|
Reklamlar, çocuklar
ve oyuncaklar
Reklâmlar yetişkinlere hayat
tarzı satar. Bir ürünle hayatlarımızı dönüştürür, bir ürünü
satın almakla hayâl ettiğimiz kişi oluveririz. Reklâm ötekinin
hasedi üzerine bina edilir. Diğerlerinin benim üzerimde gördüğü
mutluluğa tâlibimdir. Başkalarının satın alamayacağı bir şeyi
satın almakla kendimi kıskanç bakışların tahtında bulurum.
Başkaları beni hasetle incelerken ben onlarda kıskanılacak
hiçbir şey bulamıyorsam, müşteriliğin tılsımlı dünyasında
iyi bir yer tutmuşum demektir. Hasedin toplum ölçeğinde yaygınlaşan
bir duygu hüviyeti kazanması, reklâmı etkili bir strateji
kılar. Modern endüstri toplumunda bireysel mutluluğun peşinde
koşmak evrensel bir hak olarak görülmektedir. Mamafih, mevcut
toplumsal koşullar kişiyi güçsüzleştirmekte ve olduğuyla olmak
istediği arasındaki uçurumu büyütmektedir. Sâhip olduğumuz
şeylerin hayatı farklılaştırdığı, bizi diğer insanlardan daha
farklı ve ayrıcalıklı bir konuma yerleştirdiği inancı güçsüzlük
duygumuzu telâfi etmeye yarar. Sıkıcı ve mânasız çalışma saatleri,
baş döndürücü alışveriş saatlerinin özlemine ayarlıdır. Edilgen
çalışan, etkin bir tüketiciliğin düşüyle işyerinde köleliğe
katlanır. Güzel bir arabanın, güzel bir tatilin, satın alındığında
‘tüm bu köleliğe değdi’ dedirtecek ve ancak kendisi gibi şanslı
kimselerin erişebildiği bir ürünün düşüyle o anlamsız hayata
katlanır iş kölesi. Reklâm, ‘bir şeyin yoksa sen bir hiçsin’,
‘parayla cennetin kapılarını açabilirsin’ der yetişkinlere.
Ancak para harcama kudreti olanların yaşamaya takâti yeter.
Ancak paranızı harcayarak daha sevilesi varlıklar olursunuz.
Satın alabilir olmak, arzu edilir ve sevilir olmak için şarttır.
Böyle der reklâmcılık.
Psikanalitik bakış açısı, tüketimden
alınan hazzı ve sadece daha fazlasına sâhip olmak için sevilmeyen
işlerde uzun saatler çalışılmasını önceden kültürün içinde
hazır bulunan bazı kimlik kaynaklarının aşınmasına bağlamaktadır.
Modern toplumun mümeyyiz vasıfları olan parçalanma, yurtsuzlaşma
ve insanî irtibat kaybının temel bazı sosyal değişimlerle
ortaya çıktığı tartışılmaktadır. Eski ve istikrarlı topluluklar
üyelerine güvenilir bir üs, oradan bir kimlik duygusu geliştirebilecekleri
sağlam bir âidiyet, zor zamanlarda dayanışma, paylaşma ve
yardımlaşma vasıtasıyla ‘içeriden biri’ olma duygusu sağlıyorlardı.
Cemaat ve ailenin parçalanması, kimlik ve anlam krizini tırmandırmaktadır.
Dahası geç kapitalizmin ve küresel ekonominin kalkınmanın
sosyal dokusunu tamamen ihmal ederek bir risk toplumu yaratmaları
iş ortamında da güvensizliğe, endişe, çâresizlik ve özsaygı
azalmasına yol açmaktadır. Alışveriş böylesi bir kültürel
iklimde insanlara, hayatlarının diğer alanlarında sâhip olmadıkları
etkin bir güç sağlamakta, kültürel ve ruhsal süreçlerin yol
açtığı boşluk ve anlamsızlık duygularına karşı bir savunma
işlevi görmektedir.
Reklâm stratejileri, bugün
bizi almak istediğimiz her şeyi alabileceğimiz şeklinde yönlendirmektedir.
Satın aldığımız markalar bilinçdışı cinsel arzularımızın;
huzur, rahat, emniyet, âidiyet ve iktidar arayışlarımızın
bir ilâcı olarak sunulmaktadır. Sâhip olduğumuz ürünlerle
kim olacağımızı seçtiğimiz bir zaman diliminde yaşıyoruz.
