|
Aşkın halleri
Aşkı konuşmak kolay da, onu
olmak zor. Âşık olmaktan söz etmiyorum, aşkı olmaktan ve oldurmaktan
bahsediyorum. Aşkla kanatlanmaktan, âlemi yukarılardandan
kalb gözüyle görebilmekten. 'Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim
âlemi/Kah inerim yeryüzüne seyreder âlem beni'. Aşk varlığın
merkezini değiştirir. Önceki varlık düzeyimizden bir boşluğa
atılırız, oradan yeni bir dünyaya, yeni bir varoluşa kement
atmak isteriz. Hiçbir şey artık eskisi gibi değildir ve etrafımızdaki
dünya bir deprem geçirircesine sallanmaktadır. 'Ballar balını
buldum/ Kovanım yağma olsun' der Yunus.
Ölüm, aşkın gölgesinde bekler.
Sevmek dünyayı yok sayabilmek demektir, seven kişi endişe
ve coşkunun bıçak sırtında gezinirken sorar : 'Yeni bir dünya
mı kazanacağım şimdi, yoksa dünyamı mı kaybedeceğim?' Öleceğimizi
bildiğimiz için tutkuyla sevebiliriz. Ölümlülük duygusu aşkı
zenginleştirir ve adeta onu mümkün kılar. Aşk, bize ölümsüzlük
ve zamansızlık vaat ederek, faniliğin kıskacından bir süreliğine
kurtarır.
Aşk hayatın anlamını arayıştır.
Kendinden geçmek, göklere yükselmek, hayatı bir vecd ve genişleme
halinde yaşamak âşıklara özgüdür. Romantik aşkta aradığımız
yalnızca insanî aşk ve ilişki değildir; aynı zamanda manevî
deneyim ve bir bütünlük durumu özlemindeyizdir. Çünkü aşkla
bir tamamlanmışlık duygusu yaşar, eksik bir parçamızın bize
geri verildiğini hissederiz. 'Dinsel içgüdülerimiz modern
kültürde başka bir yaşama biçimi bulamayınca gözlerden uzak
yaşamasına izin verilen bir yere göçmüştür : Romantik aşka.'
der bir yazar.
Aşk bizi yaralar. Üzerimizde
iz bırakır. Bıraktığı yaralar her örseleyici söz ve yaşantıyla
yeniden kanar. Ruhun yaraları nadiren kabuk tutar. 'Aşk ile
yaralanmış herkes/Bunun izini yüzünde taşımalı/Ve bu yara
görülmeli/Bırakın kalbinizin yarası görülsün/Çünkü sevgi yolunda
yürüyenler bu yaralarından tanınırlar' der bilgeliğin kaynağı.
Kimi yaralı ruhlar aşk pazarından
kendilerine eş seçerken, geçmişin gölgesi onları izler. Onlar
bir türlü anlaşamadıkları, ilişkilerinde hep sorun ve mahrumiyet
yaşadıkları ana babalarına benzeyen eşler seçerler. Dertleri;
geçmişin yaralarını şimdi, bugün, bu yeni ilişkiyle tedavi
etmektir. Kimi insanlar reddedici bir ana baba özelliği gösteren
bir sevgiliye sevdalanırlar. Onu dilediği gibi sevmemiş bir
ana babayla bitmemiş bir mesele, görülmemiş bir hesap vardır.
Asla geri gelmeyecek bir sevgiyi geri getirmek için bir başka
reddedicinin kollarında umutsuzca çabalarlar. Kimileri kendileriyle
aynı yaralardan muzdarip muhariplere sevdalanır. Sevdiğimiz
insanla kurduğumuz bağlanma, çoğu zaman ana babamıza bağlanma
biçimimizi bir ayna gibi yansıtır. Sevdiklerimize bazen güvenlikli,
bazen de endişeli/ikircikli biçimlerde bağlanırız.
Akıl duyguyu, kudret sevgiyi,
dış içi arar. Eril olan dişiyle tamamlanır.Ruh tamamlanmakla
öte dünya yaşantısına girer, artık o sevdiğiyle psikolojik
olarak bütünleşmiş, anlam duygusunu yakalamış, doyum içinde
bir varlıktır. Sevmekle zaman durur, uzak âlemlere kulaç atılır.
Aşk, kişinin kendisinden daha büyük olana yönelmesidir, bir
ilişkiye, sonsuzluğu içinde barındıran bir görkemli âyine.
'Sessizlik sır saklamaz' diyor
Uriah Heep bir şarkısında. Aşk yorgunu bir dostumla sohbet
ediyoruz. Cep telefonu vızırdayıp duruyor. Sevdiğinden birbiri
ardına, mermi gibi, hüzünlü mesajlar. Kaza okları yüreğine
saplanan o kocaman adam, acı ve tereddüt içinde kıvranıyor.
Aşk artık gürültücü. Artık aşkın gürültüsünden durulmuyor.
Aşkı ruhunda dinlendiren sevgililer yok, ortalığı telaşa vermek,
yakmak, yıkmak, kırmak istiyor aşk. Yok olurken yok etmek
istiyor. Eskinin sessiz ve içli âşıkları nerede şimdi? Aşkını
içinde bir ateş gibi gezdiren, 'yaktığımdan daha büyük ateşlerde
yandım' diyen o mahzun sevgililer. Onları çıkardıkları sesten
değil, ruhlarının üzerinde gezinen sessizlik hâlesinden tanıyabilirdik.
