|
MERHAMETİN
ÖTESİNDE KÖY YOK!..
Kültür Ocağı Vakfı-Rengâhenk
Dergisi, 21/04/2008.
Röportaj: Mehmet Emre Ayhan
Kemal Sayar ülkemizin önde
gelen psikiyatristlerinden birisi. Fakat sadece o kadar değil,
aynı zamanda bir akademisyen, bir yazar, bir şair. Prof. Dr.
Kemal Sayar, psikiyatriyi sadece bilimin içine hapsetmeyen,
eleştirel bir yaklaşım takınarak onu kadîm kültürümüzün damarlarıyla
da buluşturan ve o yüzden kültürel psikiyatri'yi uzmanlık
alanlarından birisi hâline getiren bir düşünür. İşte bu yüzden
kitaplarında ve konuşmalarında düşünce ile duygu, kâinat ile
insan, bilim ile edebiyat, felsefe ile nebevî hikmet ustalıkla
buluşuyor. Biz de konuşmamızda psikiyatri ve psikiyatrideki
modern açılımlardan başlayarak çağımızın bir röntgenini çektik,
insanımızı ve kültürümüzü gözlem masasına yatırdık. Ve sonunda
anladık ki, kurtuluşumuz kalplerimizin üzerinde kiri, pası
temizlemekle ve kalbe dönüp yeniden onun şarkılarını söylemekle
mümkün. Akleden bir kalbi olan Sayar'ın sesi ve söyledikleri,
Mevlânâ'nın "Susuzun su için inlediği gibi, su da susuzluğunu
gidereceği bir dudak arar" demesi gibi, hak ettiği yankıyı
bulmalı…
Hocam şöyle başlayalım. Psikiyatri
ne demektir? Psikolojiyle arasındaki farklar nelerdir?
Psikiyatri ruhsal rahatsızlıklarla ilgilenen tıp branşına
verilen isim. Ruhsal rahatsızlıklar çok değişik sebeplerle
ortaya çıkabilir. Çok değişik seyirler gösterebilir. Psikiyatri
bu rahatsızlıkların tedavisiyle, önlenmesiyle, seyrinin nasıl
daha olumlu bir hâle getirilebileceğiyle ilgilenen tıbbın
bir branşı. Çok sıklıkla ülkemizde psikiyatri ile psikoloji
birbiriyle karıştırılıyor. Psikiyatri daha çok marazî olana,
yani bir hastalığa odaklanıyor. Hastalığın tedavisine odaklanıyor.
Dolayısıyla bir şifa disiplini, bir tedavi disiplini. Psikoloji
ise genel mânâda insan davranışı üzerine odaklanan bir bilim.
Psikolojinin değişik alt branşları var: klinik psikoloji,
endüstri psikolojisi, sosyal psikoloji gibi. Bize yakın olan
branşı ise klinik psikoloji.
Son zamanlarda yazdığınız
bilimsel yazılara baktığımızda kültürel psikiyatri üzerine
eğildiğinizi görüyoruz. Bize kültürel psikiyatriden de bahsedebilir
misiniz?
Kültürel psikiyatri, psikiyatrik rahatsızlıkların bir kültürden
diğer kültüre nasıl değiştiğini, kültürel etmenlerin ruhsal
rahatsızlıkların şekillenmesinde ne gibi bir rol oynadığını
inceleyen psikiyatrinin adıdır. Kültürel psikiyatrinin özelliklerinden
bir tanesi de psikiyatrinin epistemolojisine dair bir takım
eleştiriler getirilebilmesidir. Mesela günümüzdeki kültürel
psikiyatri akımı Batı psikiyatrisinin mümkün olan tek psikiyatri
olmadığını, bunun içindeki kültürel önermelerin de eleştirilmesi
gerektiğini dile getirmektedir. Yani Doğulu bir bireyin sadece
Batılı tedavi yöntemleriyle, daha doğrusu Batılı insandan
hareket edilerek kurulan tedavi yöntemleriyle anlaşılmasının
her zaman mümkün olmayabileceğini dile getirmektedir. O bakımdan
kültürel psikiyatri hem tanımlayıcı hem de eleştirel bir disiplindir.
Yani şunu mu demek istiyorsunuz?
Hastalık evrenseldir ama tedavi yöntemleri kültürden kültüre
değişebilir?
Aslında hastalık da evrensel olmayabilir. Mesela depresyon
dediğimiz rahatsızlık, evet pek çok toplumda vardır, fakat
depresyon Doğu toplumlarında daha bedensel belirtilerle seyrederken
Batı toplumlarında daha psikolojik belirtilerle seyredebilir.