Kimliğin diğer kaynaklarının aşınmasıyla kimlik ve zevkin
temel kaynakları olarak insanlar alışverişe ve tüketiciliğe
yönelmektedirler. Geleneksel toplum yapısı insanlara bir âidiyet
hissi, bilinme ve tanınma imtiyazı, zor zamanlarda destek,
dayanışma ve anlam sağlıyordu. Daha durağan ve kararlı eski
toplumların yerini günümüzün hıza ayarlı risk toplumunun alması
insanları bir ‘karakter aşınması’ sorunuyla karşı karşıya
bırakmaktadır. Richard Sennett’in deyişiyle bu durum samimî,
derin ve sadâkate dayalı insan ilişkilerinin kaybolarak günübirlik
çıkarların öne çıktığı bir sığlaşmayı temsil eder. Dayanışma
duygusu, ortalıktan çekilmiştir ve içsel tatminsizlik günbegün
büyümektedir. İnsanlar maddî zenginliğin ortasında yoğun bir
boşluk duygusundan yakınmaktadırlar. Phillip Cushman 2. Dünya
Savaşı sonrasında ABD’de toplum, gelenek ve paylaşılan anlamın
uzağına düşen, bunların yokluğunu yaşayan benliği ‘boş benlik’
olarak tanımlamaktadır. Bu toplumsal yoklukları yaşayan benlik,
bunları ‘içsel hayat’ında kişisel anlam ve değer yokluğuna
tercüme etmekte ve süreğen bir duygusal açlığı cisimleştirmektedir.
Bu benlik boşluğunu tüketerek ve sâhip olarak doldurmayı amaçlamaktadır.
Tüketim sözcüğünün psikanalitik kuramda ilk tedâisi bebeğin
bedensel ve ruhsal varlığını devam ettirmek için ‘anneyi tüketmesi’
durumudur. Anne sütünde mündemiç olan gıdayla birlikte bebek
haz verici ilkel bir kimlik duygusu da alır. 20.yüzyılın ikinci
yarısından itibaren arzu pazarlanmış ve reklâmcılık bize eksikliklerimizi
dış dünyadan alacağımız eşyalarla telâfi edebileceğimizi telkin
etmiştir. Böylece bir araba markası, bir içecek ya da giyim
eşyası; bizim cinsel arzularımızı, iktidar, makam, emniyet,
huzur veya âidiyet arayışlarımızı temsil eden simgesel vasıtalar
haline gelmiştir.
Reklâmcılık yüzyılın son çeyreğinden
itibaren, giderek daha da oburlaşan bir iştahla çocuklara
yöneliyor ve çocukluğu muhasara altına alıyor. Bazı araştırmalar
üç yaşında bir ABD’li çocuğun ortalama 100 markanın logosunu
tanıdığını gösteriyor. Elektronik medyanın yaygınlık kazanmasıyla
reklâmcılar anne babayı bir kenara iterek, kolaylıkla etki
altına alabilecekleri çocuklara doğrudan konuşmaya başladılar.
Televizyonun girdiği her ev artık fethedilmiş bir toprak parçası
gibiydi, reklâmcılar ‘vaad edilmiş topraklar’ı olan çocukluğa
kolayca erişebiliyorlardı. Göz telkine yatkındır, görülen
şey daha kolaylıkla arzu edilir. Çocuklar için istenmesi elzem
şeyler bir resm-i geçit hâlinde gün boyu televizyon ekranından
akar gider. Şirketler artık çocuklara yeni bir rol biçmişlerdir,
onlar ‘müşterilik öğrencisi’dirler; arzu etmeyi, ihtiyaç hissetmeyi,
sâhip olmayı, sâhip olmakla geçici de olsa bir mutluluk ve
tatmin bulmayı öğrenmelidirler. Bu süreç ancak manevî değerlerin
tersyüz edilmesiyle işler : Kanaatkârlık, özdenetim, tasarruf
ve sebatkârlık gibi geçmiş değerlerin içi boşaltılır ve çocuk
David Riesman’ın deyişiyle ‘Pepsi-Kola ile Koka-Kola arasındaki
farkı bilmek üzere eğitilir’. Anne ve baba, reklâmcılık endüstrisi
tarafından bir kenara itilir, onların görevi çocuğun talep
ettiği ürünlerin parasal kaynağını sağlamaktan ibârettir.
Peki çocuklar neden bu kadar vahşi bir kapitalist saldırının
hedefi hâline getiriliyorlar? Çocuk reklâmcılığının bir gurusu
bu soruya üç ana başlıkta cevap veriyor : ‘Çocukların harcayacak
kendi paraları vardır, ailelerinin para harcama kararlarında
etkili olurlar ve nihâyet onları gelecekte müşteri kılmak
isteyen reklâm kampanyalarına açıktırlar’. Bir başkası, ‘beşikten
mezara kadar’ diyor, ‘onları çok erkenden ele geçirir ve hayat
boyu elimizde tutarız’. Kapitalizmin bu militan dili, bu ayak
basılmadık toprak bırakmak istemeyen sömürgeci mantığı, sonunda
çocukluğu da istilâ ediyor. Bu cümleler, sanırım Türkiye reklâmcılığında
neden giderek artan sayıda oyuncak benzeri öğelerin kullanıldığı
sorusuna kısmî bir cevap getiriyor.
