|
'Hormonlu çocuklar'
travmaya çok yakın
Fatih Vural. Zaman. 3.8.2008
Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal
Sayar, ailelerinin tasarladığı hayatları yaşayan çocukları
'hormonlu' diye nitelendiriyor. Modernizmin kuşattığı ailenin
'kurban olacağına, zalim ol' anlayışıyla yetiştirilen çocuğu,
başkalarının acısını anlayamıyor, Sayar'a göre. Bu nedenle
belirmesi muhtemel 'anti-sosyal kişilik bozukluğu', suç işlemeye
yatkın bireyleri ortaya çıkarıyor.
Anne-baba
kavramı zayıfladı, çocuklara popüler kültür rehberlik ediyor
Bir ailenin; çocuğunu kendisinden üstte ya da
en azından kendisiyle aynı çizgide görme isteği ve ona sormadan,
onun için tasarladığı bir hayat... Psikiyatrist Kemal Sayar'ın
tabiriyle 'hormonlu çocuklar', sürekli bir sınav olarak gördükleri
hayatta, 'ötekileştirme' yapmayı, giderek olağan bir hale
sokmaya başlıyor. Bir toplumsal kopuş ve yine Sayar'ın söylediği
gibi 'ben kültür'ün yükselişi... Proje hayatların ileri safhasında,
içe bastırılan duyguların patlamasıyla ortaya çıkabilecek
'anti-sosyal kişilik bozukluğu' ve suça eğilimli kişilik ise
toplumun bütününü tehdit ediyor. Bu nedenle Kemal Sayar'a
göre; tasarlanmış hayatları merhametle tanıştırmak elzem.
Dayatılmış, tasarlanmış hayatların, ahlaki değerlerle ve insani
duygularla tanışmaması halinde büyük bir tehlike haline gelebileceğini
söyleyen Sayar'ın bir de tavsiyesi var: "Çocuklarda merhamet
duygusunun gelişebilmesi için mezarlık, akıl hastanesi ve
huzurevi ziyaretleri eğitim müfredatına girmeli."
Programlanmış hayatlara yapılan
narsistik yüklemeler bir yalnızlaştırmayı da beraberinde getiriyor.
Peki yalnızlaşan bireyin, başka insanları 'ötekileştirme'
süreci nasıl başlıyor?
Çocukları, düşenin üzerinde yükselmek şeklinde mi inceleyeceksiniz;
yoksa başkalarına hizmet etmenin kutsal bir ödev olduğu bilinciyle
mi yetiştireceksiniz? Yol burada çatallanıyor. Modern zihniyet,
'sosyal Darwinist' bir anlayışa göre kurulu. Çocuklara sürekli,
'kurban olacağına zalim ol' düşüncesini zerk ediyor. Bu da
çocukların ve gençlerin giderek bencilleşmesini, hodbinleşmesini
beraberinde getiriyor. Bu niyetle yetiştirilen çocuklar başkasının
acılarına ve ihtiyaçlarına empati yapamıyorlar. Ben 'hormonlu
çocuklar' diyorum onlara. Hormonlu çocuklar, bir başkasının
duygularını anlamayı yok sayarken; bir başkasına hizmet etmeyi,
kendisi için bir yük addediyor. Modern hayat, her evi bir
şato şeklinde inşa ediyor. İnsanlar, sadece kendi evinin selametini
düşünüyorlar. Kendi çocuğun için yapabileceğin iyiliğin haddi
hesabı yok. Ama dışarıdaki çocuğu feda edilir olarak görüyorsun.
İşte bu 'ben kültür'ün yükselişidir. İnsanlar modern toplumda
birdenbire koparak, 'öteki'ni tehlike olarak görmeye başlıyorlar.
Ve sadece kendisiyle, kendi klanının yükselmesi için uğraşmaya
başlıyorlar. İşte hormonlu çocuklar da, böyle bir iklimde
hep sırtları okşanarak, doğru yaptıkları söylenerek, düzgün
bir 'moral-rehberlik' almadan büyüyorlar.