Yani kültürel psikiyatri bütün bu farklılıkları, çeşitlilikleri
dikkate alan daha kuşatıcı, daha bütüncül bir yaklaşım, bir
çerçeve sunmaya gayret eder. Şöyle bir yaklaşımı eleştirir;
Batılı merkezlerde üretilen bu bilimi alalım, hiçbir uyarlama,
topluma hiçbir uydurma gayreti gütmeksizin aynen ithal edelim,
anlayışını şiddetle eleştirir. Her toplumun kendi normallik
anlayışı olduğunu, her toplumun ruhsal disiplinin biraz da
o toplumun yerel dinamikleriyle şekillenmesi gerektiğini va'zeder.
Psikiyatri'nin hep kötüye,
marazî olana odaklandığını görüyoruz. Psikiyatrinin biraz
da ruhun olumlu taraflarına eğilmesi gerekmiyor mu?
Pozitif psikoloji diye bir akım var son yirmi-otuz yıldır
dünyada. Bu akım bize şunu söylüyor. Her insan zorluğa maruz
kalır. Bazı insanlar bu zorluklar karşısında yenilir, bazıları
yenilmez. Zorlukların alt edemediği insanlarda ne gibi olumlu
kişilik özellikleri var, biraz da buraya bakalım diyorlar.
Buraya baktığımız zaman ne görüyoruz? Cesaret görüyoruz, şükran
duygusu görüyoruz, inanç görüyoruz, zorlukları değiştirebileceğine
dair sağlam bir itikat görüyoruz. Bütün bu olumlu kişilik
özelliklerinin üzerinde durmamız gerekir diyen bir akım bu
pozitif psikoloji akımı. Yani hep biz insanın kırılgan noktaları
üzerine odaklanıyoruz, kırılganlık üzerine bu kadar odaklanmayalım,
insan aynı zamanda çok dirençli, güçlü bir varlık da. O direnç,
güç noktalarının üzerinde duralım diyen bir akım. İnsanın
olumlu doğası üzerinde duran bir akım. Mesela Freud'dan başlayarak
psikanalize baktığınız zaman psikanalizde daha kötücül bir
insan resmi vardır. Bu şu demektir: karanlık kuvvetlerin tesirinde
kalmış zavallı bir organizma. Karanlık, bilinçdışı kuvvetler
insanı oradan oraya savuruyor ve kendisi bütün hayatı boyunca
geçmişin eksikliklerini, yoksunluklarını telafi etmek için
uğraşıp duruyor. Oysa pozitif psikoloji insana daha etkin
bir anlam yüklüyor, yani "sen bu hayatın içinde bir şeyleri
kendin başarabilirsin, değiştirebilirsin" diyor. Bunu varoluşçu
psikiyatride de görüyoruz. Yani insan tekine sorumluluk ve
anlam yükleme, onun tek başına pek çok şeye muktedir olduğunu
söyleme duygusu varoluşçu yaklaşımlarda da mevcut. Tabii varoluşçuların
da Tanrıtanır ve Tanrıtanımaz kolları mevcut. Sartre Tanrıtanımaz
kolu temsil eden en önemli varoluşçu, Kirkegaard ise inançlı
kolun en önemli temsilcisi. Ben mesela Kirkegaard'a ve söylediklerine
kendimi çok yakın hissediyorum. Yani çok sağlam bir mü'min,
öyle söyleyeyim, inançlı bir insan. Bizim biraz paradigma
değişikliğine ihtiyacımız var psikiyatride ve psikolojide.
İnsanı hep zayıf, bîçare bir varlık olarak resmetmekten ziyade,
onu, aynı zamanda yükselebilecek, melekler katına çıkabilecek
bir varlık olarak da görmemiz, o potansiyele sahip bir varlık
olarak da kabul etmemiz lazım. Zaten bu bizim geleneksel kültürümüzde
var; "hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen" diyor şair.
Hz. Mevlânâ'nın çok enfes bir şiiri vardır, diyor ki: "bir
mineraldim, bir çiçek olarak doğdum. Bir çiçektim, öldüm,
bir hayvan olarak doğdum. Bir hayvandım, öldüm, bir insan
olarak doğdum. Bir insandım, öldüm, bir melek olarak doğdum.
Bir melektim, öldüm, artık beni kim tutabilir." Yani varlığın
o yükselişine işaret ediyor bu şiirde. Bizim de kendi geleneğimiz
içindeki imkânlardan yararlanmamız lazım. Bizim çok büyük
mutasavvıflarımız, bu toprağın çok bilge insanları var. Bu
bilge insanların sunduğu imkânlardan, içgörüden, ruh genişlemesinden
yararlanmamız lazım. Mevlânâ'ya, Yûnus'a bir de bize sağladıkları
psikolojik içgörülerle bakmamız lazım.
Psikiyatrik rahatsızlıkların
ortaya çıkmasında insanın kendi öz kültürüyle yabancı kültürler
arasında kalması, buradan bir gerilim doğmasının da etkisi
var mı?
