|
Yaşlılığın Psikolojisi
Hazırlayanlar: Uraz Oktay / Olcay
tüzün
İnsanın
kişilik gelişimini ve bu gelişimin hangi özellikleri kapsadığını
inceleyen her kuram, ömrü belirli psikososyal olaylar ve yaşa
bağlı değişimleri göz önüne alarak, aşamalara ayırır. Genel
olarak; doğum, bebeklik, çocukluk, ergenlik vb. alt başlıklar
altında incelenen insan hayatının son basamağı yaşlılık sürecini
içerir. Aslında bu kuramların birçoğu bebeklik ve ergenlik
gibi, insan hayatında biraz da dönüm noktası gibi görülen,
aşamaların içeriğini ve etkilerini anlamayı hedeflemiştir.
Ancak özellikle Batı toplumlarında yaşlı populasyonunun giderek
artıyor olması dikkatleri yaşamın bu alanına çekmiş ve bu
alanda neler olup bittiği incelenmeye başlanmıştır.
Yaşlanma birçok bakımdan kısıtlayıcı
ancak bazı bakımlardan da genişletici bir süreçtir. Genetik
yatkınlıklar ve daha başka biyolojik etkenler, genel sağlık
durumu, mali kaynaklar, yaşam deneyimleri ve ilişkiler, güçlüklerle
başa çıkmada gösterilen beceriler, kişisel tutumlar; yaşlanma
sürecinin ne kadar kısıtlayıcı ya da ne kadar genişletici
olacağını büyük ölçüde etkiler. Bu sayılan etmenlerden bazılarını
değiştirmek için yapabileceğimiz pek az şey vardır; düşüncelerin,
duyguların ve eylemlerin etkisi altında bulunan öteki etmenleri
bir nebze de olsa bu duygu, düşünce ve eylemleri değiştirmek
yoluyla etkileyebiliriz.
Peki, yaşlanınca neler değişmektedir
ve bu değişimler hem kişinin kendisi hem de çevresi tarafından
nasıl algılanmaktadır? Kişi bu süreçle başa çıkmak için neler
yapabilir ve yakınlarının desteğinin süreçteki yeri nedir?
Yaşlı erişkinlerin çoğu birtakım süreğen hastalık belirtileriyle
başa çıkmak zorunda olmalarına karşın, pek çok bakımdan yaşamlarını
normal olarak sürdürebilmektedirler. Ne var ki, yaşlıları
bazı yerleşmiş kalıpların içerisine sokmaya çalışanlar da
çoktur. Bu kalıplar çoğu kez yaşlanmayı her yanıyla olumsuz
bir süreç olarak görmemize yol açmaktadır. Öyle ki, bunlara
bakılırsa, yaşlanma sürecinin etkisi altında bulunan kişiler
ya "umutsuz, işe yaramaz ve düşkün" durumdadırlar ya da bu
duruma düşmek üzeredirler. 65 ya da 75 yaş deyince, hemen
herkesin aklına "kocamış, çökmüş ve kafası durmuş" durumda
olmayı çağrıştıran bir takım olumsuz sözcükler gelir. Çoğumuz
bu insanları "çocuk" yerine koyar, sanki onlar "sağırlarmış,
akıl hastasıymışlar ya da bunakmışlar" gibi davranırız. Gerçekte
ise, yaşlı erişkinlerin büyük çoğunluğunda bu özellikler yoktur.
Öte yandan insanların belli
bir yaşa gelince artık "kocamış" olduklarını kabul etme tehlikesi
de vardır. Yaşlanmanın hali hazırda var olan zayıflıklara
yenilerinin eklenmesine yol açabileceğini düşünerek, kendilerine
daha özenli bakmak, durumlarına uygun beslenmeyi sağlamak,
ilaçlarını gerektiği gibi almak, çeşitli ekinliklerini ve
ilgilerini sürdürmek için daha bilinçli davranmak amacı ile
böyle yapmışlarsa o zaman artık yaşlanmakta oluşlarını kabul
edişlerinde yarar vardır diyebiliriz. Ne yazık ki, kendilerini
"kocamış" olarak ilan edenlerin çoğu, ömürlerinin etkin ve
canlı dönemini artık sonu geldiğini düşündükleri için böyle
söylemektedirler. Kendileri için artık yaşamın bittiğini ya
da en azından köklü değişikliklere uğradığını kabullenmelerini
özünde kötümserlik taşıdığı için tehlikelidir. Bu tutum bizim
kendimize bakış tarzlarımızı, yaşamdan beklediklerimizi, ilişkilerimizi,
yapabileceklerimizi, duyduğumuz ilgilerimizi ve planlarımızı
etkiler. Kendimize verdiğimiz değere olumsuz etki yapar. Çeşitli
bakımlardan artık kendimize özen göstermeyebilir, bir çaresizlik
duygusuna, belki de her şeyin sonu gelmiş gibi bir duyguya
bile kapılabiliriz. Aslında bir anda yaşlanıvermek diye bir
şey yoktur. İyi ya da kötü, hepimiz zaten sürekli yaşlanmaktayız,
belki de bir yandan da bilgeleşmekteyiz. Yaşlılığı hemen kabul
ediverirsek yavaş yavaş yaşlanmanın ve giderek bilgeleşmenin
avantajlarından yoksun kalmamız olasıdır.