Los Angeles Times’a konuşan
bir reklâmcı şöyle diyor : ‘İyi reklâm, insanlara, o ürünü
almazlarsa çok şey kaybedecekleri, bir kaybedici olacakları
duygusunu verir. Çocuklar buna karşı çok duyarlıdır. Onlara
bir şey almalarını söylerseniz buna direnirler. Ama almazlarsa
-şaka yollu-bir tavuk olacaklarını söylerseniz birden dikkat
kesilirler. Duygusal incinebilirliği kaşırsınız ve bunu çocuklarla
çok kolay yaparsınız, zira onlar çok incinebilir varlıklardır’.
Çocuklar şirketler tarafından artık giderek daha erken çağlarında
ele geçirilmek isteniyor. Bazı marka isimleri zihinlerine
kazıyarak ve ürünleri için arzu yaratarak, çocukları erken
yaşta bir müşteri olarak ele geçirenler, daha sonra da ellerinde
tutabileceklerini düşünüyorlar. Bu arada psikoloji bilimi
de bulgularını reklâm endüstrisine hayâsızca servis edebiliyor.
Sözgelimi iki yaşındaki çocukların rüyalarında sıklıkla hayvan
veya hayvan karakterleri gördüğünü, yuvarlak ve eğimli karakterleri
iyi, köşeli, kırık çizgili karakterleri ise kötü olarak algıladığını
tespit eden bilim adamları, bulgularını reklâmcıların daha
etkili satış stratejileri geliştirmesi için kapitalizmin emrine
sunuyor.
Hayâl dünyaları video oyunlarıyla,
televizyon ekranından üzerlerine fışkıran şiddetle ve kapitalizmin
bu hayâsız saldırısıyla târümâr olan çocuklar bu muhasaradan
nasıl etkilenir? Çalışmalar saldırgan reklâmcılığın çocuğun
iç dünyasında izler bıraktığını gösteriyor. Maddeci değerlere
çok fazla odaklanan insanların hayatta daha az tatmin bulduğu,
daha mutsuz oldukları, kişiler arası ilişkilerde daha fazla
sorun yaşadıkları, daha fazla alkol ve madde kullanımına dûçar
oldukları ve içinde yaşadıkları topluma daha az katkıda bulundukları
çeşitli çalışmalarda gösterilmiş bulunuyor. Reklâmlar çocuklara
maddeci bir dünyayı ve satın almanın hazzını vazetmektedirler.
Böylece maddî zenginliğe ve çabuk doyurulmaya kendisini ayarlamış
o sığ ‘müşteri kimliği’nin tohumları, çocukluğun bereketli
topraklarına serpilmektedir. Bir düşünün : yetişkin birisi
bir çocuğu süreğen bir biçimde aldatır ve istismar ederse,
çocukta başkalarına güven kendisini dünyada emniyette hissetme
duygusu zedelenmez mi? Aynı şekilde başarı, popülerlik, çekicilik
gibi yalancı cennetler vaat eden reklâmlar da, aldatma ve
kandırmaya dönük hileleriyle çocuğun emniyet duygusunu zedeleyecek,
işitip gördüklerine itimat etmemesini sağlayacaktır. Reklâmlar,
gördükleri sonsuz çeşitlilikteki ürüne sâhip olamadıkları
sürece kendilerini aşağı hisseden çocuklarda, narsisistik
bir yaraya yol açabilirler. İskandinav ülkeleri ve Yunanistan’da
çocuklara doğrudan reklâmın yasaklanmasına yahut sınırlanmasına
şaşmamak gerekir.
Türkiye’de neden çok sayıda
oyuncak benzeri öğe erişkinleri hedeflediğini düşündüğümüz
reklâmlarda kullanılıyor? Kolay ve kestirme bir cevap bu durumu
bizim reklâmcılarımızın da artık çocukluğun ‘vaad edilmiş
topraklar’ına göz dikmesi ve onları ‘küçük potansiyel müşteriler’
olarak algılamaya başlamasıyla izah edecektir. Bazı şirketlerin
geleceğe dönük tasarımlarında, bugünün küçüklerinin hayâllerine
çengel atılarak yarının müşterileri yapılmaları yolunda bir
projeksiyon olabilir. Bir başka açıklama şu olabilir : Bu
oyuncaklar hepimizin içinde uyuyup kalmış olan çocuğu uyandırıyor,
içimizde bir oyun oynama arzusu, dolayısıyla da çocukluğun
emniyetine -geçici bir süreliğine de olsa- dönüş isteği tutuşturuyor.
Oysa müşteriler olarak bize bugün emniyet hissimizi veren
şey satın almak, ortada ne hemen dönebileceğimiz bir baba
ocağı, ne sağlam bir âidiyet, ne de bir mahalle veya cemaat
var. Dolayısıyla çocuksu emniyet arayışımızı kışkırtan bu
oyuncaklar bize harcayarak da, tıpkı baba ocağında veya ana
rahminde olduğumuz gibi, kendimizi mutlu ve güvende hissedebileceğimizi
telkin ediyor. Reklâmın hüneri yarattığı yanılsamaya bizi
ikna edebilmesinde. O yüzden bizi en saf, en temiz, en masum
yerimizden, çocukluğumuzdan vuruyor.
|