|
Türkiye' de
benliğin dönüşümü
Yaşadığımız yüzyılda artık,
kimliğin sosyal bir ürün olduğu ve “postmodern” toplumlarda
tek ve istikrarlı bir kişisel kimliğin üretilip sürdürülmesinin
zorlaştığı dile getirilmektedir. Benliğin kalabalıklaşmasını
tarif etmek için icat edilen “multifreni” kavramı, varlığın
çoklu ve farklı potansiyellerinin edinilmesine atıfta bulunmaktadır.
Benlik günümüzün postmodern Batılı yada Batılılaşmış toplumlarında
her kalıba girmekte, bir ömür boyu büyük değişimler geçirebilmekte,
bir kişilikten diğerine seyirtebilmektedir. Benlik artık bir
sürekliliği olan kararlı bir organizma değil, kendini şimdiki
zamanda nasıl tanımlıyorsa öyle olan bir şeydir. 21. yy.da
benliğin “çoklu benlik” olarak tanımlanabileceği de dile getirilmiştir.
Benliğin dışındaki kimlikler, bir giysi gibi kolayca giyinilip
soyunulabilmektedir. Kişi bu kimliklerle özdeşleşse de onların
varlığını “olmazsa olmaz” bir durum olarak yaşamamakta, pek
de sahih olmayan bir tarzda benimsemektedir onları.
Bu bir anlamda “derin ama boş”
benlikten, “sığ ve çoklu” benliğe geçiştir, içsel yaşantıyı
arzulayan benlikten dışsal yaşantıda girebileceği yeni kılıklar
arayan benliğe geçiştir. Temelde değişmeyi, dönüşmeyi ümit
eden benlikten; o anda, hemen, en etkili ve çekici kimliği
kuşanmayı bekleyen benliğe bir geçiştir söz konusu olan. Benliğin
günümüzde doyduğunu, kalabalıklaştığını öne süren sosyal psikolog
Kenneth Gergen yüzyılın ilerlemesiyle birlikte benliklerin
başka insanların karakterleriyle kalabalıklaştığını yazar.
Belleğimizde başka insanlara ait imgeler çoğalmış ve bu da
bir sosyal doygunluğa yol açmıştır. Yüzeyde tek ve bütüncül
bir kimliğimiz var gibi görünse de içimizde kalabalık bir
kimlikler dizisi hükmünü icra etmektedir. Yazar postmodern
dünyada benliğin ancak ilişkilerin bir tezahürü olarak tanımlanabileceğini
öne sürer. Artık bireysel benlik değil ilişki içindeki benlik
sahnededir. Benlik pek çok bağlamda kendini yeniden yapılandırır.
Bireysel özerklik duygusu yerini karşılıklı bağımlılık duygusuna
bırakır. Geleneksel toplulukta kişi samimi, güvenilir, çalışkan
bir kişi olmakla “iyi” sıfatını hak ediyordu. Sosyal açıdan
doygun bir bağlamda bir orta sınıf erkeğinden beklenen bundan
çok daha fazlasıdır. Bu da insan eylemlerindeki yüzeyselliği
ve samimiyetsizliği arttırmaktadır. Otantisite (sahihlik)
ve samimiyet uzaklaşırken, suçluluk ve yüzeysellik duygusu
sahne alır ve bunlar “pastiş kişilik”in zeminini hazırlar.
Pastiş kişilik sosyal bir bukalemundur,
hazırda olan herhangi bir kaynaktan kimlik kırıntılarını alır
ve onları belirli bir durumda arzu edilir ve işe yarar hâle
dönüştürür. Multifreni, insan geriye dönüp neyi yitirdiğini
hatırlamadığı sürece işe yarar: Dünyanın küreselleşip küçüldüğü
bir çağda onun dost çevresi ve sosyal etkinliği gittikçe genişlemektedir.
Küresel hız çağında herşey değişirken benlikler de bundan
payını almaktadır.Artık benliğin istikrarı değil, değişimi/dönüşümü
hedeflenmektedir. Gündelik hayat haz peşinde koşmakla geçer.
