60da0acd9b7d9__3.jpg

Dünyayı Yapı-Sökümüne Nasıl Uğratırız?

28.06.2021
Duyduğunuz, okuduğunuz ve izlediğiniz her şeye inanmayın. Kültür hakkında edinilen fikirleri sorgulamak için Jacques Derrida gibi düşünmeye başlayın.


Peter Salmon

Bilmeniz Gerekenler

Felsefe tarihinde, Jacques Derrida (1930-2004) gibi, hakkında birbirine zıt kanaatler olan düşünürler çok azdır. Bazıları için, Derrida, dahice analizleri ile, felsefe ve edebiyat metinlerine ilişkin temel varsayımların çoğunu tersyüz etmiş, 20.yüzyılın en büyük filozoflarından biridir. Bazılarına göre, o bir şarlatandır: 1992'de Cambridge Üniversitesi'nden aldığı fahri doktorasına, The Times'a yazılan bir mektupta, kabul edilen netlik ve titizlik standartlarını karşılamamakla suçlanarak itiraz edildi. Küçümsenmeyecek kadar detaylı şakalar ve kelime oyunları ile imzasını attığı çalışmalarının, Fransız felsefesini "bir hiciv nesnesi" haline getirdiği yönünde birtakım tartışmalara neden olmuştur.

Yakışıklı, karizmatik, pipo içen Derrida, bir Fransız filozofta olması gereken her şeye sahipti. Onun hakkında pop şarkıları yazıldı, kendisinin oynadığı filmler yapıldı, aforizmaları Tişörtlerde ve kahve kupalarında göründü: ‘Metnin dışında hiçbir şey yoktur’; ‘Bir şeyi yapar gibi görünürsem aslında o işi gerçekten yapmış olurum; dolayısıyla ben yapıyor görünüyormuş gibi yaptım’; ve ‘her zaman şırınga olacak bir kalem hayal ederim.’

15 Temmuz 1930'da Cezayir'de doğdu ve gerçek adı aslında Jackie'ydi. Charlie Chaplin'e hayran ebeveynleri kendisine, "Yumurcak (The Kid)" (1921) filminin yıldızı olan Jackie Coogan'ın adını verdi. Yahudi, Fransız, Cezayirli Derrida'nın kimliği karmaşıktı ve bu karmaşıklığı dokunduğu her şeye bulaştırmaya çabaladı. Derrida gibi düşünmenin bir yolu, sorgulamadan kabul ettiğimiz şeyleri –kimliğimiz, kullandığımız dil gibi– ele almayı ve onlarda keşfedilmemiş varsayımları, çelişkileri ve eksiklikleri aramayı gerektirir. Derrida gibi düşünmek, sadece felsefe ve edebiyat metinlerini değil, her şeyi –sanat, din, politika, hatta kendimiz- bir tür yakından okuma şeklidir.

Derrida,1967'de, yapı-sökümü olarak adlandırdığı yeni bir yöntemi felsefe alanına kazandırdı. Basitçe söylemek gerekirse – ki bu nadiren böyledir, özellikle Derrida söz konusuysa- bu, eğer bir şey inşa edilmiş ise, onun yapı-sökümünün de mümkün olduğu fikridir. Bu, sandalyeler, arabalar ve evler gibi dünyadaki nesneler için olduğu kadar, gerçeklik, adalet ve Tanrı gibi kavramlar için de geçerlidir. Doğal olduğunu varsayma eğiliminde olduğumuz bu 'şeyler' aslında kültürel olarak inşa edilmiştir. Gerçek bir Tanrı olabilir ya da olmayabilir – yapı-sökümü bu konuda hiçbir fikir sunmaz– ancak bizim karşılaşabileceğimiz tek bir ‘Tanrı’ vardır, o da kültürel olarak inşa edilmiş olandır. Çok tartışılan filozoflardan bir diğeri olan Ludwig Wittgenstein'ın dediği gibi, Tanrı kelimesinin anlamını bilmek istiyorsanız, nasıl kullanıldığına bakın.

