|
RUHUN GÖZ YAŞLARI
'Çocuklar da evlenip gittikten
sonra' diyor karşımdaki acılı yüz, 'hayatta tutunacak bir
şeyim kalmadı. Gün be gün kedere gömüldüm'. Bu sözler bir
gazete kesiğinin üzerinde asılı duruyor. Belleğin tavan arasına
kaldırılmış ve karşılaşılan yeni bir cümleyle yeniden hayata
karışan onlarca yüzden ve sözden bir tanesi.
Gazetede
âşinası olduğumuz türden bir haber, bir uzman, kendi gözlem
ve tahminlerine dayanarak ev kadınlarında depresyonun yaygın
olduğundan söz ediyor.Ağlayan kadınların bir bölüğü, benim
sezebildiğim kadarıyla, yitirdikleri hayatlarına ağlıyorlar.
Evliliğin cehennem azabına döndüğü evlerin kadınları, bütün
hayat enerjilerini çocuklarına yöneltir ve onlarla birlikte
kendilerini var ederler. Onlar da evlenip gittiklerinde, hele
de hayırsız gelin veya damatlara, anaya olan borcu ufak sevgi
kırıntılarıyla da olsa geri ödemeye yanaşmayan 'el çocukları'na
gittiklerinde, geriye büyük bir boşluk kalır. İnce fırça darbeleriyle,
ruhun bütün emeğini katarak yapılan ve sanatkârın her gün
biraz da kendisine duyduğu hayranlıkla izlediği tablo artık
yoktur. Ağlayan kadınların bir bölüğü konuşmaya ve sevilmeye
acıkmıştır. Baba evindeki saadet dışarıdaki dünyada bir türlü
bulunamaz. İşten yorgun argın gelen kocanın ağzını bıçak açmaz,
o zaten kurtlarını arkadaşlarıyla bir kahve köşesinde dökmüştür
ve istediği tek şey karnını doyurduktan sonra televizyonun
mırıltısıyla uykuya dalmaktır.
Samimiyet giderek kayıplara
karışır. Ev hepimizin kendimizi güvende hissetmek istediğimiz,
bizi dış dünyanın tekinsizliğinden koruyan bir yer olması
gerekirken, bakarsınız zalimliğin kalesi olmuş. Ağlayan kadınların
bir bölüğü, yaşadıkları mutsuzlukla birlikte atına binip gelen,
o mutsuzluğun çağırdığı, hatta var ettiği gençlik aşklarına
ağlarlar. Gençliğin o yere göğe konulamayan büyük aşkı şimdi
başka bir mutsuz olarak karşısına çıkmış, bir selam göndermiş
ve varlığını duyurmuştur. İnsan aldanmaya nasıl da hazırdır!
Sanırlar ki o kişiyle birlikte mutluluk halısına binip uzak
ve acısız ülkelere uçacaklar. Ne ki köprülerin altından çok
sular akmıştır. Hamle yapıp uçan halıya binenler bir meçhule
gider, binemeyenler hâlâ kaybedebilecekleri bir şeyler olanlardır,
onlar ilk sevgiliyi hep bir kurtarıcı imge olarak belleklerinde
saklar ama elden kaçırılmış bir hayata da gizli gizli ağlarlar.
Ağlayan kadınların bir bölüğü, evde her şey yolunda olsa bile
hayatın kendilerine yeterince cömert davranmadığını düşünürler.
Yatağını bulamamış bir ırmaktır
onlar, ah bir okusalardı kim bilir ne cevval doktorlar avukatlar
olacaklardı. Pek beceriklidirler, sosyal ve duygusal zekalarıyla
etraflarında bir sevgi hâlesi yaratır, bir mücevher gibi ışıldarlar.
Hayatlarını ya eşlerine ya da çocuklarına adamış, aradan geçen
yirmi yıldan sonra, 'bir şeyler mi kaçırdım acaba?' duygusuyla
paniğe kapılmış kadınlardır onlar. Onlara kalırsa, hayat ırmağı
başka bir mecra izleseydi kabına sığamayan bu kadınları mutlaka
iş hayatında başarılı kişiler yapacaktı ve kocaları karşısında
daha dik, daha mağrur durabileceklerdi. Giden gitmiştir, geriye
her şeyin görünürde mutlu olduğu bir yuvanın tesellisi ve
üç beş damla gözyaşı kalır. Ağlayan kadınların bir bölüğü
kendileri olmaktan yorulmuşlardır. Hayatın bütün zehrini içinin
kuyularına akıtan, kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyen,
ayakta kalmanın tek formülünün herkesle uzlaşmak ve hep alttan
almak olduğunu düşünen kadınlardır onlar. Hayır diyemezler,
başkasına karşı seslerini yükseltemezler, her acıyı, her alayı
ümitsizce sineye çeker ve için için üzülürler. Başkası üzülmesin
için kendileri üzülenler. Var olmanın tek koşulunun başkalarının
kendilerini onaylaması olduğunu sanan o kırılgan kadınlar.
Sanki bir seferliğine hayır deseler cümle âlem seferber olup
onları bu dünyadan sürgün edecek, kapılarını çalacak bir yarenleri
bile kalmayacaktır. Bu kadınlar on yıllar boyu bir zehri içlerinde
biriktirir ve artık yaşlanmaya yüz tuttuklarında bir çırpıda
hepsini boşaltırlar. Onları bir köşede sessizce ağlamak yerine
konuşurken, itiraz ederken, bağırırken görenler adeta küçük
dillerini yutar. O zehri akıtmak da onları durdurmaz, yıllarca
sakladıklarını açığa vurmanın mahcubiyeti onları kalan ömürlerinde
de dertli insanlar olarak yaşamaya mecbur eder.
Kimileri de elbette bu zehri
mezara kadar ruhlarında taşır ve onun verdiği azapla kıvranmayı
seçerler. Her kuytuda, her imada, her ruha dokunuşta ağlar,
ağlar, ağlarlar. Ruhun gözyaşları, kendisi olmaktan yorulan
kadınların dünyaya bıraktıkları bir manifestodur. Yakınlığın
öldüğü, zalimliğin ayyuka çıktığı bir dünyada ağlamak, var
olmaktır.
|