Muhakkak böyle bir gerilimden bahsedilebilinir. Ama küreselleşmeden
bahsettiğimiz bir ortamda ve zaman diliminde bu gerilimler
giderek azalıyor. Nasıl azalıyor? Çünkü küreselleşme rüzgârı
insanları hep aynı renge boyuyor. Bakıyorsunuz bütün dünyada
gençler Madonna dinliyor, Batılı pop müzikle kendilerinden
geçiyor, Batılı tüketim kalıplarını kullanıyor. Dolayısıyla
aslında dünyanın giderek aynı renge boyandığını görüyoruz.
Fakat bir yandan da bu, bir geçmişi, bir kökü olan toplumlarda
endişe yaratıyor. Çünkü kendi kökünü, geçmişini ve aidiyetini
korumak istiyor bu toplumlar. Dolayısıyla o küreselleşme rüzgârı
gün gelip de kendilerini etkilemeye başladığı zaman aşırı
reaksiyonlar vermek istiyor bazı kültürler. Bunun en önemli
örneklerini gençler arasında görebiliyoruz. Gençler arasında
hem Batılı tüketim modellerini, Batılı yaşam tarzını benimseme,
hem de kök olarak, ruh olarak doğduğu topraklarla bir irtibat
kurma arayışı oluyor. Bu da bazen gençleri "iki cami arasında
bînamaz" bırakabiliyor. Kimliksiz, kişiliksiz, aidiyetsiz
bırakabiliyor. Bütün bunlar hem kültürel psikolojinin, hem
kültürel psikiyatrinin alanına giriyor.
Bu söylediklerinizden küreselleşmenin
öncelikle gençler üzerinden yürütüldüğünü söyleyebilir miyiz?
Elbette, küreselleşmenin öncü kuvveti gençlerdir. Küreselleşme
ile ilgili yaygın modaları önce gençler kullanır. Küreselleşmenin
zaten dünyaya yayılmasının en önemli araçları televizyon ve
internet kültürüdür. Televizyon ve internet üzerinden o Batılı
değerler, yaşama biçimleri bütün dünyaya ulaştırılır, propaganda
edilir. Böylece daha geniş bir tüketici nüfusu yaratılır.
Sonuçta bütün bunlar, küreselleşme dediğimiz olgu, kapitalizme
hizmet eden, daha çok mal tüketilmesini arzu eden sistemlerdir.
Böylece insanlar derinlikli, o toprağın kültürünü, kokusunu
taşıyan insanlar olmaktan çıkarılarak basit birer tüketici
hâline getirilmektedir. O zaman da zaten dünyayla ilgili dönüştürme
talepleriniz kalmamış olur. Sadece daha fazla tüketmek istersiniz.
Ve ne bulunduğunuz toprağı, ne dünyayı, bulduğunuzdan daha
güzel bir yer haline getirmek gibi bir çabanız, gayretiniz,
ülkünüz olmamış olur.
Psikiyatri ruhsal rahatsızlıklarla
ilgilenen tıp branşı. Biraz önce psikiyatrik rahatsızlıkların
da evrensel olmayabileceğini, kültürel psikiyatri ile ilişkilendirerek
söylediniz. O halde Batıdaki "ruh" anlayışıyla Doğudaki "ruh"
anlayışını da karşılaştırır mısınız?
Batıda insanın ruhu derisinde biter. Bu ne demek? Yani benim
otonom, özerk bir ruhum vardır. Oysa Doğuda insanın ruhu derisinin
bittiği yerde bitmez. Yani insanlar arası ilişki çok önemlidir.
Aile çok önemlidir, sülale çok önemlidir. Hatta daha da genişletmek
mümkün, insanın aşkın olanla, müteal olanla, Allah'la kurduğu
rabıta çok önemlidir kendi kimliğini tanımlarken. Yani Batılı
insan çok bireyleşmiş, atomize olmuş derecede bireyleşmiş
bir varlıktır. Oysa Doğulu insan daha bir sosyal matris içinde,
sosyal bağlam içinde yaşayan bir insandır. Dolayısıyla bunların
rahatsızlıklarının ortaya çıkması da çok değişik biçimlerde
olabiliyor. Mesela batılılar depresyon kelimesini kullanıyorlar.
Depresyon çöküntü, çökme manasına gelir. Pek çok kültürde
ruhî sıkıntı, ruhî ıstırap bu kelimeyle ifade edilmemektedir.
Bizim toplumumuzda, benim Çubuk yöresinde duyduğum enfes bir
şey vardı, "gönül yorgunluğu" diyorlardı depresyon benzeri
haller için. Bunun Batı dillerinde bir karşılığının olması
çok zor. Bakın "gönül yorgunluğu" ifadesinde neler var. Bir
kere "gönül" diye bir kelime var.
Bu kelimenin batı dillerinde
bir karşılığı yok zaten bildiğimiz kadarıyla.
