|
"Leyla'
dan geçme faslındayım..."
SkyTürk
TV. 24.06.2004. Bu Söyleşinin bir kısmı Akşam gazetesinde
31.10.2004 tarihinde yayınlandı.
Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları
Başhekim Yardımcısı Prof.Dr. Kemal Sayar ile geçtiğimiz günlerde
SKYTURK'te yayınlanan Ne Var Ne Yok adlı programda canlı yayında
bir söyleşi yaptım. Sadece aşk'ı konuşalım diye başladığımız
sohbet öyle yerlere uzandı ki o söyleşinin tamamını bi parça
yazı diline uyarlayarak bu sayfalara taşımayı bir zorunluluk
olarak hissettim.
Kemal Sayar'ı daha fazla tanımak
için belki kitaplarını, şiirlerini okumak gerekiyor.
"Bizim yüzümüz kızarır madam.
soyleyemeyiz biz, uzaktan sevmelerde birinciyiz. genc kızlara
başımızı çevirip bir bakmayız.
Bir bakarsak usulca elimizden kayarak parcalanır kristal gençliğimiz.
Biz kristal gencleriz madam. Kolayca tuz buz oluruz."
Kemal Sayar'ı aşağıdaki söyleşiyi
okuduktan sonra daha fazla tanımak isterseniz ekşi sözlüğe
( http://sozluk.sourtimes.org/
) de bakabilirsiniz. Orada tüm kitaplarının isimleri ve hakkında
yapılan yorumları bulabilirsiniz... Serdar Akinan.
SA- Aşk'ın tarifini bir
de sizden duyabilir miyiz?
KS- Çok bilinen bir hikaye, çok farklı versiyonları
var. Aziz nesin bir gün bir köylüye soruyor "Aşk nedir?" diyor;
"Bunda bilemeyecek ne var...diyor köylü; bir oğlan bir kızı
ister, verirlerse evlenir, vermezlerse aşk olur". Yani bizim
toplumumuz , kültürümüz biraz aşkı kavuşamamakla vuslat halinin
bir türlü gerçekleşmemesiyle, özleyişle tanımlıyor.Öte yandan
bugün modern buluşlara baktığımızda aşkı hormonlar ve kimyasal
değişkenlerle izah eden yaklaşımlar da var... diyorlar ki
; oksitosin hormonu bağlanmayı sağlar, aşkı temin eder,tamamen
indirgemeci, biyolojik yaklaşımlar da var. Aşkın hastalık
olduğunu söyleyenler de var. Bunlar modern yaklaşımlar. Halbuki
klasik yaklaşımlara baktığımızda aşk derdiyle hoşum el çek
ilacımdan tabip diyor şair, onun verdiği hüzün haliyle, bir
üst bilinç haliyle, başı hoş olan çok sayıda insan var geçmiş
klasik kültürde oysa modern zamanlar aşkı biraz tutkuyla ele
alıyor...Severken bir yandan da karşısındakini tahrip ediş...
Aşk ve cinayet birbirinin ikizidir derler ben sevdiğimi öldürürüm
gibi aforizmalar vardır.. Aşkın modern versiyonu, o kişide
yücelttiğimiz değerlere; o kişide bizde eksikliğini tamamladığını
düşündüğümüz şeylere değil de sadece, tensel olarak gördüğümüz
güzelliğe, simetriye aşık olmamızdır.... Romantik aşk ise
doğulu kültürdekine benzer bir şekilde sevip de kavuşamayış
hali vardır. İşte Romeo ve Julyet hadisesini hatırlayalım.
Trajedi var orada da. Aslında orada ve doğu kültüründe ortak
olan , aşk çilesinin aşığın ruhunu arıtacağı düşüncesi var.
Psikiyatri diyor ki aşk bir yandan kendinde olmayanı, karşısındakine
yansıtarak, onu yücelterek, böylece kendinizi de yüceltme
halidir, aslında sen eksik olduğun için seviyorsun diyor.
SA- Hatta ünlü bir reklamcımız
şöyle diyor; "Seni seviyorum demek aslında beni sev demektir"
diyor basit bir şekilde...
KS- E, tabii işte onu söyleyen psikanalistler de var.
