlaşmış
insanlarız demektir. Daha iyimsersek hayatın dalgaları karşısında
daha zor yere yıkılıyoruz. Batı psikolojisinin eksik bıraktığı
bu yer zaten doğu felsefesinde çok uzun zamandır bilinen şeyler.
Kar yada yağmur yağar felaket
telalığı yaparız, yağmaz hayıflanırız. Hükümet, belediye,
anne, baba, bakkal manav, gazeteci polis herkesi suçlayacak
bir şey buluruz. Sürekli şikayetçi pozisyonunda olmamızın
sebebi nedir?
Türkiye'de böyle bir ruh iklimi var. Şikâyet kültürü yaygınlaşmış.
Herkes şikâyet ederek var oluyor. Bu çok yıkıcı bir şey. İnsanların
enerjilerinin önemli bir kısmını, birbirilerinin hakkındaki
dedikodular, kendi ortamlarından şikâyetler, gelecekle ilgili
karamsar beklentiler alıp götürüyor. Ben de zaman zaman kendimi
kronik uzamış bir endişe içinde buluyorum. Hepimiz kendimizi
dışta tutarak bu ülkeye kızıyoruz. Konfiçyus'un bir sözü var
"karanlığa küfür edeceğine bir mum da sen yak." Şikayet etmeyi
bırak bir şey ortaya koy! Sen kendini temizle, sen kötücül
insan ilişkilerinden arın. Ben daha ziyade ortaya bir şey
koymayan insanların şikayetçi olduklarını görüyorum. İçlerindeki
enerjiyi yapıcı ve yaratıcı bir şeye dönüştüremeyen insanlar
daha çok şikayete diyor.
İnsanların hep karşı tarafı
suçlamalarının sebebi nedir?
İnsanların bireysel sorumluluklarını üstlenmemiş olması. Bizim
toplumumuzda hala çocuksuluk hüküm sürüyor. Bizim psikolojik
olgunluğu çok geç elde ettiğimiz ve hatta çoğu insanın elde
etmeden vefat ettiğini düşünüyorum. Sorumluluk duygusu şunu
diyebilmeyi gerektirir; "ben şurada hata yapıyorum. Bu işin
şu kısmı bana ait hatalardan oluşuyor, benim bunu düzeltmem
gerekiyor" Fakat biz bunun yerine o sorumluluğu üzerimizden
başka insanların üzerine atıyoruz. Kendi kusurumuzu yansıtıyoruz.
Psikolojide en yaygın savunma mekanizması yansıtma mekanizmasıdır.
Bu ilkel savunma düzeyini kullanıp herkes birbirini suçluyor.
Ama ortada hiçbir zaman gerçek suçlu yok. İnsanlar yanlış
giden şeylerde kendi paylarını görebiliyorlarsa hayatta daha
başarılı oluyorlar.
|