 

Mevzu bahis olan kavram veya nesne nihayetinde yine oradadır. Aslında, Derrida için büyüleyici olan şey, sadece bir kavramın inşasında yer alan çoklu faktörler değil, aynı zamanda inşa etmenin kendisinin asıl nihai eylemiydi; herhangi bir kavramın tutarlı ve kalıcı olduğuna dair inancımız veya itimadımızdı. Düşünmenin hilelerinden biri, bizi bir kelimenin, bir kavramın veya bir metnin tek ve değişmez bir anlamı olduğuna ikna etmesidir. Ve bizi, bu anlamın kültürel değil de gerçek, saf, inşa edilmemiş, doğal bir anlam olduğuna inandırmasıdır. Derrida buna ‘mevcudiyet metafiziği’ adını verir: tutarlılığın, hakikatin bir ölçüsü olduğu inancı.

 

Derrida'nın etkisi, bir metnin ‘inşa edilmişliğinin’ hem apaçık şekilde görüldüğü hem de kolayca unutulduğu edebiyat ve sanatta özellikle göze çarpar. Bir kitap, film veya televizyon programı ile karşılaştığımızda bize, şüphe etmeyi askıya almamız öğretilmiştir. Derrida, bir metne bir yoldan yaklaşmakla ilgili bir sorun olmadığını ancak karşılaştığımız şeylerin doğal yollardan oluştuğunu düşünme hatasına düşmememiz gerektiğini söyler. Bunun yerine, belki de bu kültürel metnin tadını çıkardıktan sonra, gerçekten neler olduğunu görmek için pipomuzu yakmanın, kalem şırıngamızı keskinleştirmenin ve o şeyi yapı-sökümüne uğratmanın zamanıdır. 

Dünyayı Yapı-Sökümüne Nasıl Uğratırız?

Ne yapılmalı?
İlk olarak, rahatlayın zira tüm yerleşik fikirleri yıkmayı planlıyorsunuz

Kapıyı kapatarak başlayın. Derrida bütün işlerini evinin en üst katında, binlerce kitapla dolu bir çalışma odasında yaptı. (Bir röportajda kendisine kitapların hepsini okuyup okumadığı soruldu. ’Hayır' dedi gülümseyerek, 'sadece üç ya da dört tanesini okudum. Ama bu dördünü çok ama çok iyi okudum.') Pijamalarınızı çıkarıp günlük kıyafetlerinizi giyiyor veya giymiyor olabilirsiniz- Derrida genelde pijamaları ile uyandığı andan itibaren çalışırdı, ilk yaptığı şey üst kata ofisine (tabii ki bir kahveden sonra) çıkmaktı. Ayrıca, yakmak isteyeceğiniz bir pipoya da ihtiyacınız olacak. Piponuz olmayabilir ama derin düşüncelere dalabilirsiniz.

Sonraki adımda, yapı-sökümü yapmak için bir şeye ihtiyacınız vardır.

Bu, herhangi bir şey olabilir. Yapı-sökümün temelinde, herhangi bir metnin yapı-sökümüne uğratılabileceği fikri vardır. Bir şiir. Bir demiryolu tarifesi. Bir alışveriş listesi. Edmund Husserl'in "Ideas Pertaining to a Pure Phenomenology and to a Phenomenological Philosophy – First Book: General Introduction to a Pure Phenomenology (1913)." Dan Brown'ın Da Vinci Şifresi (2003). İncil. Gazete. Bu yazı.

Ya da bir şeyler okuyacak havanızda değilseniz, online bir şeyler izleyebilirsiniz. Ya da radyo dinleyebilirsiniz. Veya bir podcast'i. Duvara bir bardak dayayın ve yandaki komşuların konuşmasını dinleyin. Derrida için, orada pijamalarıyla otururken, tüm bu ’şeyler' birer metindir. Hepsi farklı şekillerde didik didik incelenebilir. Her biri yapı-sökümüne uğratılabilir.

Yapı-sökümüne başlayın

Nasıl? İlk olarak, metnin nasıl görüldüğünü, ardındaki hâkim öğretiyi bilmek yararlı olabilir. Örneğin, toplum, "Bay Smith Washington'a Gidiyor"(1939), “Kayıp Balık Nemo” (2003) ve "Sevginin Bağladıkları" (1993) filmlerinin aileye uygun keyifli filmler olduğuna ‘karar vermiştir’. "Çorak Ülke" (1922)'nin ‘insanlık hali’ hakkında çetin bir şiir olduğu düşünüldü. Bir TV dizisi olan "Downton Abbey" (2010-15), eski İngiltere'nin hikayesidir (ve işler o zaman daha iyiydi).