"Benim istediğim şey" diyor, "Ötekinin beni sevmesidir, beni
arzu etmesidir." Aslında bazılarına göre de seven kişi, seni
seviyorum demez, seni sevmekle o kadar çok yüceliyorum ki,
ben aslında beni seviyorum. Bütün bunlar tabii aşkta yokoluşu,
altruizmi yok sayan görüşler. Psikanalize baktığımız zaman
fevkalade bireyci bir nosyondan yola çıkıyor.İnsanı bir toplumsal
ilişkiler ağı içinde değil de sen ve ben olarak tanımlıyor
ve insanı çatışmaların, itişmelerin içinde bir sürü psikolojik
kuvvetin bir kurbanı olarak tanımlıyor. Buradan baktığınız
zaman, her insan , her erkek annesini arıyor. Her kadın babasını
arıyor. Çünkü bir şekilde insanlar anneyle babayla kurdukları
o içsel bağın yeniden tesis olmasını istiyorlar aşkla beraber.
Anne bize en emniyetli varoluşu sağlayan varlık. Çünkü anne
rahminde yaşadığımız o emniyet, sükunet, hayatın başka hiçbir
evresinde yakalayamadığımız birşey. Freud diyor ki , "Biz
bilinçdışı bir şekilde kendimize bir sevgili ararken, aslında
annenin rahmindeki o emniyeti arıyoruz. sukuneti yeniden yaşamak
istiyoruz..." Bunlar bence çok komplocu görüşler. Aşkta kendinden
verme de var. Doğu aşklarına baktığımız zaman, Mecnun'a baktığımız
zaman, bir veriş, bir vazgeçiş görüyoruz. Hani o çok kullanılan
bir metafor var, Mazhar Fuat Özkan'ın bir şarkısında da dile
getiriliyor; "leyla'dan geçme faslındayım, mevlayı bulma yollarında...",
hep Leyla mevlaya götürülen yolun bir basamağı olarak kabul
edilmiş. İnsanlar oraya yönlenirken aslında oradan geçerek
daha üst bir makama, daha üst bir varoluşa ulaşmayı düşünmüşler.
SA- O zaman tüketmek
mi gerekiyor "Leyla"ları?
KS- Leyla bir görüntü oluyor ondan sonra... Çok bilinen
bir hikayedir çok severim, Mevlana'dan: "Bir gün halife Leyla'yı
çağırıyor ve diyor ki : "Sen, O musun ki Mecnun senin için
dağlara, çöllere düştü, senin için yana yakıla dolaşıyor,
sen diğer güzellerden hiç güzel değilsin ki..." Leyla diyor
ki, "Sus... Çünkü sen Mecnun değilsin...". burada çok enfes
bir istiare var. Aşk gören gözdedir. Aşk duyan kalptedir.
Siz görmesini biliyorsanız, o aşk size musallat olur. Siz
o insandaki güzelliği görebiliyorsanız, bakışınız onun cismini
geçip, onun ruhuna, kalbine ulaşabiliyorsa, siz zaten gerçek
anlamda aşka muttali oluyosunuz demektir. Gerçekten doğu hikayelerinde
böyle çok sayıda örnek vardır. Aşkın, oluşla , çabayla , gayretle
ortaya çıkabileceği yönünde...Bunlar, bence, bizim aşk anlayışımızı
da çok derinden etkilemiştir.
SA- Bence, biraz da romantik
bir bakış sizin ki , çünkü bugüne baktığımız vakit , liberalizmin,
globalizmin etkisiyle özellikle son 20-30 yılda büyükşehirlerde,
medyanın da etkisiyle belki, biz biraz sanki fazlasıyla leyladan,
mecnundan uzaklaşıp, daha fazla cinsellik sosu içeren daha
görsel bir aşkın peşindeyiz galiba...
KS- tabii aşkın tanımı da değişiyor. Dedim ya aşk
tutku oldu artık. Birşeyi vererek sevmek yok artık. Artık,
"Seviyorum ama tahammül edemiyorum." diyoruz. Tahammül duygusundan
çok uzaklaştık. Bazı eleştirmenler günümüz toplumunu analjezi
(ağrıyı dindirme) toplumu olarak tanımlıyorlar. Bence çok
yerinde bir benzetme bu... Belayı, hüznü, hastalığı, hayatımızdan
tamamen koparmak istiyoruz. Hayatımızı bir dizi an parçacığı
olarak, haz veren an parçaları olarak yaşamak istiyoruz. Hayat
bir dizi hazdan ibarettir, onun dışında, keyifsizliğe, içe
kapanmaya, ümitsizliğe yer yoktur diye düşünüyoruz. Psikiyatri
mesela yer yer bir sosyal kontrol ajanı olarak işlev gösteriyor.