Evet, karşılığı yok zaten. "Gönül"de bu ülkenin geçmişine
bir atıf var. Türkülerine, şiirlerine, ortaya konmuş o büyük
medeniyete atıf var. Çünkü biz medeniyetimizi gönül medeniyeti
olarak isimlendiriyoruz. Şimdi bu kelimeyi anlamadan buradaki
insanların depresyonunu da anlayamazsınız, ruhî hallerini
de anlayamazsınız. Yine bizim toplumumuzda pek çok ruhî hâl
yürek kelimesine, kalp kelimesine referansla anlatılır. Kalbimiz
kırılır, yüreklerimiz kalkar, kabarır. Yürek ve kalp üzerine
binlerce hâl tarif ederiz. Tüm bunlar aslında bizim geleneksel
tıp ilmimiz içinde, tasavvufi sistem içinde kalbin oynadığı
merkezî rolle alakalıdır. Yani bu toplumda hâlâ kalp bütün
organların şahı ve merkezi olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla
bir ruhî rahatsızlık bedensel belirtilerle seyrettiği zaman
hemen kalbe atıf yapılıyor. Şimdi siz Batıda yazılmış bir
kitabı tercüme edip içindekileri Türkiye'ye uyguladığınız
zaman yeterince randıman alamayabilirsiniz. Çünkü oradaki
insanı tarif etmekte kullanılan unsurlar, düsturlar buradaki
insanı anlamakta yetersiz kalabilir.
Ruh anlayışı her iki medeniyet
dairesinde de farklıyken ruh'un arayışı da farklıdır diyebilir
miyiz? Ruh birtakım şeyleri arar, bulamadığı zaman rahatsızlıklar
meydana gelir ve hem Doğuda hem Batıda bu rahatsızlıklar farklı
farklıdır? Ruhun aradığı şeyler nelerdir?
Ruhumuz her zaman bağ arar, ilişki arar, insan arar, hikâyemizi
anlatabileceğimiz birisini arar. Bu doğuda da batıda da böyledir
aslında. Benim bir kitabımda epigraf olarak kullandığım Feridüddin-i
Attar'ın bir hikâyesi vardır. Bir saka, yolda giderken başka
bir sakayla karşılaşıyor. Diyor ki, "ey kardeşim, çok susadım.
Bana kırbandan bir tas su versene". Öbür saka şaşırıyor, hayretle
"be şaşkın adam" diyor, "sende de aynısı var. Doldurup içsene
kendi kırbandan." Bunun üzerine diğeri şöyle cevap veriyor:
"Sen bana yine de kendi kırbandan bir tas su ver güzel kardeşim.
Çünkü ben kendi suyumdan bıktım." Bu muhteşem bir hikâye.
Bu hikâye, insanın konuşma, bağ kurma, bir başka insanla hâlleşme,
dertleşme ihtiyacını çok güzel anlatıyor. O saka, aslında
yalnızlıktan bıkmış, aslında bir tas suyu içerken diğeriyle
hoş beş etmek, onunla bir şeyler paylaşmak istiyor. Her insan
kendi hikâyesinin bir başkasında yankılandığını görmek ister.
Dolayısıyla bağ arar. Ruh başka ne arar? Ruhun bence en önemli
arayışı, müteal olanı yüce olanı aramasıdır. Yani sonsuzluk
arzusunu dindirecek olanı arar. Hepimiz bu dünyada çok kısa
ömürler sürüyoruz. Doğuyoruz, bir şekilde hayatımız tamamlanıyor,
bitiyor. Fakat istiyoruz ki bizden geriye bir şeyler kalsın.
Bu yolculuk, bu macera devam etsin. Hayatın sonluluğuna karşın
ölümün bizde bu kadar anksiyete, endişe uyandırmasının sebebi
budur. Kalmak istiyoruz, sonsuzlukla tanışmak istiyoruz. İşte
müteal olana, aşkın olana, Allah'a yöneliş de insanın bu arayışının
meyvesidir. İnsan kendi içinde bitmeyecek olanı, sonlanmayacak
olanı arar, metafizik olana, aşkın olana yöneliş de bunun
neticesinde gerçekleşir. Demek ki her insan müteal olanı,
aşkın olanı arıyor; bu dünyada da bağı, sevgiyi ve hikâye
paylaşımını arıyor.
Son zamanlarda ülkemizde
ve dünyada depresyon, yani bizim deyimimizle "gönül yorgunluğu"
vakasının arttığı bir gerçek. Hatta gelecek 5-10 senelik sağlık
projeksiyonlarında depresyonun en ciddi rahatsızlık olacağı
öngörülüyor. Modern insanın gönlü neden bu denli yoruluyor?