İnsanların mutlu ve iyimser
olabilme kapasitesi herhangi bir yaşta ama özellikle yaşlılarda
yaşamsal önem taşıyan kişilik özellikleri arasında yer alır.
Bu kapasite ömür boyunca insanın yaşama bakışını renklendirir,
yaşamın streslerine, sarsıntılarına ve trajedilerine göğüs
germelerine yardım eder. Mutlu olmak, tüm engellere karşı
yapılması gerekenleri yapmaya, amaçlarımıza ulaşmaya yeterli
istenç ve olanaklara sahip bulunduğumuza inanmak demektir.
Umutlu olma gücü zayıf ve kötümser olan kişiler çeşitli hastalıklardan
tutun da çatının akmasına, otomobilini bozulmasına kadar günlük
yaşamın oldukça hafif ve kaçınılmaz sıkıntıları karşısında
bile ezilip kalma tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. İleri
yaşlarda karşılaşılan ufak tefek sıkıntılar, güçlükler birbirine
eklenerek insanın gözünde büyürler, altından kalkılamayacak
şeylermiş gibi görünürler, dahası, insana her şeyin sonu gelmiş
gibi gelir. Bazı durumlarda insanlara daha önceki yıllarda
zaman zaman ortaya koymuş oldukları umutlu ve iyimser olabilme
kapasitelerini hatırlatmakta yarar vardır.
Birçok kayıplara ve sakatlıklara
uğrayan, herkesin başına gelebilecek türden hastalıklarla
ve günlük sıkıntılarla yüz yüze gelebilen yaşlı erişkinlerin,
can damarlarından - yıllar boyunca edinmiş oldukları deneyimlerinden,
kurdukları ilişkilerden, sahip oldukları yeteneklerden oluşan
bu zengin güç kaynağından - yararlanmayı beceremedikleri sık
sık görülmektedir.
Yaşlanma sürecinin getirdiği
bozulmalara ve zayıflıklara karşılık terazinin öteki kefesinde
bu "can damarları" vardır; yaşlanma sürecinde bu güç kaynağından
destek alınabilir, alınmalıdır da. Can damarları yaşlı erişkinlerin
vaktiyle sahip oldukları (ve belki de hala sahip oldukları)
güçlerin kanıtlarıdır, onlar, zorluklara başa çıkabilme ve
yaşamdan haz alabilme kapasitemizin de kanıtıdır, unutulmamalı
ve yadsınmamalıdırlar. Can damarları, yaşlılığımızda seferber
edeceğimiz, varlıklarını sürdüreceğimiz kaynaklardır, desteklerdir.
Tüm bu süreci değerlendirmek
için kullanılabilecek teorik kaynak ise Erik Erikson'un psikososyal
gelişim kuramıdır. Analitik teoriyi benimseyen kuramcılardan
biri olan Erik Erikson, herkesçe bilinen Freud'un psikoseksüel
gelişim kuramını temel almış, ancak teoriye iki temel katkıda
bulunmuştur. Katkılardan birincisi Freud'un psikoseksüel düzlemde
incelediği kişilik gelişimine psikososyal bir bakış açısı
getirmesidir, ikinci önemli katkı ise, Freud'un ergenlik dönemiyle
sonlandırdığı kişilik gelişiminde yaşamın daha sonraki basamaklarında
neler olduğunu incelemesi ve bunları da içine alan bir kuram
oluşturmasıdır.