Psikiyatri diyor ki, "Aman sakın hüzünlenmeyin al sana 3 tane
ilaç, mutluluğun formülü çok açık; al şu ilaçları ve kendine
gel" diyor. Hüznümüzden öğrenebileceğimiz birşeyler olduğunu
kabul etmiyoruz artık. Yaşantılarımızdan öğrenebileceklerimiz
olduğunu kabul etmiyoruz. Geçmiş yaşantılarımızdan öğrenebileceklerimiz
olduğunu kabul etmiyoruz. Geçmiş dönemlerle bugünü kıyaslarsak,
yaşantıya hürmet etmeyi unuttuk. Yaşantılarımızdan birşeyler
öğrenmeyi unuttuk.
SA- Yani kontrastları
unuttuk diyorsunuz. hep böyle yuvarlaklaştırılmış, törpülenmiş....
KS- Törpülenmiş, sterilleştirilmiş ve birbirine çok
benzeyen hayatlar yaşıyoruz. Sabah 8'de işe geliyoruz 5'te
çıkıyoruz. Evimize gidiyoruz. televizyonumuzu açıyoruz...
Çok benziyor hayatlarımız birbirine. Derin lezzetler alamıyoruz
artık hayatlarımızdan . Bu bence çok feci birşey. Aşk da bence
bundan nasibini alıyor. Aşk, günümüz ilişkilerindeki adanmışlığın
azalmasından nasibini alıyor. Post modern toplumlarda ilişkilerin
giderek sığlaştığı, adanmışlığın azaldığı dile getiriliyor
bugün. Bu sığlaşma beraberinde insan ilişkilerinde kullan
at kültürünü de getiriyor. Ben birisiyle arkadaş oluyorum.
Onunla konuşuyorum, bir arkadaşlık geliştiriyorum. Diyorum
ki şu anda o insanla ahbap, dost olmamın bana bir takım yararları
var. Onunla birlikte gidiyorum tenis, futbol oynuyorum. Başka
bir ortamda başka bir arkadaşım var, onunla briç oynuyorum....
Farklı arkadaşlarım var ve onların yanında çok farklı kişiliklere
bürünebiliyorum. Sosyal bir bukalemun oluyorum. Bunu sosyal
psikolog Kenneth Gergen; benliğin aşırı doyması olarak tanımlıyor.
Hakikaten amerikan, avrupa toplumlarında bugün, benliğin aşırı
doyması durumlarına tanık oluyoruz. Türkiye'de giderek artan
televizyon imgeleriyle kalabalıklaşıyor insanların içleri
ve aslında bu imgeler insanların içindeki o büyük boşluğu
doldurmaya yarıyor. Aşk neden cinsellik oluyor, çünkü bir
şekilde hayata tutunmak istiyoruz, ilişki kurmak istiyoruz.
insan ilişki arayan bir varlık. Hiçbirimiz bir Robinson Cruisoe
olarak yaşamak istemiyoruz. Birisi bizi duysun istiyoruz.
Sesimi duysun, beni işitsin ki bu dünyadaki varlığım onaylansın.
Birisi bana boşa yaşamadığımı hissettirsin...
SA- Bunun için cinselliğe
gerek var mı?
KS- Cinsellik aşkla olursa elbette..
SA- Aşksız olursa peki?
Aslında aşk kelimesiyle giydirilmiş ama sahte bir şekilde
giydirilmiş ise?
KS- Bence, cinsellik eğer aşksız bir cinsellik ise,
bu boşluğu tırmandırmaktan başka, onu büyütmekten başka hiçbir
işlevi olmayan bir cinselliktir..
SA- Tekbaşınalaştırmaktan
başka...
KS- Evet evet, cinselliğin modern batı toplumunda
pazara çıkması , boşluk duygusunu gidermeye yönelik bir arayıştır.