Geleneksel felsefi kavramlarda, bu konsensüs, kanaat (doxa)- ‘ortodoksluk' kelimesinin kökeni- olarak adlandırılır ve bu, "episteme", bilgi ile tezat oluşturur. Yunanlılar zamanından beri (en azından) bu ikisi bir çekişme içerisindeydi. Yapı-sökümü ile düşünmek, sadece kabul edilen gerçekleri sorgulamak değildir; aynı zamanda bunun kimin çıkarları için kabul edildiğini sormaktır. Bu kabul edilen gerçekler zararsız olabilir – aylak bir düşüncenin veya sahici bir uzlaşının sonucu olabilir- ancak zarar verici de olabilirler.

Bu nedenle, piponuzu yaktığınızda (veya piponuzu yakmadığınızda) yapılacak ilk şey, bu metinlerin neden bu şekilde kabul edildiğini, neden bu kanaate varıldığını düşünmektir. Bu değerlendirme ne kadar 'doğru'? Çorak Ülke'nin keşfetmeye çalıştığı 'insanlık hali'ni ele alalım. Kimin insanlık hali? Şiirin iç görüleri tüm kültürlere uyarlanabilir mi? Tüm cinsiyetlere? Eğer değilse, neden değil? Eğer sadece kısmen uyarlanabilirlerse, o zaman neden kısmen uyarlanabilir ve sınırlılıklar nelerdir? Ve bu sınırlılıklar bize ne anlatıyor? Kanaat, Derrida için yalnızca bir yorumdan ibarettir ve bir kanaatin egemen olmasının sebebi bir şekilde ‘daha doğru’ olması değildir.

/website/assets/images/my1/images/60da0fb0ebac8__2.jpg

“Downton Abbey”i ele alalım. Lütfen!

Aslında, Derrida için, bir metnin mutlak doğru bir değerlendirmesi yoktur ve bir değerlendirmenin egemenliği fikri, metnin kendisinden çok metnin etrafındaki koşullar hakkında bize bilgi verebilir. “Downton Abbey” gibi bir metin, İngiliz tarihinin belirli bir döneminin incelemesi olarak pazarlanır ve o dönemi olduğu gibi anlattığını iddia eder. Ancak bu tür bir inceleme, neyin dahil edilip neyin dışarıda tutulacağına dair birçok kararı içeriyor olmalıdır.  Yani ‘olduğu şekliyle anlatıldığı' iddiası yanlıştır. Bu durum yapı-sökümüne tabi tutulabilir.

Örneğin, gösteri sadece aristokrasiyi değil, aynı zamanda uşak kitlesini de canlandırdığı için övgü aldı. Aristokratlar kadar uşakların da duygusal yolculuklarını ve melodramlarını da takip ettikçe insanların sınıfı ne olursa olsun aslında ne kadar da benzer oldukları istemesek de bize hatırlatılıyor. Bu yolla hem aristokratlar hem de uşaklar karşılıklı olarak 'insanileştirilirler'.

Aslında, bu iki sınıf arasındaki ilişki son derece sömürüye dayalıydı. Tarihçi Margaret Macmillan'ın belirttiği gibi, bu çağdaki uşaklar yeterince iyi giyimli ya da iyi beslenmiş değillerdi ve genel olarak sabah beşte kalkar ve gece geç saatlere kadar çalışırlardı. Ama buna yer verilmesi, esasında ‘iyi hissettiren’ bir dizi için uygun olmazdı. Toprak sahibi sınıfın ve köle sınıfının insanlığı pekiştirildiğinde, sınıf sisteminin kendisi, katı bir şekilde dayatılan bir kölelik yapısından ziyade, bir tesadüf ürünü olarak görülür. 

Ayrıca, aristokrasinin sempatik tasvirinin yapıldığı bu dizinin bu zamanda ortaya çıkması tesadüf mü? Ayrıca, bu, kimin çıkarlarına uygun olabilir? Şu anda İngiltere'de ırk, ayrıcalık, cinsiyet ve İngiliz olmak gibi meseleler etrafında yaşanan ciddi bir kültür savaşı var. Bu konuların tartışılmadığı bir programın üretimi ve popülaritesi bu kültür savaşının bir parçası mıdır? Bu 'gerçekten kaçış'ın ta kendisi, tehdit altındaki normların bir destekleyicisi midir?