Şöyle söylemek mümkün, aslolanı kaybediyoruz. Modern dünyada
biz eşyadan yana çok zengin fakat zamandan yana bir o kadar
fakiriz. Sevdiklerimize zaman ayıramıyoruz. Bir dost sohbetinde
ısınamıyoruz. Modern çağda hayat o kadar iktidar, para, güç
yönelimli hâle geldi ki eğer bir şey paraya tahvil edilemiyorsa
anında değer kaybediyor. Batı toplumlarında bu dönüşüm daha
hızlı yaşanıyor. Batı toplumlarına baktığınız zaman dostluğun,
yârenliğin hatta anne ve babalığın dahi anlam kaybına uğradığını
görüyorsunuz. Çünkü anında güce veya paraya tahvil edilemiyor
bunlar. Sahici olanların yerini sahte olanlar dolduruyor.
Samimiyet ölüyor, samimiyetten uzaklaşıyoruz. Bunlar çok önemli
gelişmeler. Modern yüzyıl maalesef insanın kendi özünden uzaklaştığı,
insanın insana yabancılaştığı, bir yazarın tabiriyle "insan
gezegeninin soğuduğu bir yüzyıl" olarak kayıtlara geçti. Bizim
neyi aramamız gerektiğine ben şöyle cevap veriyorum. Parayla
değiş tokuş edilemeyecek olan insanı tanımlayan aslî değerlerdir.
Her ne değer ki parayla alınıp satılamıyorsa, işte o insanın
araması gereken şeydir. Mesela bir annenin evladına sevgisi.
Bir anneye, "sana şu kadar para vereceğim, biraz daha fazla
sevgi göster evladına" diyebilir misiniz? Demek ki insanın
feda edemeyeceği, para karşılığında veremeyeceği değerler,
insanı yapan aslî değerlerdir. Dostluk gibi, hürriyet gibi,
anne babalık gibi, diğerkâmlık gibi değerler aslî değerlerdir
ve bütün bunlar bizim geleneksel kültürümüz içinde zaten mevcuttur.
Bizim sorunumuz şu, "ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler"
misâli biz kendi kültürel kaynaklarımızdan yararlanmayı, oradan
beslenmeyi unutmuşuz. Belleğini kaybetmiş bir toplumuz. Ve
bellek ne zaman dirilmeye yüz tutsa, bir sürü siyasî söz arasında
maalesef bu gayretler boğuluyor. Ben Türkiye'nin mevcut ikliminin
çok fazla siyasîleştiğini düşünüyorum. Ve bu toprağın bütün
gençlerinin, insanlarının, Yûnus'a, Mevlânâ'ya, Hacı Bektaş-ı
Velî'ye, Eşrefoğlu Rumî'ye, eşdeğer bir iyi niyetle, hâlisâne
bir niyetle bakmaları gerekirken kimileri bakıyor, kimileri
onlarda kaçılacak bir şey görüyor. Bu çok feci bir şey. Bunlar
bu toprağın belleği. Siz bunları yok sayarak hiçbir şey, hiçbir
verim ortaya koyamazsınız. Ayaklarınızın birini bu toprağa
sağlam basmadan bu dünyaya yeni hiçbir şey söyleyemezsiniz.
Hepimizin, gerek ruh sağlığı alanında çalışanlar gerekse kültürel
alanda çalışanlar, mutlaka ayaklarımızı bu toprağa sağlam
basması, bu toprağın derinlerindeki köklerle bir ruh yakınlığı
kurması lazım.
Bellek ne zaman dirilmeye
yüz tutsa, gayretlerimiz boğuluyor dediniz. Buna bir örnek
verir misiniz?
Kültürel bir örnek vereyim. Biz neden Osmanlı Türkçe'sini
okuyamıyoruz? Bizim kütüphanelerimizde binlerce Osmanlı Türkçesi'yle
eser varken biz neden onlarla irtibat kuramıyoruz?
Son zamanlarda bir iyileşme
yok mu? Özellikle gençler çeşitli kurslarda Osmanlıca öğreniyor.
Bu neden liselerde verilmiyor peki?
Orası biraz siyasete giriyor
galiba…
İşte tam bunu kastediyorum. Bu konu bana göre nötr bir şeydir.
Ben, benim kütüphanelerimde duran onbinlerce cilt yazma eserle
neden siyasî alanın dışına taşarak bir ruh akrabalığı kuramıyorum?
İşime siyaseti hiç karıştırmadan, siyasetle hiç işim olmadan
neden burayla bir organik ilişki kuramıyorum. Siyaset maalesef
hayatın her tarafına nüfûz ediyor, her konuda Türkiye'de çok
korkunç bir kutuplaşma yaratılıyor. Bu kutuplaşma, Türkiye'nin
kültürel derinliğinden istifade edememe gibi bir sorunu beraberinde
getiriyor. Özellikle gençlerin bu toprakla sağlam bir ilişki
kuramaması gibi bir sonuç getiriyor. Ne yapıyorsunuz ondan
sonra? O gençleri küreselleşme rüzgârının önünde zavallı yemler
hâline getiriyorsunuz. Esiyor, uçuruyor, götürüyor.