Erikson'un kuramında her bir
yaşam dönemine denk gelen bir çatışma/kriz söz konusudur ve
çatışmanın çözümü bu dönemin sağlıklı bir şekilde sonlandırılmasına
işaret eder. Kuramda yaşam sekiz aşamaya bölünmüştür, bu aşamalar
ise şöyledir; Temel güven karşı güvensizlik (0-1 yaş), otonomiye
karşı utanç ve şüphe (2-3 yaş), girişime karşı suçluluk (3-6
yaş), çalışkanlığa karşı aşağılık duygusu (6-12 yaş), kimlik
oluşumuna karşı kimlik karmaşası (12-18 yaş), içtenlik ve
yakınlaşmaya karşı izolasyon (20'li yaşlar), üretkenliğe karşı
içine çekilme (yetişkinlik dönemi) ve bu yazıda bahsedilecek
olan son dönem; bütünlüğe karşı umutsuzluk duygusu (ileri
yetişkinlik dönemi)
Bütünlüğe karşı umutsuzluk aşaması,
her şeyden önce kişinin bu zamana kadar geçtiği aşamaları
tekrar değerlendirdiği bir aşamadır. Bu zamana kadarki tüm
psikososyal aşamaların başarılı bir şekilde çözülmüş olması
kişinin bu aşamadan da başarılı bir şekilde çıkmasına yardımcı
olacaktır çünkü bir nevi zemin işlevi görürler. Dış dünyayla
olumlu bir şekilde yaşamsal ilişkilerini sürdürebilen kişi,
yaşlanmanın getirdiği değişimleri ve bazı olumsuz etkileri
daha iyi tolere edebilecek düzeyde olur. Bu dönemde yaşlanmanın
getirebileceği değişimler ve olumsuz etkiler ise, bedende
yaşlanmaya bağlı olan değişiklikler, sınırlılıklar, kendi
ölümüne karşı artan farkındalık, hastalıklar ve/veya ebeveynlerinin,
arkadaşlarının, akrabalarının ölümleri, cinsel dürtü ve aktivitedeki
değişimler, kariyer değişimleri ve kendisi için anlamlı olan
kişilerle kurduğu ilişkilerin değerlendirilmesi, çocukların
evlenmesi ve taşınması, sosyal statü - maddi güvenlik gibi
alanlarda yaşanan kayıplar, tüm amaçlarına ulaşamamış olabileceğine
dair algısı ve emekliliğe ilişkin planlar vb. konuları kapsayabilir.
Yaşlılıkta bütünleşmişlik ile
umutsuzluk arasındaki mücadele bilgeliği doğurur. Evrelerin
her birinde kişi hem o sırada elde edilebilecek güçleri kazanmak,
hem de daha önceki evreyi ele almak fırsatına sahiptir, her
evrede daha önceleri yeterince bütünleştiremediği gerilimleri
tekrar yaşayabilirler. Gelişimsel ilerlemenin başarılı olması,
daha önceki evrelerde kazanılmış olan güçlere yenilerinin
eklenmesine bağlıdır. Erikson, bütünleşmişlik kavramını ileri
yaşlardaki çöküşün çoğu zaman sıkıntılara yol açan yanlarıyla
karşı karşıya iken bile, kendini güçlü yanlarıyla, zayıflıklarıyla
birlikte olduğu gibi kabullenerek ve sahip bulunduğu yaşam
deneyimleriyle, ilişkilerle, içinde bulunduğu koşullarla bütünleşerek
insanın yaşama uyum sağlaması anlamında kullanmıştır. Bu sonuncu
evrenin gerektirdiği bütünleşmenin gerçekleşebilmesi için
birey daha önceki yaşantılarının anımsayıp gözden geçirmeye
yatkın olmalıdır. Bu yaşam evresine başarılı bir uyum sağlamanın
sonucunda birey, Erikson'un deyimiyle, bilgeliğe ulaşır. Bu
bilgelik öyle bir niteliktir ki, bireylerin ileri yaşlarının
değerini arttırır ve onların yaşama katılmalarına olanak verir.
Yaşamımızı gözden geçirirken
ve çaresizliğe düşecek yerde yaşamımızla bütünleşmek için
mücadele ederken yaşantılarından, ömür boyu edindiğimiz deneyimlerden,
ilişkilerden, sahip bulunduğumuz yeteneklerden ve kişiliğimizden
oluşan can damarlarımızdan güç alarak ileri yaşlarımızı sonun
başlangıcı olarak değil; dinamik ve kesintisiz sürüp giden
bir değişim sürecinin, bunalımlar, güçsüzlükler, sakatlıklar,
çeşitli zorluklar gibi olumsuzlukların yanı sıra fırsatlar
ve sevinçler de getiren bir dönemi olarak görmenin yolunu
açmış olabiliriz. Olumsuzlukların bazıları hafifletilebilir,
bazılarına ise uyum sağlanabilir. Fırsatlar ve sevinçler ise,
kuşkusuz elden geldiğince arttırılabilir.