Çelişkileri arayın

Sonrasında, metnin içinde birbiriyle çelişen ve metnin ruhunun gerçekte olanlardan farklı olduğu, hatta gerçekte yaşananların aleyhinde olduğu yerleri arayın. Hollywood filmleri bunun için harika bir fırsattır. Örneğin, ’beyaz kurtarıcı' anlatısı fikrine giderek daha fazla aşina olduk. Örneğin, ırksal stereotipleri incelediğini iddia eden, ancak daha sonra hikayelerini anlatmak için aynı stereotipleri kullanan filmler vardır.  Bu filmler eleştirdiklerini iddia ettikleri şeyin aynısını yaparak ezilen karakterleri nesneleştirme eşliğinde beyaz bir kahramanın bir ‘aydınlanma yolculuğuna’ çıkmasını gerektirirler. Beyazlık normalliktir ve ötekilik bu norma kıyasla açıklanır. Bunu fark etmemek için eğitildik ancak Derrida'nın düşünce tarzı bunu odak noktamız haline getirmek, bir metnin içindeki gerilimleri aramak, asıl meselenin nerede olduğunu görmek için bizi eğitmeye çalışır.

Öyleyse Derrida gibi düşünmek, bu çelişkileri aramak ve bunların ne anlama geldiğini keşfetmek demektir. Derrida, "Marx'ın Hayaletleri" (1993) adlı kitabında, bunu Karl Marx üzerinden yaptı. Marksist düşünce, materyalist bir varlık anlayışını dokunulmaz kabul eder. Bireysel bilinçlerimiz de dahil olmak üzere her şeyin maddi şeylerle (iş gücü, çalışma koşulları, sınıf vb.) açıklanabileceğini savunur. Ancak Derrida, yaptığı yapı-sökümünde, Marx'ın yazılarında devamlı yer verdiği maddi olmayan şeyleri araştırır: hayaletler, siluetler ve hortlaklar. Görünmez bir gücün toplumda bir hayalet gibi hareket ettiği fikri, Komünist Manifesto'nun (1848) ilk cümlesinde – ‘Avrupa'ya musallat olan bir hayalet var, Komünizmin hayaleti’ – geçtiği gibi William Shakespeare'den kullandığı imgelerde ve para ile ilgili tartışmalarında da mevcuttur.

/website/assets/images/my1/images/60da0fe7dae5f__4.jpg

Aykırı bir okuma yapıyorsunuz.

Derrida bu tür bir okumayı, aykırı bir okuma olarak görüyordu. Bir metin alın, neyi savunduğunu bulun ve tam ters yöne bakın. G. W. F. Hegel, yaşamın karmaşasıyla lekelenmemiş tin hakkında yazdı ancak Derrida, Hegel'in ailesiyle olan ilişkisini tetkik etti. Husserl, bizi çevreleyen dünyayı betimleyerek öznellik hakkında yazdı ancak Derrida, Husserl'in Tanrı'yı ima ettiği yerleri aradı. Bu, metni veya düşünceyi ortadan kaldırmaz ancak onları sorunsallaştırır, sınırlılıkları bulur. Yani, Derrida'nın bunu bir ‘misafirperverlik’ eylemi olarak adlandırmasına rağmen, her metni şüpheyle ele almamız gerekir. Bir metni bu kadar yakından okumak; onu ciddiyetle incelemek, orada neler olduğuna dikkatle bakmaktır.

Bu aykırı okuma, tam tersini aramaktan daha incelikli bir şey olabilir. Her okuma bir yorum olduğu için, herkes bir metni okumanın birbirinden tamamen farklı yollarını keşfedebilir. İkinci pipomuzu yaktığımızı düşünelim, "Çorak Ülke"ye kuir teorisi ile bakarsak ne olur? Marvel filmlerinde, ırkın rolü nedir? İncil'in ekonomisi nedir?

Bütün bunlar Derrida'yı feminizm, sömürge sonrası çalışmalar ve kuir teori gibi alanlarda itibarlı bir düşünür haline getirdi. Derrida, hepimizi, en temel fikirlerimizi, özellikle de sorgulamaya en az açık görünenleri incelemeye çağırıyor. Sigmund Freud ve bastırılmışlık (ve geri dönüşü) fikrinde olduğu gibi, Derrida için de kuşku duymadıklarımız, inançlarımızdaki ve kültürümüzdeki çatlaklar en etkili noktalardır. Kültürel önyargılarımız, onları en doğal olarak hissettiğimiz noktalarda genellikle en az sabit oldukları anlardır.