Acaba aradığımız ilacı cinsellikte bulabilir miyiz diye bir
yönü var ama sanıyorum ki bütün bu duraklardan geçtikten sonra
batı toplumunda da bu konular daha eleştirel bir açıdan ele
alınmaya başlandı.
SA- Sizin bir yazınızda
Otto Kernberg'e bir göndermeniz var olgun aşkla ilgili...
KS- Otto Kernberg, zamanımızın çok önemli psikanaliz
kuramcılarından birisi, hala yaşıyor. Kernberg'in olgun aşk
kuramı şu; eğer birini seviyorsak, onu sadece kendimizi yücelttiğimiz
için sevmeyiz. Ona birşeyler verir ve ondan birşeyler alırız.
Dolayısıyla bu ilişkide tahammül edilmesi gereken noktalar
ortaya çıktığında da o ilişkiyi bırakıp gitmeyiz. Tahammül
edilmesi gereken noktalarda tahammül ederiz, düşüncesinden
yola çıkıyor ...Heinz Kohut adlı bir psikanalist "İnsanın
sevilme ihtiyacı ömrünün sonuna kadar sürer" dedi ve bir revizyon
oldu Freud kuramında. Kernberg, olgun aşkın, hayatın sonuna
kadar devam edebilecek bir karşılıklı ilişki alışveriş ve
tahammül süreci olduğunu söylüyor.
SA- Peki bir yandan da
şunu merak ediyorum, siz toplumun hastalıklı; ruhsal olarak
kırıklıklar taşıyan kesimiyle yüzleşiyorsunuz.... Baktığınız
vakit nasıl bir topluluk görüyorsunuz? Toplumun şu anda bulunduğu
yere ilişkin soruyorum, ne yapmak gerekiyor da popüler kültürün
bize zerkettiği bir takım değerlerden biraz sıyrılıp genel
bir hastalık varsa şayet, ve biz bunu algılayamıyorsak, ne
yapmak ya da neye dönmek gerekiyor ki vaziyeti toparlayabilelim
?
KS- Türkiye için konuşuyorsak, bize gelen insanlar
kırılgan insanlar...Türkiye'de pek çok şey eleştiriye tabii
tutulabilir. Bunların başında popüler kültürün bütün sahici
değerleri ezip geçmesi geliyor. Geçmiş dönemlerde insanlar
tutunabilecekleri sahici aidiyetler bulabiliyorlardı...Neneden,
dededen intikal eden bir takım anlatılar vardı....Bugün insanlar
göçlerle, modern şehir hayatında atomize olmalarıyla, dağılmalarıyla,
gecekonduya itilmeleriyle o anlatıları kaybettiler. Yani bir
sürekliliği olan insanlar topluluğu ile karşı karşıya değiliz.
Bir atıfta bulunacağı zaman nenelerinden dedelerinden bahseden
insanlar ile karşı karşıya değiliz. herkes kendi hayatını
yaşıyor. Napolyonun meşhur bir sözü vardır. "Asaletim benimle
başlar..." der. Herkesin asaleti de asaletsizliği de kendisiyle
başlıyor artık. Bir önceki nesle kadar bile uzanmıyor. Dolayısıyla
modern hayat insanların çok fazla atomize olmasını yanlızlaşmasını
getiriyor beraberinde. Niye bu kadar çok hemşehri derneği
kuruluyor İstanbul'da? Büyükşehire eklemlenmeye gelmiş insanlar
neden Suşehirliler derneğini kuruyorlar? Çünkü birbirleriyle
dayanışma halinde olmak istiyorlar.
SA- Bi saniye... burada
acaba fotoğrafı ikiye ayırmak mümkün mü? aslında toplumun
genelinden bahsediyoruz ama o piramidin kendi içinde de birtakım
sorunları yok mu? hem yatay hem dikey olarak bahsediyorum...
varoşun atomize olması sözkonusu ama onlar belki kültür dernekleri,
türkü barlar gibi yerlerde belli bir ortak altpayda yakalamaya
çalışıyorlar... Ama, bir de tepede gene köksüzlükle ilgili
bir sorunu olan işte Akmerkez'de gezen ama birtürlü bir altpayda
yakalayamayan bir kitle var mı ve bunlar birbirine yabancı
mı?