O hâlde şöyle mi oluyor:
küreselleşmenin getirdikleri nötr olarak sunulurken bize ait
değerler…
Siyaset süzgecinden geçirilerek, yani etiketlenerek sunuluyor.
"Osmanlıca mı öğreniyorsun. O hâlde sen şu dünya görüşüne
mensupsun" deniliyor. Tam aksine ben diyorum ki bu topraklarda
temel meselemiz yerliliği başarmaktır. Bu toprakların kültürüyle
organik bir ilişki kurabilmektir. Geçmişe bugünün duygularıyla
yaklaşmayalım. Mazi hepimizin ortak malıdır, onu bugünün kötücül
siyaset duygularıyla kirletmememiz lazımdır. O yüzden bu ülkenin
düşünmeye çalışan her insanı bir şekilde Osmanlı Türkçesi'ni
de öğrenmek zorundadır, bu toprakların yerli kültürünün bugüne
kadar ne söylediğini de bilmek zorundadır. Oraya istihfafla,
hafif görerek, istihkârla yaklaşamaz, buna hakkı yoktur.
Peki, bir psikiyatrist gözüyle
baktığınızda çağımızı nasıl yorumluyorsunuz?
Çağımız refahın arttığı ama mutluluğun gerilediği bir çağ.
Zaten Yavaşla ve Merhamet adlı son iki kitabımda ben bu konuları
işliyorum. Refah bu kadar artıyor olmasına rağmen neden mutluluk
bu kadar geriliyor, depresyon bu kadar artıyor? Bunlar önemli
sorular. Çünkü insan yalnızlaşıyor, insanlar arası ilişkiler
zayıflıyor. Anne-baba ve çocuk arasındaki ilişki dahi zayıflıyor.
Bunlar olunca da mutsuzluk artıyor. Bizim sahip olduğumuz
şeyler gün geliyor ruhumuza sahip oluyor. Biz içimizdeki boşluğu
hep daha fazla tüketerek dolduracağımızı zannediyoruz. Daha
fazla tüketmek içimizdeki boşluğu doldurmadığı gibi onu daha
da büyütüyor. Bir de, hayat daha da karmaşıklaştı, modern
hayatın en büyük esprisi zaten daha da karmaşık olması. Bosnalı
bir hanımla bir röportaj yapılmıştı bundan on-on beş sene
evvel bir gazetede. Diyor ki, "savaş sırasında bu modern hayatın
ne kadar lüzumsuz bir şey olduğunu fark ettim. Mesela yumurta
ısıtma makinesi almışım" diyor. "Evimi lüzumsuz şeylerle doldurmuşum.
Savaş başladı, elektrikler gitti. Hiçbir şey işe yaramamaya
başladı. Elektrikli aletlerin hiçbirini kullanamaz hâle geldim,
dolayısıyla bunların hepsi çöp haline geldi." İşte modern
hayat bir sürü alet edevat yaratıyor, bir takım düğmelerle,
kumandalarla güya hayatınızı kolaylaştırıyorsunuz. Onları
kullanmak belli bir müddet sonra çok müşkül bir şey haline
geliyor. Fakat elektrik kesilince hepsi işlevsiz hale geliyor.
Benim büyük oğlum 9 yaşında, okulda resim öğretmeni bir ödev
vermiş, demiş ki "hayâlinizdeki bahçeyi çizin." Neyse, bizim
oğlan akşam uğraştı, uğraştı, çizdi ve bitirdi, bana getirdi,
bir baktım resmin ortasında bir robot, yukarılardan kablolar
fırlıyor, lap toplar düşüyor göklerden, çeşitli bilgisayar
oyunlarından aparılan şeyler falan. "Oğlum" dedim, "bu bahçe
mi?!" "Eee baba, benim hayâlimdeki bahçe bu!"
Çocukların hayallerini bile
istila etmişler, ne kadar acı…
Evet, çocukların hayalinde bile teknoloji var. Çok fena bir
şey bu. Çocuk güzel, içinde zaman geçirilecek bir bahçe olarak
teknolojik bir bahçeyi görüyor. Bu nesil, bizim çocuklarımız
tabiat özürlü çocuklar. Çok fazla apartmana hapsolmuş, maalesef
tabiatla yüzleşemeyen, işte çimlerde yuvarlanamayan çocuklar…
Şu da var tabii ki, modern zaman hepimizde çok büyük anksiyeteler,
endişeler yaratıyor. Ben üç hafta önce ailemi, çocukları bir
kır yerine götürdüm. Orada sabahtan akşama kadar çimlerde
yuvarlandılar, oynadılar. Çok mutluyuz hepimiz. Dört gün sonra
çocuğum "şuram acıyor" demeye başladı. Bir baktım, bir tane
kene yapışmış boynuna. Dört gündür orada. Şimdi bakın, kenelerle
ilgili bir sürü hastalıklar çıktı. Kenelerin yol açtığı ölümcül
hastalıkları biliyoruz bugün. 50 sene önce bilmiyorduk. Büyük
bir telaşla hastaneye gittik, özel bir operasyonla onu çıkardılar.