Pastiş kişilik için sosyal bağlam dışında inşa edilecek bir
benlik yoktur. Giyim kuşam benliği yaratmanın temel aracı
olur. Her uluslararası marka benliğe yeni ve farklı bir ifade
imkânı verecektir. Sosyal doygunluğun sonuçlarından birisi
de ilişkilerde mahremiyet ve adanmışlığın giderek kaybolmasıdır
: “Gerçek” benlik yitip gitmiştir ve benlik ancak diğerleri
varsa vardır. Gerçek benliğin yitmesiyle birlikte sahneye
kısmî ilişki çıkar, bu ilişki kişinin varlığının kısıtlı vechesi
üzerine inşa edilir. Bu ilişkiler kişinin kendisini tümden
ifşa etmesini gerektirmez, kişi bir bütünlük yada tutarlılık
duygusu olmaksızın kişiliğinin yalnızca bir kısmını dışa vurabilir.
Farklı faâliyetler için bir araya geldiğimiz farklı insanlar
vardır. Bu faâliyetler dışında birbirimizin yüzünü görmek
istemeyiz.
Peki bu kadar teorik lakırdıyı
bir araya getirmekten murad ne? Bu erozyona uğramış, içeriği
boşaltılmış yeni benliğin dili çarşıda pazarda, gazetelerde
ve tv ekranlarında sıklıkla karşımıza çıkıyor, kulağımıza
çalınıyor. Bu dil şehre yeni gazeteci tipinin fener alaylarıyla
girdi ve pahalı mekânların müdavimleri arasında yankısını
buldu. Yuppie kültürünün misyonerleri 'sığ ve çoklu benlik'lerini
gittikleri her yere bir bayrak gibi taşıdılar ve şehirde,
temerküz ettikleri her yerde, kendilerine benzeyen insanlardan
bir koza ördüler. Yağmurlu günlerde onların paçalarına çamur
bulaşmaz ve onlar için Laila'nın ışıklarının sönmesi, insanların
ocaklarının sönmesinden daha korkutucudur. Tuhaf bir cemaat
duygusuyla yaşadıklarını sandığım bu insanları birleştiren,
hırs ve iktidarın karşı konulmaz enerjisi olsa gerektir. Bu
tipin mümeyyiz vasfı dertsizliği ve rüyâsızlığıdır da. Nasıl
olsa her gün yeni bir kalıba girebilir, bir gün başarılı bir
iş adamı, öteki gün memleket meseleleri için kendini yollara
vurmuş politikacı, sonraki gün sosyetenin hızlı çapkınıdır.
Bu kişilik tipi reklamlarda oynamaya yatkındır, hayatını bir
reklam kişiliği gibi yaşadığı için, bütün hayatını bir reklam
fragmanına dönüştürdüğü için, sahnenin önünde olmak ona büyük
bir emniyet ve huzur duygusu verdiği için o bir reklam kişisi
olabilir. Onlar tüketim mâbedinde kâh fanatik rahipler, kâh
mütedeyyin şâkirdler olarak gözümüze çarpar. Onları 'yalnızlığın
kokusu'ndan tanıyabiliriz. İçlerinde kalabalık bir benlik
de taşısalar onlar kalabalıklar içinde yalnızdırlar. İlişkilerini
derin ve sağlam bir bağa dönüştürmeye hevesli olmadıkları
için, her ilişki ancak onları mutlu etmeye ve zamanı geçirmeye
yaradığı sürece var olduğu ve en ufak bir 'yan tesir'de kolaylıkla
çöp sepetine atılabildiği için, kendilerini yalnızlığa sürgün
etmişlerdir.
Peki ama Türkiye'nin o sessiz
çoğunluğuna ne oluyor? O sessiz çoğunluk neden Biri Bizi Gözetliyor,
Dokun Bana yahut 122 Milyon gibi absürdlüklerin karşısında
sabahlıyor? O taraf tutmalar da ne öyle kuzum, şu ya da bu
aileyi kendinden saymalar, yarışmacıları bağrına basmalar?