Onlar içe çekilir, içe doğru derinleşir, varoluşun kemikleri
yakan ıstırabıyla sarhoş olabilirlerdi.
Onlar bu sızıdan hiç uyanmak
istemez, bir afyonkeşin mahmurluğuyla 'aşk derdiyle hoşem/el
çek ilacımdan tabib' diyebilirlerdi. Onlar âşıkın asıl derdinin
çileyle pişmek, çilede yanmak ve bu çileyle tamamlanmak olduğunu
bilirlerdi. O yüzden erenler yüzyıllar boyu mum alevinde eriyen
pervaneyi âşıka misal verdiler. Yanmazsan olmazsın. Ağlamaz
isen, çöle düşmez isen, inlemez isen tamamlanmazsın. 'Mecnun
olup çöle düşmeyeceksen/Ne Leylâyı çağır ne çölü incit' dedi
bu toprakların bir türküsü. Çölü incitme! Onun uğruna cefa
çekmeyi göze almıyorsan varlık vadisinde berduşluk etme. Ol
ya da öl. Olmak için sefer etmen gerek, kendinden sefer etmekle
başla işe, kendi evinden ayrıl ve yola koyul. Belki bir çölü
aşman gerekecek, belki yedi vadiden geçeceksin, belki bir
dağı delmen istenecek senden. Aşkın bir çabayla sınanacak
önce. Ayrılıkla imtihan edileceksin. Ona âyan olan sana, sana
âyan olan ona âyan olacak. Aranızdaki sessizlik sır tutmayacak.
Eğer aşk 'sadâkatin kapısında köpeklerle birlikte beklemek'se
bundan erinmeyeceksin. Ruhun onu beklemekle dem tutacak. Kendinden
ölerek onda olacaksın. Sessizliğin sesiyle. Kuş sürülerini
ürkütmeden. Rüzgârla, yağmurla, ırmak ve dağlarla konuşarak
yalnızca. 'Ben rüzgârım sen ateş/Seni alevlendiren benim'
diye gözyaşında yıkanarak. 'Sen uyuduğunda/ kapanan benim
gözlerimdi' diyecek kadar o olacaksın. Aşkın olduracak, hem
seni hem onu.
Günümüzün aşkları görünmek istiyor.
Kıyıda köşede gizlenmek istemiyor, bilinmek, ilân edilmek,
ses çıkarmak istiyor. Özlemek istemiyor âşık, hemen kavuşmak
istiyor, chatleşmek, mesajlaşmak, cep telefonuyla onu hep
kapsama alanında tutmak, hapsetmek, boğmak istiyor. Aşk, beklemeye
tahammül etmiyor. Âşık sevmek değil sevilmek derdinde. Sevilsin,
şu karanlık dünyada kendisine bir ışık dehlizi açılsın, bu
dünyada sevilmeye değer olduğunu birisi kendisine söylesin
istiyor. Yücelmek için yüceltiyor, sevilmek için seviyor.
Istıraba tahammülü yok, yanmaya gelemiyor, varlığını alevde
eriten bir pervane yerine kandile sitem okları yağdıran bir
pervane olmayı yeğliyor. Gürültü yapıyor. 'Ne olur beni sev!'
diye ulu orta bağırıyor, sessiz bir ağlayışla yapılmadığı
için bu çağrı, masum bir yakarı olmadığı için ötelerden yankı
bulmuyor.
Aşk artık sessizliğe katlanamıyor.
Âşık sanıyor ki ne kadar ses olursa o kadar iyi anlaşacak,
çıkardığı sese karşılık bir ses istiyor, iniltisine bir iniltiyle
cevap verilsin istiyor. Oysa o cep telefonu her çaldığında
sesler daha bir anlamsızlaşıyor. Hiçbir şey iletmeyen, bir
çağrı, bir duygu taşımayan her konuşma insanı kendi zindanına
daha da çok gömüyor. Fazladan sarf edilen her kelime, oluş
çabasıyla sınanmamış her söz, sevgiliyi sırlar mağarasına
daha çok çekilmeye mecbur ediyor. Fuzulî sözler aramıza sırlardan
bir duvar örüyor. Aşkın işlevi eskilerde perdeleri yırtmak
iken şimdilerde örtülere bürümek. Sevgiliden saklanmak ve
kendinden saklanmak. Oysa âşığın feryadı susuşunda gizlidir.
'Ancak söylenemeyen aşk aşktır' diye yazmıştı Blake. O asırlar
öncesinden seslenen Mevlâna'yı yankılar gibiydi : 'Dil, kelimeler
pek çok şeyi açıklar ama aşk, üzerine kelimeler düşmediğinde
daha berraktır'. İnsanların mezar taşlarından ve kitabelerden
daha çok bildikleri vehmiyle durmadan konuştukları bir çağda,
gökler susuyor. Ve aşk, günümüzde yaramaz bir çocuk gibi tepinip
yaygara koparıyor. Modern dünya her türlü tasallut aletiyle
suskun âşıkları bertaraf ediyor. SMS'ler, chat odaları, telefonlar
insanın iç uzayını boş yer bırakmamacasına dolduruyor. Sessizlik
bütün asaletiyle hayatımızın her cephesinden geri çekiliyor.
Ruhumuzun kıyılarını döven ses dalgaları bize ne bir özlem
duygusu ne de bir kavuşma heyecanı bırakıyor. Hız ve gürültü,
sonunda aşkın yüzlerce yıllık anlamını da yutuyor. "
|