O halde zor bir sınav onları
bekliyor. 'Moralite' anlamında 'doğru-yanlış' ayrımının bilincine
varamıyorlar...
Geçmişle gelecek arasındaki yarık burada. Geçmişte, insanların
aldığı 'moral ölçüler' vardı. Bu bazen dindi, bazen töreydi,
bazen gelenek-görenekti. Fakat bugün anlam sağlayıcı çerçeveler
çözüldüğü için kişi şöyle düşünmeye başlıyor: "Çıkarlarıma
hizmet eden her şey iyidir." Dostoyevski'nin dediği gibi,
"Tanrı yoksa her şey mubahtır!" Bunu gençlerin ağzından defalarca
duydum: "Eve geç gelmek, kafama göre takılmak benim hoşuma
gidiyor. Neden beni mutlu eden şey; ailemi mutsuz ediyor?"
Öyleyse proje, bir bumerang
gibi aileye geri dönüyor...
Tabii... İyi anne ve babanın olmaması, sadece aileye değil
bütün topluma bumerang gibi geliyor. Yakın zamanlarda çok
ölçüsüz, vahşi saldırılarla karşılaştık. Annesini katleden
çocuk haberleriyle sıkça karşılaşıyoruz. Çocukların önüne
zamanında değerler koyulmazsa, onlara ahlaki bir rehberlik
ve standart sağlanmazsa, o zaman birden öfkelendiği anda annesini
reddedilebilir bir varlık olarak görmeye başlıyor. Bu da şiddetin
tırmanmasına yol açıyor.
Buna göre duygu patlamasına
sebep olan, çok zaman aile. Yani kendi inşa ettiği projeyi,
farkında olmadan yine kendisi yıkıyor...
Kesinlikle... 'Anti-sosyal kişilik bozukluğu' dediğimiz tarzdaki
kişiler, hayatla ilgili hiçbir kuralı dinlemiyorlar. Empati
becerisinden tamamen yoksunlar. Kolaylıkla bir başkasına şiddet
uygulayabiliyorlar. Çalıp çırpabiliyorlar. Bir vicdan yoksulluğuyla
malûller. Anti-sosyal kişilik bozukluğu yaşayanların sayısı,
ABD'de son otuz yılda iki katına çıktı. Bu, suçun da artması
demek. Çünkü anti-sosyallerde suç işleme yatkınlığı çok fazla.
Çete liderlerine, mafya liderlerine hatta sıradan suç işleyen
insanlara baktığınız zaman, içlerindeki anti-sosyal kişiliklerin
çok yüksek olduğunu göreceksiniz. Hatta rüşvet alıp verenlerde
bile… ABD'de neden böyle oldu diyen araştırmacılar, şu sonuçlarla
karşılaşıyorlar: Anne ve baba kavramları zayıfladı. Çocuklarına
yeterince rehberlik edemiyorlar. Popüler kültürün etkisi çoğaldı.
Çocuklar ahlaki değerlerini, televizyonlardan adeta sünger
gibi emerek alıyorlar. Sokaktan edinilen bilgi çoğalıyor.
Kültürde bir narsistleşme eğilimi var. Bizim öncelikle hayat
felsefemizi, sosyal Darwinizm'in etkisinden kurtarmamız lazım.
Eğitim sistemini yarışmacı esaslar üzerine kurduğunuz zaman,
özellikle gençler, hayatı zalim bir yarış olarak algılıyorlar.
Bu da başkalarına dirsek atmalarını, çelme takmalarını mubahlaştırıyor.
Başkalarının istediği hayatı
yaşama anlamında sosyal Darwinizm'in ne tür etkileri var?
Anne ve babalar çocuklarına narsisizmi adeta şırınga ediyorlar.
Onlar için hayatlar tasarlıyorlar. Çocukları kendi uzantıları
olarak görüp, kendi güçlerini ve düşüncelerini çocuklara yansıtıyorlar.
Kendi yapmak istedikleri şeyi çocuklara projekte ediyorlar.