Şimdi ben korkuyorum, çocuklarımı asla böyle tabiata başıboş
salmam. İşte modern hayatın bizde, imgelerimizde, tahayyülümüzde
yarattığı bir korku var. Doğal olan zararlıdır, korkusu. Tabiattan
da korkuyoruz. Kendimiz adına korkmasak bile çocuklarımız
adına korkuyoruz, endişeleniyoruz. Sokağa, tabiata çıkarmıyoruz.
Bir de öbür taraftan bakalım. Ben çocukluğumda tel arabalar
yapar, onlarla oynardım sokaklarda arkadaşlarımla. Şimdi çocuklar
çok gelişmiş oyuncaklardan tatmin olmuyorlar. Çünkü hayâl
gücünü kamçılamıyor o oyuncaklar. Çocuk emek katmıyor, alın
teri katmıyor, hayâl gücünü katmıyor oyuncağı yaparken. Hayatın
doğallığının giderek öldüğü zamanlardan geçiyoruz. Bunun için
hepimizin daha dikkatli ve daha az korkak olması gerekiyor
bir bakıma. Bizim başımızdan öyle birşey geçti, tamam, ama
bizim tekrar çimlere, tabiata rahatlıkla çıkabilmemiz gerekiyor.
Pek çok çalışma, tabiatla buluşmanın gerek yetişkinleri gerek
çocukları stres bakımından çok rahatlattığını gösteriyor.
Keneden devam edersek, böyle
zararlı bir böcek olduğunu bilmiyorduk, öğrendik ama şimdi
rahat değiliz. Bilmiyorduk, mutluyduk daha önceden. Bilmek
özgürleştirir, mutlu kılar'dan ziyade bilmek bazen de acı
verir diyebilir miyiz?
Modern insan çok fazla seçimle karşı karşıya. Çok fazla şey
bildiği için çok fazla korkuyor. O yüzden bizim Âsaf Hâlet
Çelebi gibi, "bilmemek bilmekten iyidir/ düşünmeden yaşayalım
Mâra" dememiz lazım herhalde.
Bir de demin yalnızlaşma
diyordunuz ama günümüzdeki durumla bu tezat oluşturmuyor mu?
İletişim teknolojisi gelişiyor, diyor ki mesela bir cep telefonu
operatörü reklamında: "geyiğe doyacaksın"…
Sanal, sanal… Yüz yüze iletişimin, karşılıklı yüz yüze bakmanın
yerini ne tutabilir? Yani telefonda yaptığınız şey ancak "geyik"
olabilir. Meramınızı birkaç dakikada anlatabilirsiniz, ondan
sonra lüzumundan fazla konuşmak büyük olasılıkla geyik olacaktır,
yani içeriksiz, boş konuşmak olacaktır. O reklam aslında bize
telefonla yapılan şeyi çok güzel tarif ediyor.
Sessizlik de lazım bir yerde
değil mi? Biz sanırım her ânımızı doldurmamız gerektiğini
düşündüğümüz için sürekli konuşuyor, belli bir yerden sonra
da geyik yapıyoruz.
Evet, "çağımız bir gürültü çağı" diyor Aldous Huxley, "fiziksel
gürültü, zihinsel gürültü, arzunun gürültüsü." Yani öyle ki
biz sükûtu hayatımızdan kovuyoruz, bu çok feci bir şey. Sessizliği
bozan şey, işitilme endişemizden başkası değil. Sükûtsuz nasıl
yaşayabiliriz? Yani ben sükût etmezsem, şu bahçedeki kuşların
sesini nasıl duyabilirim? Sessizlik de konuşur. Konuşmakla
kesintiye uğrar. Zamanın birinde bir keşiş, üstadına sormuş:
"İlk kelime nedir üstad?" Üstad sessiz kalmış. Keşiş başka
bir üstada gitmiş ve bu hikâyeyi anlatmış. "İlk kelime sana
zaten söylenmiş" demiş bu üstad da ona. Sükût etmezsem kendi
içimin seslerini nasıl duyabilirim? Yani arada bir kaçmam
lazım, sadece kâinatı ve içimin seslerini dinlemem lazım ki
daha kâmil bir insan olayım, kendimi geliştirmiş bir insan
olayım. Modern medeniyet hiç boşluk bırakmamak üzerine kurulan
bir medeniyet, öyle ki her anımızı muhakkak bir şeylerle doldurmamız
gerektiğini dikte ediyor. Çünkü insan boş kaldığı zaman, yavaşladığı
zaman ölümü hatırlıyor. O yüzden hep hızlandırıyor, böylece
hayatında hiç boşluk bırakmadığı için insan dolu dolu, çok
mühim bir hayat yaşıyormuş hissine kapılıyor. Ama özü itibariyle
kof bir hayat yaşıyor.