KS- Aslında öyle bir kitle de var tabii Türkiyede
kendilerine sahici bir aidiyet bulmakta zorlanan, aidiyetlerini
toprakla ve tarihle tanımlayamayanlar var. Aidiyetliklerini
kültürel süreklilikte tanımlayamayan bir kitle var. Bunları,
Londranın New York'un ortasına bıraksanız oralarda zorluk
çekmeden yaşayacaklardır. O izole hayatın içinde, oraya bir
şey katmadan; renksiz kokusuz bir şekilde yaşayacaklardır.
Bu topraklarla ilgili, bu kültürle ilgili meselesi olan insanın
biraz daha farklı bir varoluşa tutunduğunu düşünüyorum ben...
Ama sosyoekonomik olarak üst kesimlerle, daha dezeventajlıların
yani mülksüzlerin kesiştiği bir yer var. O da televizyon.
Herkes TV kültürünün yaydığı değerleri konuşuyor ve herkes
onun tarafından içeriksizleştirilmeye çok hazır. Bence Türkiyenin
tehlikesi burada.
SA- Peki ne yapmak gerekiyor?
Televizyon denen gerçeği yıkmak mümkün değil. Onu dönüştürmek
de biraz güç gözüküyor.
KS- Onu dönüştürmek güç çünkü parayla alakalı bir şey.
Bizim yazıyla, şifahi kültürle, bu toprakların tarihiyle yeniden
bir bağ kurmamız lazım. Sahici aidiyetler etrafında toplanmamız
lazım. Bir takım taraftarlığı yahut bir şarkıcının fanlığı
gibi değil de sahici birtakım değerler etrafında... Ki bu
ülkenin ortak değerleri, zenginlikleri olabilir. Piramidin
her tarafında yer alan insanların biraraya gelebilmesi lazım.
Bizi birbirimize bağlayan bir takım görünmez bağlar gerekli.
Ben size pat diye bir formül veremem, bu Türk devletinin üzerinde
düşünmesi gereken bir şey...
SA- Yani bu milli bir
politika mıdır ?
KS- Elbette elbette...Türk devleti bence televoleler
üzerine de düşünmelidir, ki düşündüklerine dair birkaç ipucu
verdiler ama ciddi bir yaptırımla karşılaşmadık. Bu televizyonda
neyin olup bittiğine ve neden insanların hayatını dikizlemeye
yönelik programların bu kadar revaç bulduğunu, yarışma programlarında
sergilenen pespayeliklerin neden insanların iç yaşantılarında
bulduğunu ve neden bu programların bu kadar büyük reyting
aldığını, mafya dizilerinin neden bu kadar çok sevildiğini
devletin yetkili organları oturup tartışmalıdır.
SA- Son birkaç cümlenizin
içindeki popüler kültürün son dönem ikonlarına ilişkin söylediğiniz
şeylere dair sizin bir yorumunuz var mı? Yani bunların yapılması
bir görüş, bir taraf, bir duruş, bir eleştiri konusu olabilir.
Birileri ticaret şekli olduğu için böyle yayın yapıyor ve
karşılığını buluyor ve birtakım kuruluşlar diyorlar ki baktık
bu programlar çok seyredildi diyorlar...Reklam veren de daha
çok insana ulaşmak için parasını bunlara veriyor. Burada liberal
ekonomi açısından yanlış bir şey yok gibi gözüküyor, etiği
tartışılır ama karşı taraftaki toplumun psikolojisini düzeltmek
için ne yapmak gerekiyor? En alttan en üste o yapımlar, o
diziler seyrediliyor. bunun açılımı ne ?
KS- Atalarımız dedelerimiz babalarımız bakkallarda
kahvehanelerde buluşuyorlardı. Analarımız köylerde pınarbaşlarında
buluşuyorlardı. İnsanların bir araya gelip konuştukları bir
şey vardı. Bakkalda günün dedikodusunu yapabilirsiniz ama
bugün süpermarkette kasiyerle konuşucalak bir şey bulamazsınız.
