Biyografi

Kitaplar

Basından

Akademik

Bilimsel Yayınlar

Denemeler

Konferanslar

İnsana Dair >>>

Seçtiklerim

Alternatifler

İletişim

Ana Sayfa



İnsana Dair ana sayfasına dönmek için burayı tıklayın...

Babalar ve Oğullar

Çağan Irmak'ın Babam ve Oğlum'unu kâh ağlayıp kâh gülerek izledim. Gittiğim mahalle sinemasında pazartesi gecesi son seansa güç bela yer bulabildim. Nineler, amcalar, teyzeler oradaydı. Arkamda bir teyze film öncesi fragmanlar gösterilirken yakınıyordu, 'bu sinema da amma gürültülü yermiş!' Babam ve Oğlum görünüşe bakılırsa sinema izleyicisi olmayan ama sinemada sahiciliği ve duyguyu özleyen bir kitleyi salonlara çekmişti. Ben sulu gözlü bir adamım, üstelik 'canımdan öte can' iki oğlum var, belki bir on yıldır bu kadar güzel bir Türk filmi izlememiş, hiçbir filmde bu kadar ağlamamıştım. Sinemamızın dokunduğu dizi filmleri bile sinema tılsımına boyayan bu genç dehasına selam olsun. Bu filmle birlikte sanatın o kudretli dilini bize gösteren oyuncu kadrosuna da ayrıca kutlamak isterim. Babam ve Oğlum sinemada yitire yazdığımız hâlisliği ve sahiciliği sinemamıza iade ediyor, hayatın sıradan olaylar arasına sıkışan büyük meselelerini, söylemeden konuşmanın o eşsiz müziğini hayatlarımıza katıyor.

Oğulların öyküsü babaların öyküsünün tam kalbinden geçer. Babalarımız hayatta kim olduğumuzu, nasıl durduğumuzu, nereye ve nasıl baktığımızı tayin ederler. Statükocu babaların oğulları devrimci olabilir, büyük inanmışlardan inançsız evlatlar zuhur edebilir. Erkek çocukları için hayat, baba ve annenin çocukluğa attıkları ilmeklerin çözüldüğü bir serüvendir. Sözgelimi baba oğulun ruhunda öyle kocaman bir yara açmış, onu varlığıyla o kadar sindirmiştir ki oğul bir türlü büyüyemez, yetişkin hayata adım atamaz, ebedî bir ergen olarak kalır. Etrafından hep bir baba azarı yiyebileceği korkusuyla hayatı kıyısından köşesinden yaşar, içinde babayla yaşanmış ve mağlubiyetle bitmiş bir savaşın ukdesi dolaşır, bu ukde ruhun kıyılarını döven depresyon dalgalarıyla varlığını hatırlatır. Babalar kimileyin o kadar kuvvetli bir gölge düşürürler ki oğulların hayatlarına, ayrımlaşmayı ve bağımsızlaşmayı başaramayan oğul; babanın bir uzvu, bir uzantısı olarak, bir gölge olarak yaşamaya devam eder.

Bazen de baba yoktur. Ya fiziksel olarak orada değildir ya da fiziksel olarak orada olsa bile ruhsal olarak yoktur. Oğul bir baba açlığı içinde dış dünyadan babaya ait bütün simgeleri ruhuna emer. Babasız büyümek çocukların iç dünyalarına bitmek bilmeyen bir gurbet acısı olarak tercüme edilir. Babadan gurbet, bir oğul için gurbetlerin en yakıcısı, en iç paralayıcısıdır. Soğuk ve mesafeli babalar, çocuk ruhunun biricik gıdası olan şefkat ve sevgiyi oğullarından esirger ve onları hayat boyu telâfi etmekte zorlanacakları bir açlığa mahkûm ederler. Güçlü babaların ihmâle uğramış oğulları, geçmişin yaralarını iyileştirmek için babalarının tam aksi politik duruşlar, inanışlar ve yaşayışlara yelken açar, farklı olmayı başarmak ve savaşa devam etmek suretiyle, erkeklik ülkesine girmek isterler.