Bu kof hayatlardan sıyrılabilmemiz
için kalbe dönmemiz lazım galiba. Merhamet-Kalbe Dönüş İçin
Son Çağrı'dan bahsedelim biraz da Hocam. Merhamet nedir?
Merhamet eşitler arasında olur, olmalıdır. Eşitler arasında
oluyorsa merhamettir. Ben bir insana merhamet ediyorsam o
da bana merhamet ediyordur. Bu karşılıklı gidip gelen, karşılıklı
gelişen bir şeydir, bir süreçtir. Merhamet ile acımak birbirinden
farklı. Ben bu kitabımla da bunu vurgulamaya çalıştım. Merhamet
bir başkası için hissetmek, bir başkası için acı duymak, bir
başkasının seçimlerine saygı duymak, onun varolma hakkını
kabullenmek, benden farklı olanı yaşatabilmek, ona kendi insanlığımın
bütün imkânlarını sunabilmek, onun varoluşu için, onun bu
dünyada saygın bir birey olarak var olabilmesi için kendi
imkânlarımı onun için seferber edebilmem demektir. Yani merhamet,
bu kitapta anlatıldığı şekliyle, ayrı bir varoluş biçimidir.
Daha sûfîyâne bir varoluş biçimidir bana göre. Tasavvufu tarif
etmesi istenen birisi şöyle diyor: "kâinattaki her şeye nezaketle
ve güzellikle davranmaktır, böceklere bile." Bir başkası da
sûfîlikteki hedefi şöyle tarif ediyor: "incinmemek ve incitmemek."
Ne incineceksin başkasının kem sözünden, kem hareketinden
ne de inciteceksin öyle bir kemal seviyesine çıkarak. İşte
merhamet, çok özet olarak söylersem, incinmemek ve incitmemektir.
İnsanlar birbirini dinlemeyi
bıraktığı vakit zalimlik başlar demişsiniz.
Yani mesele şu, insan kardeşimizi, insan yoldaşımızı, bu dünya
hayatındaki macera arkadaşlarımızı yol arkadaşı olarak mı
göreceğiz, yoksa rakip olarak mı? Birbirini yok etmemeye yazgılı
iki varlık mıyız, birbiriyle yârenlik etmeye, dayanışma yapmaya,
omuz omuza vermeye yazgılı iki varlık mıyız? Bu sorulara verdiğimiz
cevap hangi safta olduğumuzu belirler. Eğer diğer insanları
kendimize bir düşman, rakip, alt edilmesi gereken birer varlık
görüyorsak o zaman biz temel hayat düstûrumuzu tamamen vahşi,
güçlü olan ayakta kalır ilkesine göre, sosyal Darwinizm ilkesine
göre kuruyoruz demektir. Ama insanları, kâinattaki diğer varlıkları
da dayanışma halinde olması gereken organizmalar olarak görüyorsak
o zaman merhamet kültürünün müntesibiyiz demektir.
Hüzne aşina insan merhamete
de aşinadır diyebilir miyiz?
Hüznü hisseden insan dünyanın kırılganlığını, gelip geçiciliğini,
faniliğini hisseder. Hüznü yüreğinde duyan insan kâinattaki
hiçbir varlığa kırıcı, yok edici davranamaz. O yüzden hüzün
üzere var olmak her şeyin zeval bulacağını bilmek demektir.
Dolayısıyla bu dünyayı kıyıcı, zalimâne bir meydan olarak
algılamamak demektir. Varlığa hüsnüniyetle, güzellikle, onları
son kez görüyormuşçasına bir fanilik duygusuyla davranmak
demektir. O yüzden şairin de dediği gibi "hüzün ki en çok
yakışandır bize…"
Kitabınızın ismi "Merhamet-Kalbe
Dönüş İçin Son Çağrı". Köprüden önceki son çıkış gibi…
Yani ben şunu demek istiyorum orada. Merhametimiz de yoksa
kalbimiz yok demektir, ya da kalbe dönüş için başka bir fırsatımız
kalmamış demektir. İyi insanlar olmak için hiçbir fırsatımız
kalmamış demektir. Merhametimize, merhamete sahip çıkalım
diyorum, çünkü onun ötesinde bir yol yok, bir köy yok.
İnşallah bu çağrınız kalplerde
gereken yankıyı bulur. Bize vakit ayırıp, sorularımıza içtenlikle
cevap verdiğiniz için çok teşekkür ederiz Hocam.
Ben teşekkür ederim.
|