|
Bir ümitsizlik ve anlamsızlık salgını var
AKŞAM | 22 AĞUSTOS 2009, CUMARTESİ, SİBEL ATEŞ
YENGİN

Psikiyatri profesörü Kemal Sayar'ın Timaş Yayınları'ndan yeni bir kitabı
daha çıktı. 'Her Şeyin Bir Anlamı Var'. 'Yavaşla' ve 'Merhamet' adlı kitapların
devamı niteliğinde yazılan bu son kitap da diğerleri gibi 'neden daha
fazla mutsuzuz, mutsuzluktan çıkmak için ne yapabiliriz ve hayatın anlamı
nedir' sorularına cevap aramaya devam ediyor.
Yıllar önce Kemal Sayar'ı hasta olarak ziyaret ettiğimde o bitmek bilmeyen
ilk seans ağlayarak geçmişti. Uzun bir süre sonra bu kez söyleşi için
bir araya geldiğimiz ilk dakikalarda kahkahalarla gülmeye başlamıştık
bile. 'Bu yazıları hem kendime hem de kendim gibi ruhlara bir şifa mektubu
niyetine yazıyorum' diyen Kemal Sayar'ın 'Her Şeyin Bir Anlamı Var' adlı
kitabını okumak da bana yeniden şifa vermişti anlaşılan.
Kitabınızın adı 'Her Şeyin Bir Anlamı Var', peki,
size göre hayatın bir anlamı var mı?
Elbette var, ama söylemem. (Kahkahalar). Gertrud Stein diye bir yazar
var ve hayatı boyunca da hep 'cevap neydi, cevap neydi?' diye soruyor.
Ölüm döşeğindeyken üstadın öğrencileri yanına çöküp 'lütfen söyleyin,
cevap neydi, cevap neydi?' diye sorunca üstat onlara dönüp 'soru neydi?'
diyor (kahkahalar). Hayatın muhakkak bir anlamı var. Bunu herkesin kendisi
keşfetmeli. Kimse bir başkası için doğru yaşamanın vaadini veremez, onu
propaganda edemez. Bir anlam duygusuna yaslanarak yaşayanlar daha huzurlu
ve iç tatmini yüksek insanlardır. Yaşadığı hayatı hiç sorgulamayan, onun
içinde saklı olan anlamı keşfetmeye yanaşmayanlar, görünüşte ne kadar
mutlu olsalar da içeride büyük bir boşluk duygusundan muzdariplerdir.
Herkesin sırrı kendinde gizli yani, hayatın anlamını
bulmanın da bir formülü yok.
Bazen sadece aramak bile yeter. Bir şeylerin peşinde olmak insana kafi
derecede mutluluk ve enerji verir. O yüzden Sufilerin, 'Her arayan bulamaz,
ancak bulanlar sadece arayanlardır' sözünü çok seviyorum.
Gençlerle yaptığınız terapilerde hayatın anlamı
üzerine ne düşünüyorlar?
Bir ümitsizlik ve anlamsızlık salgını görüyorum. Gençlerin önemli bir
kısmında yılgınlık ve nihilizm var. Niye yaşadıklarının cevabını bulamıyorlar.
Bir grup genç 'trendy' akımlara kapılıyor, marka giyiyor, çok harcıyor
ve yeme-içme mekanlarında dolaşarak kendilerini gösteriyor. Yoksul ailelerin
çocukları ise içlerinde çok büyük bir öfke biriktiriyor. Şiddet kullanarak
dünyayı dönüştürmek gibi bir projenin parçası olabiliyor ya da çok ezik
ve çaresiz kalıyorlar.
MUTLU AŞK, ACIYI VE ÖFKEYİ KABULLENMEKLE MÜMKÜN
Günümüzdeki gençler için bırakın hayatı, aşkın
bile anlamı yok gibi.
'Issız Adam' filminde sevemeyen, ilişkilerinde tam bir derinlik yaşayamayan
bir erkek tipolojisi anlatılıyordu. Bugünkü topluma baktığınız zaman aşkın
da bir anlam kaybına uğradığını görüyorsunuz. Aşkın da içeriği boşaltılmış
durumda. Sadakatsiz beraberlikler ortaya çıkıyor. İlişkiler sadece fiziksel
yakınlaşmaya dayalı. Günümüz insanı aşkta da, kadın-erkek ilişkisinde
de yüzeyselleşiyor.