Geçenlerde bir beyle konuşuyordum, "Çocukluğumda hiç oyuncağım
olmadı. Ben de biraz varlık sahibi olunca, çocuğuma Dubai'den
çanta çanta oyuncaklar getirttim. Fakat üçüncü çantadan sonra
çocuğumun bu oyuncaklara ilgisi tamamen kayboldu ve hiçbir
şekilde bu oyuncaklardan zevk almamaya başladı." dedi. Baba
kendi doymamış ihtiyaçlarını çocuğuna yansıtarak, onu aşırı
beslemeyle adeta yıldırıyor. Böylece o şey değerini kaybediyor.
İşte bu projelendirilmiş hayatlarla çocuklara şu mesaj veriliyor:
"Hep kazanan olmak zorundasın. Yaşıtlarının her yönden üzerine
çıkmalısın."
Ortaya çıkan travmaların
büyüklüğünün, çocuğun önüne konan sınavların sonunun gelmemesiyle
bir ilişkisi var mı?
Bu çok doğru bir tespit. Yolun uzunluğu ve yarışın bir türlü
bitmek bilmemesi, gençleri yoruyor. Biz duyguların eğitimini
vermediğimizde; çocuklar, yarışmaktan başka hiçbir meziyeti
olmayan otomat varlıklara dönüşüyorlar. Bu da iç dünyalarını
fakirleştiriyor. İç dünyanın zenginliği, bize sosyal dünyada
lazım.
Modern hayat, çekirdek aileyi
ve 'rahat çocuk'u dayatmasına rağmen; Türkiye'de bu anlayışı
güden ailelerde, çocuklarına sürekli müdahale etme arzusu
var. Bu bir çelişki değil mi?
Hayatının her döneminde değil de, proje tamamlanıncaya kadar
çocukları üzerinde etkin olma istekleri var. Anne ve babanın
narsistik ihtiyaçları çok kuvvetliyse, çocuğa da o narsistik
ihtiyaçları karşılayacak bir nesne gibi davranıyorlar. Buna
psikoloji dilinde 'enstrümantal narsisizm' yahut 'araçlı narsisizm'
deniyor. Başarabiliyorsan, varsın! Dolayısıyla günümüz Türkiye'sinde
en can acıtıcı kelimelerden birisi 'ezik' oluyor. Lise ve
ortaokulda çocuklara baktığınız zaman bu kelimelerden çok
ürküyorlar. Marka giymeyen, popüler olmayan, etrafına yön
veremeyen çocuklar 'ezik' olarak adlandırılıyorlar. Sosyal
Darwinizm'in şahikası işte burada. Güçlülerin ve zayıfların
dünyası çok enteresan bir şekilde, hayatın çok erken evrelerinde
ortaya çıkıyor. Ego çok fazla şiştiği zaman, hayatın gerçekleri
karşısında fazla dayanamayıp patlayabiliyor. Bir çocuk ya
da genç, belli pozisyonlar için hazırlanıyor. Bir zaman sonra
aslında kendisinin o kadar yetenekli ve her şeyi hak eden
biri olmadığını görüyor. Bu ego sönmesi çok ağır depresyonlara,
hayat yarışında çok erken yorulmalarına sebep oluyor.
Erken kaybetmişliğin travması
ne kadar sürüyor?
Bazen bir ömür boyu... O yüzden psikiyatri ve psikoloji, hayatın
erken dönemi üzerinde çok durur.
Türkiye'deki
anne ve babalar çocuk üzerindeki otoritesini kaybetmiş
Karşınıza çıkan örnekler,
size programlanmış hayatlara yönelik ne tür parametreler sunuyor?
'Müsamahakâr otorite' diye bir kavram var... Belli bir müsamaha
çevresinde, otoriteyi elden bırakmamak. Anne ve baba, çocuklarla
arkadaşlık etmeyi önemli bir meziyet sanıyor bazen. Bu çok
yanlış. Anne ve baba, çocuğuna ahlaki standartları sağlayan
kişidir. Onların otoritesini, çocuk her zaman hissetmelidir.