Nadiren göz göze gelebilirsiniz. Dolayısıyla kamusal alanlar
kayboldu. Ben bunu bir düzlemde televizyonun ortak bir kamusal
alan oluşturması olarak yorumluyorum. Artık bizi birbirimize
bağlayan programlar var. Ertesi gün işyerine gittiğimiz zaman
Abidin ne yaptı Bayhan ne yaptı bunları konuşuyoruz. Ortak
dil yaratıyoruz. Öte yandan evin içini dinlemeye yönelik şeyler
var. Mahremiyet anlayışının Türk toplumunda dönüştüğünü görüyoruz.
Burada kol kırılır yen içinde kalır felsefesi değişiyor. Pop
psikoterapilerin, popüler anlayışların şırınga ettiği, içini
dök rahatla, hadi sen de bağlarını kır, özgürleş tarzında
yüzeysel bir özgürleşme ideolojisi şırınga ediliyor insanlara.
Bir bakıyorsunuz toplumun çok dezavantajlı kesimlerinden gelen
insanlar, acılarını göstererek orada varoluyorlar. Piramidin
en üstündekiler mücevherlerini, vücutlarını gösteriyorlar,
onunla varoluyorlar. Toplumun en dezavantajlı kesimleri, mülksüzleri
de acılarını göstererek televizyonda bir anlamda kahraman
oluyorlar ve bir anlamda başrolde olmanın hazzını yaşıyorlar.
Bu çok adaletsiz bir şey, insanlara ancak acılarını teşhir
etmeleri suretiyle varolabileceklerini söylemek adaletsiz.
Ama ne oluyor da bu insanlar çıkıp en mahrem dertlerini çıkıp
televizyonda anlatabiliyorlar? Buna kimi yazarlar terapi kültürü
diyorlar. Yakınlarda yayınlanmış bir kitap var mesela Frank
Füredi adlı bir sosyologun. İngiliz gazetelerine baktığı zaman,
stres ve travma kelimesinin on sene öncesine göre neredeyse
1000 kat daha fazla kullanıldığını tespit etmiş. Bütün dünyada
ruhsal hayatın. Çok fazla gündeme getirildiği, herşeyin psikoloji,
tıp dilinde anlatıldığı genel bir akış var ve Türkiye de bundan
nasibini alıyor.
SA- Eğitim boyutu dedik
ya geçtiğimiz günlerde ben bir ilkokul müsameresine gittim.
Eskiden çocuklar kiraz olurdu, incir olurdu ya da şiir seslendirirdi...
Ama şahit olduğum gösteride sahneye çıkan 10 yaşındaki çocuk
Eminemin bir şarkısını söylüyor ve onu izleyen yüzlerce çocuk
aynı şekilde aynı hareketlerle dans ederek eğleniyorlardı.
Daha sonra star yarışmalarındaki kilolu bir sanatçının taklidi
yapıldı çocuklar tarafından . Veliler ise gülerek izlediler.
Hakikaten ne yapmak gerekiyor ben orada çaresizlikle izledim.
KS- Sizinki bence çok doğru. 70'li yılları Amerika'da
"Me generation" olarak adlandırıyorlar. yani "ben kuşağı."
Türkiye bunu 30 yıl gecikmeli olarak yaşıyor.Gençlerle karşılaştığım
zaman ben de çok irkiliyorum doğrusu, muazzam bir marka bağımlılığı
var, tüketim kültürüne tamamen bağımlı olmuşlar. Ancak tüketerek
varolabileceklerini düşünüyorlar. Ve tüm bu küresel rüzgarın
önüne katılmış sürükleniyorlar. Hepsi Eminemi ve diğer pop
ikonlarını yakından takip ediyorlar. Bu arada hiç bir aidiyet,
hiçbir politik kimlik geliştiremiyorlar. 20 sene önce Türkiyeyi
kurtarmaya sevdalanmış insanlar vardı. Doğruydular veya yanlıştılar
ama bir idealleri vardı. İnsan olmanın tanımında kendini aşan
bazı değerlere bağlanma ihtiyacı var. İnsan yeryüzünde varolma
sebebini sadece kendisiyle sınırlı tutarsa o zaman sorunlu
birşeyle karşı karşıyayız .Bizi aşan bazı değerlere bağlanmamız
gerekir. Birtakım ülkülerimiz, ideallerimiz olması gerekir.