'Mutlu aşk yoktur' sözü tam da günümüze uyan bir
durum değil mi?
İnsanlarda tahammül duygusu ve ilişkilerde derinleşme olmadığı için aşk
da sadece tutkudan ibaret hale geliyor. Halbuki; tahammül duygusuyla,
fedakarlıkla aşk yücelir ve kanatlanır. Bu duyguları kaybettiğimiz için
aşk da kirlenmeden nasibini alıyor.
Mutlu aşkın formülü olsa.
Hayatın formülü yoktur ki aşkın olsun. Herkes formülünü kendi başına bulmak
zorunda. Kişiye özel reçete gerekir. Mutlu aşkın sırrı da her insan için
ayrıdır. Kafanızı duvarlara vura vura bazen acı çeke çeke hayatın manasını
kavramanız gerekebilir.
Kitabınızda 'başka bir dünya mümkün mü' diye soruyorsunuz,
ben de mutlu aşk mümkün mü diye sorsam?
Mutlu aşk, aşkın içindeki acıyı, öfkeyi ve ayrılığı kabullenmekle mümkün.
Aşkı, tamamen acısız ve çok tatlı bir kendinden geçme hali olarak tanımlarsak
onun gerçek olmayan bir aptallık hali olduğunu düşünürüm.
YALNIZLIK MUTSUZLUKTUR ANI YAŞAMAK LAZIM
Mutluluk dediğimiz şey ya geçmişte kaldı ya da
ileri bir tarihe ertelendi. Genç, yetişkin herkes çok mutsuz.
Söylediğiniz tespit çok önemli. Batı dünyasında yapılan istatistikler,
gerek gençliğin gerekse genel manada insanlığın geçmiş çağlara göre çok
daha mutsuz olduğunu gösteriyor. Daha büyük arabalarımız, bilgisayarlarımız,
cep telefonlarımız var, evlerimiz daha sağlam ama neden daha mutsuzuz?
Bu soru pek çok ruh sağlığı bilim adamının ilgisini çekiyor. İnsan ilişkisini
kaybettiğimiz için daha fazla mutsuzuz. Belki daha güzel evlerde oturuyoruz
ama komşularımızı tanımıyoruz. Daha büyük şehirlerde yaşıyoruz ama dostlarımıza
ulaşamıyoruz. Arabalarımıza binip daha uzaklara gidebiliyoruz ama bayramlarda
sevdiklerimizi ziyaret etmiyoruz da tatil yörelerine kaçıyoruz. Yalnızlık
mutsuzluğu getiriyor. Sufilerin söylediği gibi 'şimdi ve burada anın çocuğu
olmak' çok önemli. Ne geleceğe ertelemek ne de geçmişe sığınmak, burada
ve şimdi dolu dolu yaşamak. Bunu yapabilirsek ne ala.
Mutluluk belki de yanı başımızda ama onu niye
göremediğimizi anlayamıyorum?
Şartlamalarımız, bakma biçimlerimiz neyi, nasıl gördüğümüzü çok etkiliyor.
O yüzden bakışlarımızı güzelliğe ayarlamamız gerekiyor. Hayatın içinde
saklı olan mucizeleri her gün görebilmek, ufak şeylerden büyük tatlar
alabilmek lazım. Yani şu yaprakların yeşermesi ve sararması bence büyük
bir lezzet. İnsan hikayelerine ortak olmak da çok keyifli. Başka insanları
dinlemek, paylaşmak, dertlerine ortak olmak çok güzel bir şey. İnsan ilişkisini
sıcak tutan biri, hayatı her zaman hayret ve mucize duygusuyla yaşar.
SECRET TÜRÜ KİTAPLAR HER ŞEYİ YÜZEYSELLEŞTİRİYOR
Hayata ilişkin soruların cevaplarını Sufi öğretisinde
bulabileceğimizin ipuçlarını ilk kitabınızdan beri veriyorsunuz. Mevlana'nın
söylediklerini şimdilerde moda olan 'Secret'vari kitaplar söylüyor.
