|
BENLİK: O yakın
soru, o uzak ülke
Bu yazıda birkaç başlık altında
benlik nedir ve yaşadığımız yüzyılda benliğin temel meseleleri
nedir suallerine cevap aramayı umuyorum. Kültürden ve tarihten
bağımsız bir benlik fikri olabilir mi sorusunu cevaplamaya
çalışacağım.
İradenin Kaybı
İnsanın olgunlaşma yönünde attığı adımlar, onu sıradan bilinçten
benliğin yaratıcı bilincine taşıyabiliyorsa, ya da Feridüddin
Attar'ın o enfes istiaresiyle söylersek, kişi Simurg'u görmek
için kanatlarının yanmasını göze alabiliyorsa doğru yolda
ve doğru yönde yürüyor demektir. İnsan seçim yapan varlıktır.
Hazreti Adem de bir seçim yapmıştı. Seçmek hür iradenin imtihanıdır.
Kişi karar vermek suretiyle imkânların sınırlılığıyla yüzyüze
gelir ve dünyadaki varlığının biricik olduğu efsanesi sarsılır.
Seçim yapma ya da karar verme, kişisel sorumluluğu ve varoluşsal
yalnızlığı kabullenmeyi gerektirir. Karar yalnız başına yapılan
bir edimdir, o bizim kendi edimimizdir, kimse bizim için karar
veremez. Karar vermek kişinin bir ve biricik hayatını bir
muhasebeden geçirmesini gerekli kılar. Bu yönüyle sorumluluk
iki kenarı keskin bir kılıç gibidir : Kişi hayat durumunun
sorumluluğunu kabul eder ve değişmeye karar verirse, geçmiş
hayatındaki enkazın da sorumluluğunu tek başına üstlenmek
ve hayatını çok önce de değiştirebileceği gerçeğini kendi
kendisine itiraf etmek zorunda kalır. Günümüzün iradelere
ipotek koyan Büyük Engizisyoncu'su ise (Dostoyevski üstadın
kulakları çınlasın!) kamu denilen soyut varlıktır artık. İnsanlar
saadeti kamunun genel görüşünü paylaşmakta bulmaktadırlar.
'Ben şehirleri dolduran seri malı insanlardan değilim. Keşke
onlardan olsaydım. Onlar sıhhatli, tabiî, mükemmel mahluklar.
Benim en lâzım tarafım sakat. Ben Allahın yalnız acı çeksin,
yalnız kıvransın diye yarattığı bir âletim galiba' diyen Bir
Adam Yaratmak'ın Husrev'i yoktur ortalıklarda (Bir selam ve
dua da üstad Necip Fazıl'a!). Bu bakımdan insanın mücadelesi
çocukluktan yetişkinliğe geçişte yaşadığı ikilemleri andırıyor.
Çatışma şurada : İnsan özfarkındalık, özgürlük, olgunluk ve
sorumluluk yönünde çabalama ihtiyacına mı karşılık verecek
yoksa bir çocuk kalıp ebeveynlerinin yahut ebeveynlerinin
yerini tutacak başka otorite figürlerinin himayesine mi sığınacak?
İşte benliğin yaratıcı bilinci burada devreye girmelidir :
Bilinç insanın derinliklerinden yardıma çağırdığı bir içgörü,
farkındalık ve etik duyarlılığı birleştirmeli, geleneği bugünle
buluşturarak yepyeni bir ruhla 'asrın idrâki'ne konuşmalıdır.
İnsanlığın trajedisi onu güçlü kıldığını sandığı vasıtaların
(bilim, teknoloji vb.) aynı zamanda onun kuyusunu kazması,
onun güçsüzlüğünün sebebi de olmasıdır. İradenin krizi insanın
ancak kendi kendisi olması ile, olgunlaşma ve olma cesaretini
göstermesiyle aşılabilecektir.
Yerli bir benlikten söz edebilir
miyiz?
Hegelyen fenomenoloji içinde düşünürsek, ancak ötekini yaşayarak
ve öteki tarafından yaşanarak, onu tanıyıp onun tarafından
tanınarak benlik hayat bulur, bir karşılıklı tanıma süreciyledir
ki benlik inşa edilir. Hegel, insanın kendi bilincine ancak
bir başkası tarafından tanınmakla varacağını ileri sürer.
Tanınma arzusu engellendiğinde bir çatışma, bir mücadele doğar.