Şehrin serâzat beyazlarını harcadık da, bu meseleyi nasıl
halledeceğiz? Görünen o ki televizyon, Türk insanının yeni
kamusal alanını teşkil ediyor. Bizi birleştiren ortak mekânlar
ve nihayet mahalle hayatlarımızdan çekildikçe, onun yerini
sanal ortak alanlar doldurmaya başlıyor. TV ve internetin
sağladığı sanal ortam, bize hâlâ güçlü bir cemaatin parçası
olarak yaşadığımız hissini veriyor. Biri Bizi Gözetliyor evinde
yaşananlar bizim günlük hayatımızın bir parçası oluyor, o
evde yaşananlardan yola çıkarak ev sâkinlerinin kimine sempati
kimine öfke duyabiliyoruz. Aramızdaki beyaz cam buharlaşıp
yok oluyor. Ama o eve yerleştirilen kameralar bizi daha geniş
bir cemaatin bir parçası da kılıyor aynı zamanda, bizimle
çok farklı köken ve yerlerden gelen başka insanlarla aynı
evi 'gözetledikleri' sürece paylaşabileceğimiz bir şey, edebileceğimiz
bir çift lakırdı bulunuyor. Yalnızca bu programlar değil türlü
magazin programları da bu kamusal alan hissini çoğaltırlar.
Manken ve şarkıcılar sanki arka odamızdadır, bir dokunsak
onlara ulaşabilecek gibiyizdir. TV aygıtı, toplumumuzun yeni
kamusal alanı olarak hepimizi görünmez bağlarla birbirimize
bağlamakta, içimizdeki açlığa sahte bir şifa sunmakta, aramızda
anlaşabileceğimiz yeni ve sığ bir dili çoğaltmaktadır. Reklamlar
toplumsal hayatın diline karışır ve reklam cümlecikleri ile
bir 'hayat felsefesi' oluştururken, TV kişilikleri bize hayatı
nasıl yaşayacağımız konusunda yol gösterirler. Bu yeni kamusallık
benliklerin geçirdiği dönüşümle çok yakından ilgili görünüyor.
Gerçek ilişkinin yerini simulasyona terk ettiği, derinlemesine
bir paylaşımın tek taraflı alıcılığa (edilgen izleyicilik)
tahvil edildiği, politik baskıların kişileri mahrem ortamlarda
farklı, dış dünyada farklı davranmaya icbar ettiği (ve dolayısıyla
mahrem benlik ile kamusal benliğin ayrıştığı) bir ülke, sığ
ve çoklu benliğin yayılması için uygun bir fideliktir. İş
yerlerimizde devletin sevdiği yurttaşlarızdır, evlerimizde
haşin birer ideolog kesiliriz, TV karşısında bambaşka bir
dünyanın rengine bürünürüz. Erzurumlu muhafazakâr bir ailenin
aynı zamanda BBG programının sadık izleyicileri olması, bu
kararsız ve 'çiçekten çiçeğe konan' yeni benliğin basit bir
tezahürü olsa gerektir. Demem o ki artık zihinsel yarılma
yahut şizofreninin bir metafor olarak kullanım değeri kalmamıştır.
Artık 'multifreni' çağındayız, gerçeğin nasıl birden çok yüzü
varsa, insanların da giderek daha fazla benliği olmaktadır.
Sinirbilimindeki gelişmeler beynimizin harikulâde bir müteahhit
olduğunu gösteriyor : Gözün gördüğü beyinde bambaşka biçimlerde
inşa edilebiliyor, beyin gözün yarım yamalak gördüğü şeyi
belleğin diplerinden anıları çağırarak yeniden yapıyor, adeta
icad ediyor. Dolayısıyla modern sinirbilimi 'gerçekliğin bizim
inşa ettiğimiz bir şey olduğu' önermesini algı düzleminde
destekliyor. Yaşadığımız çağla birlikte dünyayı atalarımızın
bildiğinden çok farklı biçimlerde bilmeye başladık. Nesilden
nesile aktarılan kültürel bilinç, yerini giderek kültürler
arası sınırları tanımayan, toplumlar arası kısmî bir melezleşmeye
ve daha ziyade, hâkim dünyanın rengine bürünmeye yol açan
bir 'küresel bilinç'e bıraktı. Postmodern zamanlar bilincimizin
yapısını değiştirmekte ve benliklerimizi dönüştürmektedir.
Bir değil birkaç maske ile dolaştığımız günden beri, hangisinin
gerçek yüzümüz hangisinin maske olduğu bilgisini yitirdik.
Sığ ve çoklu benliklerimizle, hayatın tesellisini ekranlarda
arayan, yönünü yitirmiş, şaşkın kimseleriz artık.
|