Türkiye'de anne ve babalar, otoritelerini o kadar kaybetmişler
ki çocuklarla denk bir kuvvet olarak çekişiyorlar. Buradan
mutluluk çıkmıyor. Nasihat, gençler ve çocuklar için beş para
etmez bir şeydir. Onlar yaşanarak görülmesini isterler.
Kendisini ötekileştirmek
istemeyen ya da projeye karşı gelerek bireysel itaatsizliğe
kayan insanlar da var. Merhamet duygusu mu onlara yön veriyor?
Bakın bunu yapan aileleri tanıyorum. İstanbul'un bir varoş
mahallesinde çok yoksul durumda olan bir aileyi, çocuklarıyla
birlikte ziyaret ediyorlar. Bunu yapanlar, çok varlıklı aileler.
Oraya erzak, yardım götürüyorlar; ama çocuklarını da götürüp,
o ailenin çocuklarıyla dost olmasını temin ediyorlar. İşte
bu, eyleme dökülmüş merhamettir: "Sen insansın, benden farklısın;
ama benimle eşitsin. Ben merhamet gösteriyor gibi görünsem
de, beni kabul ederek aslında sen de bana merhamet gösteriyorsun."
Çocuklara bunu yaparsanız, dünyanın 'lay lay lom' olmadığını
anlatmış olursunuz. Acı çeken, yoksulluk çeken insanlar var.
Onlar da yanı başımızda. Çocukları mezarlıklara, hastanelere,
akıl hastanelerine, lösemili çocuklar koğuşu gibi hayatın
kırılganlığının tecessüm ettiği yerlere götürmek çok öğretici
olacaktır. Hatta bunun okullarda müfredata konulması gerektiğini
düşünüyorum. Bunun akabinde öğretmenlerin öğrencileri konuşturması,
duygularını anlattırması gerekiyor. Merhamet okula taşarsa,
projelendirilmiş hayatlardan taşan duygusuzluğu yenme şansı
bulabiliriz.
Cumhurbaşkanı
olsun; ama çobanlığını kaybetmesin!
Bizdeki yüzüyle Cumhuriyet
gibi tasarlanmış sistemler, kendi varlığının devamı için 'proje
insanlar' üretiyor. Statükonun ürettiği proje hayatlara nasıl
bakıyorsunuz?
Freud, "Bastırılmış olan geri döner." der. Eğer bir toplum
mühendisliği ile insanların davranışlarını, duygu dünyalarını
yok edeceğinizi düşünürseniz, yanılırsınız. Çünkü anlam ve
duygu, asla cebirle yok edilemez. İnsanların hayatları üzerinde
siz karar veremezsiniz; çünkü kültür çok organik bir şeydir,
yaşayan bir şeydir. Türkiye'de sıradan insanın ötekileştirilmesi,
geleneğiyle irtibat halindeki insanı ötekileştirme projesi
tutmaz, tutmayacaktır. Kaç yüzyıllık bir kültüre kendini isnat
eden bir kültürü, cebir ile yok etmeyi düşünemezsiniz.
Hayata 'alt sınıf'ın üyesi
olarak başlayıp, devletin sınıf değiştirmeye zorladığı 'proje
insanları'nı da görüyoruz. Bunun en somut örneği de 'çoban'lıktan
cumhurbaşkanlığına kadar giden Süleyman Demirel'dir. Bu geçişleri
nasıl yorumluyorsunuz?
Bizim ihtiyacımız olan şey, cumhurbaşkanlığına geldiği zaman
'Çoban Sülü'lüğünden feragat etmeyecek insanlar. Milletiyle
organik temasını sürdürecek insanlar. Antonio Gramsci'nin
ifadesiyle 'milletin organik aydınları'... Bunlara ihtiyacımız
var. Belli makamlara gelmek için milletinin değer verdiği
birtakım önceliklerden feragat etmesi gerekmeyen, ahlaken
böyle bir kaypaklık sergilemeyen insanlara ihtiyacımız var.
|