Karşısındakini tanımak ihtiyacı duymaksızın tanınan efendi,
muhatabı tarafından tanınmadan onu tanıyan da köle olur. Efendi
yalnızca tanınma arzusunu gidermez, köleyi kendi iradesinin
bir oyuncağı da kılmış olur, o artık efendinin ihtiyaçlarını
giderecek uygun bir vasıtadır. Tanınma arzusu yani ötekinin
sizin değerlerinizi kendi değerleriymiş gibi onaylaması, bütün
insanların temelde toplumsal varlıklar olduğunu söyler bize.
Tanınma ancak ötekinin mevcudiyeti ve onunla yüzleşmekle mümkündür.
Öteki tarafından tanınmak birinin özdeğerini, kimliğini hatta
insanlığını teyid eder: 'Ancak başkası/öteki tarafından tanınmakladır
ki insan hem kendisi hem de başkaları için gerçekte insan
olur'. Köle ve efendi arasındaki mücadele ölümüne bir savaştır,
eğer iki taraf da hayatını riske eder ve ölürse hiçbiri tanınmayacaktır,
bir taraf ölürse diğeri yine tanınmayacaktır. O halde köle-efendi
diyalektiğinin yürümesi için bir tarafın tehlikeyi göze alarak
tanınana dek savaşması, beri yanda diğerinin ölüm korkusuyla
muarızına boyun eğmesi gerekir. Tanınan ve tanımayan efendi,
tanıyan ve tanınmayan köle olacaktır. İlki, fethet veya öl
derken ikincisi boyun eğ ve hayatta kal ilkesini benimser.
Yerli bir benlikten bahis açmak için bu toprakların yaşadığı
kültürel ve epistemolojik kopuşu anlamlandırmamızla mümkün
olabilecektir. Metinler üzerinden teorik bir Doğu ya da İslam
insanı tanımlaması yapmak mümkündür, hatta bazı kültürel stereotipleri
pekiştirmek pahasına kimi toplumsal olaylar karşısındaki tutumlarını
inceleyerek bir Türk benliğinden bile bahsedebiliriz. Ama
bu çaba akim kalmaya mecburdur, küresel dünyada garpzedelerin,
mustağriplerin, mağlupların psikolojisi üzerine konuşmak daha
bir anlamlı görünüyor. Edward Said, sömürgeciliği 'yerli halkların
elinden kendilerini öyküleme, kendi hikâyelerini anlatma kudretinin
alınması' olarak tanımlamıştı. Sizin hikâyenizi galipler kendi
kurgularıyla, kendi bakış açılarıyla size anlatıyorlarsa teorik
metinlerden sufi psikolojisi çözümlemeleri yapmanın gündelik
hayatta açıklayıcı bir değeri olmayacaktır. O halde yerli
bir benlikten bahis açıldığında dikkatimizi 'yaralı bilinç'e
çevirmeliyiz, bu topraklarda Batılı bilinç ile karşılaşma
ne tür bir aksülamel doğurdu? Sömürgeleştiril(e)memiş milletler
ile ciddi bir kolonyal tecrübeden geçen milletler arasında
benliklerin teşekkülü bakımından farklar var mıdır? Tasavvufî
gelenek, kesintiye uğratılsa dahi, benlikleri ne ölçüde mayalamaktadır?
Emperyal bilinç kendisini ne şekilde dışa vurmaktadır? Tarih
ve kültürel bellek, bu toprakların insanında varlığını nasıl
ve hangi biçimlerle sürdürmektedir? Bir Türk ve bir Arap benliği
arasında yakınlaşma ve uzaklaşma noktaları nelerdir?Sorular
uzatılabilir. Bu sorulara kendi kısıtlı yaşantı dağarımdan
edindiğim izlenimlerle yarım yamalak cevaplar verebiliyorum
ama bu cevapların doğruluğundan asla emin değilim. Galiba
son birkaç yüzyıldır hep aynı soruyu soruyoruz. Bütün yazılar,
bütün düşünüşler gelip o soruda düğümleniyor: Bize ne oldu?
Ama bu da aradan geçen zaman itibarıyle gitgide anlamını yitiren
bir soru. Belki şu günlerde gereksindiğimiz şey bir 'netlik
ayarı'ndan başkası değil. Az önceki soruya dönersem, galiba
asıl sorunun, evvel emirde cevaplanması gereken sualin şu
olduğunu sanıyorum: Biz kimiz?
|