Oğulların davası erkek olabilmektir. Erkeklerin arasına kabul edilebilmek, yetişkin bir erkek olarak ayakta durabileceklerini, babalarına ve hemcinslerine göstermek. Endüstri toplumuyla birlikte geleneksel ritüeller kayıplara karışmış, erkekliğe adım atışın yegâne simgesi baba evinden ayrılmak olmuştur. Bugün Batı toplumlarında pek çok genç, yetişkinliğe adım atmanın olmazsa olmaz koşulu olarak görülen bu modern ritüelle, anne baba sevgisini doyasıya yaşayamadan, anne baba ile ilişkileri tam olarak çözümleyemeden erken bir biçimde hayata atılmakta, bu durum da ruhsal anlamda 'bitmemiş bir iş' bırakmaktadır. Türkiye'ye baktığımızda ise tam tersine, anne ve babanın sunduğu güvenlik duygusundan vazgeçmeye yanaşmayan, hayatın sorumluluklarını hep erteleyen, ebedî ergenlerin yaygın olduğunu görüyoruz. Zalim bir dünyada oğulların erkekliğe kabulü de acımasız şartlara bağlıdır : İncinmeksizin incitebildiklerinde, üzüntü ve kayıp hissetmeksizin ayrılabildiklerinde erkek kabul edilirler.

Bir baba çocuklarına hayatın kurallarını, beklentilerini, kaçınılmazlıklarını öğretir. Bunu zamanın sınırlarını ve gerçekliğini öğreterek yapar. Bunu 'uzlaşılamaz öteki' olarak öğretir. Bunu gereken yer ve zamanda iktidarını kullanarak öğretir, böylece çocuk dünyanın bütünüyle kendisinin o sınırsız zannettiği gücüne tabi olmadığını fark eder.

Kimi babalar vardır en büyük aşkları kendileridir, böyle bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmek çileli bir ömür demektir. Onlar yarım kalmış bütün düşlerini oğullarının tamamlamasını, kendilerinin olamadığı her şeyi oğullarının olmasını, oğullarının kendi hayatlarını tamamlamasını isterler. Ya da, eğer hayatta dikiş tutturmuş iseler, isterler ki oğulları kendi tahtlarına otursun, onların şöhret, iktidar ve mirasını devam ettirsin. Oğullarına farklı ve özgül bir hayatı çok gören babalar, istekleri yerine gelmezse küser ve bir ömür boyu konuşmazlar. Benliğin bu abidevî yükselişi, yeryüzünün en güçlü kan bağını ezer geçer.

Babam ve Oğlum'da oğlunu, ziraat mühendisi olup bağ ve bahçenin başına geçeceği yerde 'anarşist' olduğu için affedemeyen baba, bütün ruhuyla yerli bir karakter. Ona kendi kendisine sevdalı olduğu için oğlunu ezen bir baba diyemeyiz, tam aksine oğlunu o kadar çok seviyor ki ondan ayrılmaya tahammülü yok. Geçmişin babaları çocuklarının selâmetini onları dizlerinin dibinde, yanı başlarında tutmakta buluyorlardı. Çünkü kendilerinden önceki nesiller böyle yapmıştı. 'İdrake giydirilmiş bir deli gömleği' olarak ideoloji önce babalarla oğulların arasını açtı. Oğullar babalarından bağımsızlaşmanın kavgasını ideoloji üzerinden verdiler ve onların bilmediklerini bilip olmadıklarını olarak özgürlüklerini ilan etmek istediler. Türkiye'de uzun yıllar anne babalar çocuklarının çok kitap okumasından korktular. Çünkü çok okuyan çocuklar anne babalarının ülkesinden uzaklaşıyor, gulyabanîler ülkesinde türlü belâlara seğirtiyorlardı. Türk aile yapısında çocukların ayrımlaşma ve bağımsızlaşmasını geciktiren bir şey var, çok kuvvetli bir sevgi bağı, baba ve anneleri çocuklarına rapteden, onları kalabalık bir neşe halinde tutan bir bağ. Filmimizde o aksi görüntüsünün altına gizlenmiş yufka yüreği ve köylü bilgeliğiyle görünen baba, oğlunun gitmesiyle ağır bir yara alıyor. Oğulun gitmesi demek ailenin kim bilir kaç yüzyıla yayılan hikâyesinin buharlaşması, tarihsel sürekliliğin bir kesintiye uğraması demek. O kendince doğru olanı yapıyor, oğlu da kendi yolunu yürümekle kendi doğrusunu. Baba Türkiye'nin geleneksel doğasıdır, oğul modern tecrübe. Emniyet ve risk. Onay ve özgürlük. Kalmak ve gitmek. Oğul gider ama tam gidemez, bir yönüyle kalır. Tıpkı acılı yurdumuz Türkiye gibi. Orada ama burada. Modern ama geleneksel. Batıya yüzünü dönmüş ama Doğulu. Babaların ve oğulların hikâyesi Türkiye'nin iki yüz yıllık tarihidir.

Üstelik baba ve oğul arasında çatışma varsa, orada bir galip bulmak zordur.

Sayfa ziyaret sayısı: 935

 
..