Ama bu bir anarşi…

Bazı eleştirmenler Derrida'nın düşüncesini herhangi bir yoruma izin vermekle veya daha da kötüsü, her bir yorumun eşit derecede geçerli olduğunu söylemekle suçladılar. Birincisi doğru olabilir ancak ikincisi değil. Derrida, bir metni okumanın daha etkili ve daha az etkili yolları olduğu konusunda her zaman netti. Lev Tolstoy'un romanlarını, örneğin modern dansla analiz etmenin yanlış bir yanı yoktur. Ancak sonucun etkisiz veya saçma olması daha olasıdır. Bazı eleştirmenler ve Derrida'nın takipçileri, bunun tam olarak yapı-sökümünün yol açtığı bir ağız dalaşı olduğunu savundu. Ancak nihayetinde, en uç noktaya itilen herhangi bir felsefi fikir safsataya yol açar. Derrida, aldığı eleştirilerde olduğu gibi çalışmalarının yanlış kullanımı ve yanlış anlaşılmasından dehşete düşerdi. Derrida, anarşik bir süreçten uzak olarak, eldeki metnin çok yakından okunması için çağrıda bulundu ve her şeyde olduğu gibi, bir şeye ne kadar yakından bakarsanız, orada o kadar çok çatlak görürsünüz.

Yazarın ne dediğini dinlemeyin

Son olarak – artık giyinmenin ve bir öğle yemeği yemenin zamanı gelmiş olabilir–, Derrida gibi düşünmek, özellikle yazarların ileri sürfükleriyle çelişiyorsa, kişinin kendi metin analizine güvenmesi anlamına gelir. Derrida için, yazarın kendi metnini yorumlaması okuyucunun yorumundan daha geçerli değildir. Yine, Freud burada yararlı bir referans noktasıdır. Analizdeki hastalar kendi hakikatlerini sadece kullandıkları kelimelerde değil, aynı zamanda kullanmadıkları kelimelerde, kekelediklerinde ve yaptıkları tekrarlarda, gülmeye çalıştıkları zamanlarda ve kendileriyle çeliştikleri anlarda da açığa çıkarırlar. 'Ben'in bütün ve tutarlı olması bir irade eylemidir. Derrida için "metin"in bütünlüğü de aynı şekilde bir irade eylemidir.

Önemli noktalar

Yapılmış/İnşa edilmiş herhangi bir şey, yapı-sökümüne uğratılabilir. Bu, nesneler için olduğu kadar, Tanrı, adalet ve gerçeklik gibi kavramlar için de geçerlidir.
Yapı-sökümü bir yıkım değildir; yapı-sökümüne uğratılan şey hala vardır.
Bir metin; herhangi bir şey, bir kitap, bir film, bir kayıt olabilir.
Bir metin hakkındaki tüm görüşler, en bariz görünenler bile yorumdur.
Bir metin ile ilgili yapılan tüm yorumlar geçerlidir ancak ne verdiğine bağlı olarak bazıları diğerlerinden daha geçerlidir.
Aykırı bir okuma yapın – analizinize beklenmedik yaklaşımlar getirin ve bunun metne ne yaptığına bakın.
Yazarın bir metni yorumlaması sizinkinden daha geçerli değildir. Aslında, yazarın bir metin hakkında söyledikleri, psikanalizde olduğu gibi metindeki bazı sorunları ortaya çıkarabilir.

Daha fazla bilgi edinin

 

Derrida, tüm kelimelerin ve kavramların istikrarlı bir anlam ifade ettikleri ölçüde şüpheli olduğunu iddia ettiğinden, yazılarında basit tanımlayıcı cümlelerden ve ‘tanımlardan’ kaçınarak bu fikri ortaya koyar. Kendisinin de dediği gibi, 'tırnak işaretleri bir kez görünmeyi istediğinde, ne zaman duracaklarını bilmezler.' Yapı-sökümün kurucu metni, "Gramatoloji Üzerine"(1967), tüm dil ve dil sistemleri, tüm tarih ve tüm edebiyatı kapsayan çılgınca bir kitaptır. Konuşmanın yazıya göre ayrıcalıklı olduğuna dair kitabın ana argümanı, kendi zihnimizdekiler de dahil olmak üzere kullandığımız kelimelerin ve kavramların -ki bunların bizim düşüncelerimiz hatta bizim ruhumuz olduğunu zannederiz- bizi çevreleyen kültürden miras alındığına dikkat çeker.

