|
Söz nereye gitti?
Sözün günümüzde giderek geri
çekildiğini, şiirin de bu geri çekilişten payını aldığını
söylemek çok bu abartılı bir tespit olur? Kelimelerin dünyayı
değiştirecek takatinin kalmadığını söylersek maksadını aşan
bir genellemede mi bulunmuş oluruz? Zannetmiyorum. Marx'ın
ünlü sözünde söylendiği gibi, 'katı olan herşey buharlaşıyor,
kutsal olan herşey profanlaşıyor'.
Günümüzün duygu-sonrası toplumu
kelimelerin dönüştürücü gücüne artık itibar etmiyor. Duygu
gözden düştüğü için itibar kaybediyor kelime. İnce duyuşların,
narin sevişlerin, pathosun zamanı geçti. Analjezi dünyasında
yaşıyoruz, ağrıyı fark etme yerine bastırma, ağrıdan öğrenme
yerine onu inkâr etme üzerine kurulu bir dünyada. Istırap,
modern dünyanın ağırlığı altında zaten çökmüş omuzlarımızın
talip olamayacağı bir yük. Başkasının ıstırabı, hatta kendi
varoluşsal ıstırabımız bile bir pornografik görüntü gibi tedirginlik
ve sıklet veriyor zihinlerimize. Kovmak istiyoruz onu, o yasak
meyveyi bir kez dişlesek elimizdeki cennetten olacağımızdan
korkuyoruz. Modern şiirin nüvesini oluşturan melâl, hafakan
ve ruh ıstırabı bugün pek az şiirin koynuna girebiliyor. Girse
dahi, inandırıcı bir biçimde olmuyor bu, kelime duyguların
ağırlığını yüklenmekten âciz kalınca, söz de şiir de sakîl
duruyor. Dünya dedelerimizden öğrendiğimiz bir dünya değil.
Televizyon, sinema ya da yazılı basından görüntüler hızla
akıp gidiyor. 'Enformasyonun içinde kaybolan bilgi nerede?
Nerede bilginin içinde kaybolan bilgelik?' diye sormuştu T.S.
Eliot. Sadeliği yitirdik. Dünya eskisinden çok daha karmaşık,
zihinlerimiz bütün bu görüntü ve bilgi seli içinden doğru
yaşamanın ipuçlarını seçemiyor. Toprağa basmadan geçen haftalarımız
var, bir dost sohbetinde ısınmadan geçen aylarımız var, iş
yaşantısı ve geçim meseleleri hayatlarımızın üzerine kara
bulutlarını germiş de oradan bize unutuş ve aldanış yağdırıyor.
Şiir dilimize pelesenk olmuyor, onca söz arasında bir söz
hepi topu, bir gazete haberinin zihnimizde yer açtığı yer
ve zaman kadar yer işgal edip sonra çekiliyor. Duygu-sonrası
toplumda her şey işevuruk düşünceye ayarlı, maddî bir kazanıma
dönüşmeyen her edim atıl ve yararsız sayılıyor. Şiir bu dünyayla
aramda bir köprü kuramıyor, içimin titreşimleriyle dış dünyanın
kaotik salınımları arasında bir âhenk tutturamıyorsa neye
yarar ki? Eğer kaba bir dünyada yaşıyorsak kaba bir dille
yırtabilmeli olan biteni şiir, duygu hayattan kovulmuşsa böyle
bir hayatı didiklemeli, onu ezip çiğnemeli. Tok bir sesle
yer açabilmeli kendisine. Ginsberg'in Amerika'sı, Lorca'nın
New York'u, Eliot'un Çorak Ülke'si, Karakoç'un Hızırla Kırk
Saat'i gibi.
Sadeliği yitirdik ve söz ya
bu parçalanmış dünyaya aynı parçalanmışlıkla cevap verecek,
ya da sadeliğin bayrağını yeniden hayatın burçlarına dikecek.
Şiir, sözün ve dolayısıyla insanın var olma savaşında bir
serdengeçti gibi öncü rol üstlenmeli : Olmalı veya ölmeli.
Yerinden yurdundan edilmiş ruhun sözcülüğüne soyunmalı. Kalplerde
yankılanmayan, insan ruhunu uğrak yeri bilmeyen, söz ve zekâ
oyunlarına dayalı şiir plastik bir çiçek olabilir olsa olsa.
İyi yapılmış olabilir ancak koku vermez. Güzel koku muhatabına
bir yaşantı vaat eder, onu bir hâlden alıp başka bir hâle
kanatlandırabilir. Günümüzün duygu-sonrası toplumunda şiir
insanlara bir yaşantı elektriği veremiyorsa, söz can çekişiyor
demektir. 'Büyük anlatılar devri sona erdi' diyorlar, büyük
ve destansı şiirlerde mi kayıplara karıştı? Nerede bize ötelerin
nağmelerini söyleyen, kalpleri kalbimize değen şairler?
Söz nereye gitti, sahi?
|