Kişinin bütünde ne olduğunu
gördüğü, kendi benlik algısına dair değerlendirmeler yaptığı
bu aşamada, bir yandan yapılan seçimler, kaçırılan fırsatlar,
sahip olunan inançlar gözden geçirilirken diğer yandan kişi
kendisinin "hem dışsal imgesi" hem de "kişisel imgesi" ile
ilgilenir. Dışsal imge, kişinin daha çok "nasıl hatırlanmayı"
beklediği ile ilişkiliyken kişisel imge, içinde bulunduğu
dönemi de dahil ederek kendisini bütünde nasıl tanımladığı
ile ilişkilidir.
Erikson'un kuramına göre bu
dönemin amacı; daha önceki evrelerde kazanılmış olan benlik
özelliklerinin artık iyice olgunlaşması ve birbirleriyle bütünleştirilmesidir.
Benlik bütünlüğü tanımı en temel anlamı ile benliğin kendi
içinde bir düzen ve anlam bulmasıdır. Burada bütünlük duygusu
ile umutsuzluk arasındaki çatışma, kişinin geçmiş deneyimleriyle
-her ne kazanmış ve kaybetmiş olursa olsun- artık bunların
değiştirilemez birer gerçek olduğunu kabul ederek, bir barış
halinde olamamasından kaynaklanır. Çatışmanın umutsuzluk yönünde
sonuçlanması; bireyin kendisini derin bir şekilde dış dünyadan
soyutlamasına sebep olabilirken bütünlük yönünde çözümlenen
çatışmalarda kişinin yaşamını olumlu - olumsuz her yönüyle
kabul edişi söz konusudur. Çatışmasını olumlu yönde çözen
kişi yaşamının başka türlü yaşanmış olabileceğine ilişkin
pişmanlık içeren bir özlem duygusuna sahip değildir. Öte yandan
ölüme ilişkin yoğun bir korku duygusu da yoktur. Çünkü benlik
bütünlüğü duygusundan yoksun oluşun belirtisi geçmiş günlerin
iyi yaşanmamış olduğu duygusu, yeni baştan yaşama özlemi ve
ölüm gerçeğinin kabul edilemeyişidir. Buna göre bu aşamanın
tehlikesi umut yitimi ve ölüm korkusudur.
Bu nedenle bu noktada incelenmesi
gereken konulardan bir tanesi de, kayıp, yas tutma ve yalnızlık
konularının yaşlı insanlarda nasıl etkiler bıraktığıdır. Kayıplar,
yas tutma ve yalnızlık aslında yaşlı insanların göğüslemek
zorunda kaldıkları, en çok görülen ve en çetin üç duygusal
sorundur. İleri yaşlarda yetişkinler sanki bir kayıp yağmuruna
uğrarlar: Hastalık ve ölüm yüzünden eşlerini, dostlarını yitirirler;
sağlıkları bozulur; yıllar yılı çalışa geldikleri işlerinden,
statülerinden, saygınlıklarından olurlar; uzun yıllar yaşamış
bulundukları yuvalarından ayrılırlar; duygularının keskinliğini
ve dinçliğini yitirirler. İnsanın bu denli çok şey yitirmesine
karşın ayakta kalabilmesi ve yaşamını başarıyla sürdürebilmesi
hayret vericidir; ama yine de yaşlıların çoğu bunu başarır.
Kayıplar normalde ileri yaşların bir parçasıdır; ama önde
gelen bir parçası değildir. Onlarla başa çıkmak için gösterilen
çabalar, kişi hangi yaşta olursa olsun ciddi derecede strese
yol açar, bu durumda kişinin bu stresi yenmek için sahip olduğu
kapasitenin ölçüsü, onun ruh sağlığını ne dereceye kadar koruyabileceğini
belirler. Kayıpla birlikte mutsuzluk ve keder de gelir. Kişinin
yalnızlığa düşmesi de mümkündür. Bunlar ruhsal bozukluk veya
hastalık belirtisi değil, büyük önem taşıyan yaşam olaylarına
karşı normal sayılacak tepkilerdir. Yaşlı erişkinlerde uğradıkları
ağır kayıplara bağlı olarak yas tutma döneminin uzun sürmesine
karşın eski ve yeni ilişkileri, etkinlikleri, ilgi ve merakları
sayesinde yaşamın birçok yanından tat almaları mümkündür.
|