 

Bu nedenle, yapı-söküm hakkında bilgi edinmenin en iyi yollarından biri, Derrida'dan etkilenen ya da çalışmalarını öngören eserlerle yakından ilgilenmektir. Bunlar özellikle inşa edilirken kendi yapım aşamalarına dikkat çeken çalışmalardır. Edebiyatta, buna örnek olarak, gazete raporları gibi yazılmış bölümlerden sadece diyalog olarak yazılanlara kadar farklı türler arasında geçiş yaparak ‘yeniliğini’ ön plana çıkaran kitaplar yer alır. Derrida için önemli bir çalışma olan James Joyce'un "Ulysses" (1922)'i de bu kitaplardan biridir. Daha yakın zamanlarda, Gerald Murnane tarafından yazılan "Landscape With Landscape" (1985) gibi kitaplar, okuyucuların dikkatini sürekli olarak bir roman okudukları ve hikâyede öylece kaybolamayacakları gerçeğine çeker. Murnane gibi bir yazar ‘sokakta yürüyen bir adam’ hakkında yazdığında, yapmanızı istediği son şey sokakta yürüyen bir adamı görselleştirmenizdir.

Filmler arasında, İranlı yönetmen Abbas Kiarostami'nin çalışmaları, kendi çalışmasının işleyişini göstermesi açısından büyüleyicidir. Bir filmin yapımı ile ilgili bir film olan "Zeytin Ağaçları Altında" (1994), 'yönetmeni oynayan aktör benim’ cümlesiyle açılır ve yakın zamanda İngiliz Film Enstitüsü tarafından tüm zamanların en iyi 50 filminden biri olarak seçilen "Yakın Plan" (1990) filmi, gerçek hayatta bir film yönetmeni olan Muhsin Makhmalbaf olduğunu iddia ettiği için hapse giren bir adamın gerçek hayat hikayesini anlatır. Filmi çeken Kiyarüstemi, Makhmalbaf ve bu suçtan yargılanan adam filmde kendilerini canlandırırlar ve adamla konuşmalar yaparlar. Kiarostami'nin tüm filmlerini online olarak bulabilirsiniz.

 

Derrida'nın çalışmasında geçen, ontoloji kelimesi üzerine bir kelime oyunu olan ‘hauntoloji’, müzikte yeni bir tür yarattı.

 

Ontoloji, varlığın felsefi bir araştırmasıdır. Hauntoloji, var olmayanın felsefi bir araştırmadır. Gerçekliğimizdeki üstü örtülemez kayıp gelecekler, uzak geçmişler, boşluklar ve çatlaklardır. Hauntolojik müzik, onu üreten teknolojiyi ön plana çıkarma eğilimindedir. Plaklardaki iğne sesleri, teyp tıslamaları ve sahne dışındaki sesler dinleyiciye bir 'perde arkası'nın olduğunu hatırlatır.  William Basinski'nin "The Disintegration Loops" (2002-03) albüm serisi buna bir örnektir. Basinski, eski kasetlerini dijitale aktarmaya çalışırken, küçük bir müzik parçasını döndürerek çalışmaya devam ettiğinde, teypin bozulduğunu ve dünyaya ait olmayan -ürpertici (haunting)- bir ses çıkardığını fark etti. Bu projeyi, 2001'de Brooklyn'deki apartman dairesinin çatı katından İkiz Kulelerin yıkıldığını izlediği gün bitirdi ve bu da dinleme deneyimine bir yas katmanı ekledi.

Tabii ki, bunların her biri kendilerini açıkça yapı-sökümüne uğratan eserler olsa da Derrida için, başlangıçta belirttiğimiz gibi, tüm eserler bunu yapar. Hiçbir eser kendi içinde saf -ve mevcut- olamaz. Yapı-sökümü, herhangi bir sanat eserinde her zaman gerçekleşir ve yakından baktığımızda, sadece eserin nasıl gerçekleştiğini değil, aynı zamanda sanatçının eserin nasıl gerçekleşmediğini gösterdiğini de görebiliriz. Derrida'nın bir zamanlar dediği gibi: 'Bir şeyi yapar gibi görünürsem aslında o işi gerçekten yapmış olurum; dolayısıyla ben yapıyor görünüyormuş gibi yaptım’.