Ya da bir Kızılderili sözü: dünyayı atalarımızdan, dedelerimizden
bulduğumuzdan daha güzel birşekilde çocuklarımıza bırakmamız
gerekiyor. İşte politik bilinç biraz böyle bir şey. Bugünün
nesillerine baktığımız zaman politik bilinçten çok uzak olduğunu
ve içlerinin çok boşaldığını görüyoruz. Bu iç, benlik boşluğu
ancak dışarıdan kaloriler alınarak, tüketilerek gideriliyor.
Hatta gurulara bağlanarak , sahte maneviyatlara sığınarak,
satanizm filan gibi hatta uyuşturucu bağımlılığının gençler
arasında hızla yayılmasını ben bu içsel anlam boşluğuna bağlıyorum
sebep olarak. Ne yapmalı? Önce anne babalara düşüyor görev.
Anne babalar eve geldiklerinde televizyonlarını kapatayı bilmeliler.
Bazen ben evde ışıkları kapar ve civar apartmanlara bakarım
ve her evden istisnasız mavi ışık sızar. Televizyon seyrediliyordur.
Yani bir evde insanların konuşmak, birbirleriyle söyleşmek
yerine bir ayin gibi televizyon seyrettiklerini düşünürseniz,
o evde doğru dürüst iletişim gerçekleşmiyor demektir. Bugün
amerikada televizyon yayınlarının yüzde atmışı şiddet içeriyor.
18 yaşına gelene kadar amerikada ortalama bir çocuk, anne
baba ve okulda geçirdiği vakitten çok daha fazlasını televizyon
önünde geçiriyor. Özdeşleşme figürlerini televizyondan alıyor.
Bugün bize gençler geliyorlar mafya dizilerindeki karakterlerle
kendilerini özdeşleştiriyorlar. Bunun için anne babaların
çocuklarının eğitimiyle ilgili meselelerde aktif birtakım
sorumluluklar üstlenmeleri, onlarla konuşmaları,onları dinlemeleri
ve onlarla paylaşmaları gerekir.
SA- Burada tekrar konuşmamızın
en başına aşka dönmek gerekiyor...Aslında tüm bu konuştuklarınız
yani doğuyla batının aşkı algılayışı ile ilgili çok hoş iki
tane tespit vardı. birisi Mevlananın söylediği şekilde , diğeri
de görsel aşktı. Aslında belki de tüm konuştuklarınızı buraya
indirgeyip böyle bir kapanış yapsak....hedef olarak bu insanların
koyması gereken şey,belki bu uçuşan ikonlar değilde başka
bir şey....
KS- Biz, 'o mahidirler ki derya içredirler, susuz
gezerler' hükmü fehvasınca derya içinde gezip susuz kalan
bir milletiz. Böyle bir milletin çocuklarıyız. Belleksiz kalmış
bir milletin çocuklarıyız. Bizim küresel rüzgara bakmaya ihtiyacımız
yok. Yani bizim elimizin altında büyük bir hazine duruyor.
Hiç yoksa Mesnevi bu topraklarda yaşadı, Yunus Emre bu topraklarda
yaşadı.Oralara çok iyi bakabilmemiz iyi okuyabilemiz lazım.
Kendini bilmeyi, kendine bakmayı yücelten bir kültürün mirasçılarıyız
biz. Yunusun şiirlerine bakın gerçekten hem büyük insan hem
büyük ozan, büyük bir derviştir... Yunus; "Sen kendini bilmezsen
bu nice okumaktır" diyor. Mevlana'da kimliğimizi daha yakından
tanımamızı sağlayacak çok sayıda anahtar var. Biz kendimize,
kültürümüze bakışlarımızı çevirebilmeliyiz. Orada aşkı da
sevgiyi de karşılıksız vermeyi de bulacağız ve bugün derdimiz
olan ne varsa dermanını orada bulacağız. Yeter ki biz de iyi
bir niyetle, önyargısız, ideolojiden arınmış bir şekilde bulmak
isteyerek bakalım. Bir sufi sözüyle bitirelim arzu ederseniz
; "Her arayan bulamaz, ancak bulanlar yanlızca arayanlardır...."
SA- Çok keyifli bir sohbet
oldu. teşekkürler...
|