Bağlantılar ve kitaplar

Belki de Derrida ve yapı-sökümüne giriş için online olarak en erişilebilir olan kaynak, YouTube'da bulunan Derrida (2002) belgeselidir. Bu, Derrida'nın çalışmalarının büyüleyici bir keşfidir ve Yahudi, Fransız, Cezayirli bir çocuk olarak kimlik sorularının oluşmaya başladığı yer olan, Cezayir'deki, çocukluğunun geçtiği eve dönüşüyle ilgili bir bölüm yer alır.  Kütüphanesinde okuduğu kitapların sayısı ile ilgili olan komik bir klip de dahil olmak üzere, filmden kesilmiş klipler vardır.

Aynı zamanda, YouTube'da yapı-sökümüne giriş videoları var; en iyilerinden biri de 'Then & Now' isimli tarih kanalındadır. Ve eğer Amerikalı filozof Rick Roderick'in eserleriyle henüz tanışmadıysanız, bunları şiddetle tavsiye ederim: bunlar eski tarz felsefe dersleridir -hatta diş teli takan bir öğretim görevlisi bile vardır! - ama Derrida, Michel Foucault ve Martin Heidegger de dahil olmak üzere en güncel filozoflardan bazılarını ele alır. Burada Derrida'yı anlatıyor.

 

Burada da iki Derrida takipçisi kahramanlarını yakalamaya çalışıyor. Derrida'nın kendisi sahneye çıkıyor, kendini oynuyor- kötü denebilir mi? Bu film aslında Derrida üzerinde derin bir etkiye sahip olmuştur. Bir sahnede, aktris Pascale Ogier kendisine ‘hayaletlere inanıyor musunuz?' diye sorar. Ogier ertesi yıl, 25 yaşındayken öldü ve Derrida, onun ölümünden sonra filmi tekrar izlerken derinden sarsıldığını hisseder. Bunun üzerine, Derrida sinemanın bir hayaletler bilimi olduğunu ve burada, bir hayaletin geçmişteki kendisine onlara inanıp inanmadığını sorduğunu izliyor olduğunu düşündüğünü ifade etti…

 

Yapı-sökümüne iyi bir giriş için, Jonathan Culler'in "On Deconstruction" (1982) kitabı belki de en iyisidir. Ayrıca, Christopher Norris'in "Deconstruction: Theory and Practice" (1982) kitabı, Derrida'nın çalışmalarının felsefe alanı dışındaki etkilerine -örneğin edebi çalışmalar üzerindeki etkileri- daha geniş bir açıdan bakar. Derrida ve takipçilerine son derece eğlenceli bir saldırı istiyorsanız, Colin Campbell'in New York Times'daki ‘The Tyranny Of The Yale Critics’ (1986) adlı makalesi çok eğlencelidir; ya da Derrida ile filozof John Searle -her ikisi de sözünü sakınmadan konuşur- arasındaki tartışmalara bakabilirsiniz.

Son olarak, Derrida'nın kendisini okumak için, son çalışmalarından bazılarına bakabilirsiniz ki bunlar onun en az ürkütücü olan çalışmalarıdır ve bu çalışmalarında genellikle düşüncesini daha önce ifade etmekten kaçındığı yollarla ifade eder. Geoffrey Bennington'un kitabı "Augustine's Confessions"a yazdığı uzun bir ‘dipnot’ olan "Circumfession" (1993) özellikle ilgi çekicidir. Dipnot, Bennington'ın kitabının uzunluğu kadardır. Ya da Hamlet aracılığıyla ‘komünizmin sonu’ üzerine düşüncelerini yazdığı 'Marx'ın Hayaletleri' (1993) ve ‘hauntoloji’ terimini ürettiği kitabı da vardır. Son olarak, iki sütunlu olarak sunulan ve deneysel bir kitabı olan 'Glas' (1974) vardır: solda Hegel'in felsefesi, sağda Jean Genet'in yazıları yer alır.

Çeviren: İclâl Eskioğlu Aydın, Uzman Klinik Psikolog

Kaynak: https://psyche.co/amp/guides/how-to-deconstruct-the-world-by-thinking-like-jacques-derrida?__twitter_impression=true

Facebook
Facebookta Paylaş
Twitter
Twitterda Paylaş
Twitter
E-Posta ile Paylaş
Whatsapp
Whatsappta Paylaş

ÖNCEKİ HAFTALAR