Söylediğiniz gibi onun çok daha derini Mevlana'da var. Yunus'a baktığınız
zaman bir umman görüyorsunuz. Hakikaten bu toprakların bilgeliğine çok
dikkatli bakmak gerekiyor. 'Secret' her şeyi yüzeyselleştiriyor ve pazarlanabilir
bir hale getiriyor. Biraz kazıyınca arkasında büyük bir boşluk görüyorum.
Secret'vari kitaplar insanı hem paranoyaklaştırıyor
hem de insanı insandan uzaklaştırıyor. Arkadaşlarımın yanına biraz üzgün
gitsem 'enerjimizi düşürme' diyorlar.
Bu durum insanın başına kötü bir şey geldiği zaman kendini suçlamasına
da yol açıyor. Mesela kişi 'Çok büyük kötülük yaptım ve kanser oldum'
diye düşünmeye başlıyor. Bu çok çok yüzeysel ve çok saçma bir akım. Bunlarla
mücadele edip insanların 'yüzeysel manevi reçetelerle' kendilerini kandırmalarını
önlemek lazım. Geçmişinde Hacı Bektaş-ı Veli'si, Yunus Emre'si, Mevlana'sı
olan bir toplumun 'The Secret' gibi aptal şeylere hiç inanmaması gerekiyor.
BİZLER DE DOKTOR OLARAK DERTLİ İNSANLARIZ!
Neredeyse anne karnından başlayarak aldığımız
yaralara çare var mı?
Nietzsche 'beni öldürmeyen yumruk, beni daha güçlü kılar' diyor. Hayat
bir problem çözme sürecidir. Bazen yaşadığımız zorluklar bizi daha sonrakilere
karşı daha akıllı kılar böylece daha kolay çözüm yolları bulabiliriz.
İnsan hiçbir zaman çocukluğunun kurbanı değildir, bugün psikolojide 'düzeltici
duygusal yaşantılar' diye bir kavram var. Böylece çocuklukta yaşadığımız
travmalar ilerleyen hayatımızda yaşadığımız güzel deneyimlerle dengelenebiliyor.
Kitabınızın 'Hayat teselli bulmaktır' bölümünde
'bizler de doktor olarak dertli insanlarız' diyorsunuz, siz yaralarınızı
nasıl sarıyorsunuz? Biz size geliyoruz da siz kime gidiyorsunuz?
Valla biz de dostlarımıza koşuyoruz. Sevdiğimiz insanlarla bir araya gelip
onlardan bizi dinlemelerini bekliyoruz. Biz de birilerine bir şeyler anlatmak
istiyoruz. O yüzden psikiyatrların ve psikoterapistlerin dertsiz insanlar
olduğunu düşünenler yanılıyorlar. Tam aksine onlar da gayet dertli, hayatın
içinde dertlerine çare arayan insanlardır.
Haset duygusu insanı mutsuzluğa hapseder
Türkiye'de çok yarışmacı bir haset kültürü var. İnsanlar kendi yaptıklarına
değil başkalarının yaptıklarına bakıyor. Kendimizi bu duygudan yaptığımız
işi severek ve hayallerimizin peşi sıra giderek koruyacağız. Bir başkasının
ne olduğu ve ne yaptığı beni niye ilgilendirsin ki? Ben kendi yaptığıma
ve kendi olduğuma bakarım. Herkesin kendi iç yolculuğuna bakması lazım.
Nereden nereye geldiğimize ve neyi ne kadar başardığımıza bakarsak kendimizi
haset kültüründen sıyırmış oluruz.
Hormonlu çocuklar devri
Hormonlu çocuklar; duygusal olarak hazır olmadan çok fazla şişirilmiş,
çok fazla pohpohlanmış, her şeyi yapabileceklerine inandırılmış çocuklardır.
Anne ve babalar çocuklarına baktıklarında kendi güç ve azametlerini görmek
istiyor. Bu 'proje çocuklar' o kadar çok öne çıkarılıp erişkin projesi
haline getiriliyorlar ki, çocukluklarını yaşayamıyorlar. Duygusal hayatlarını
yaşayamadan ve mükemmel bir varlık olduklarına inandırılarak büyütülüyorlar.
Sonra bu çocuklar hayata çıktıklarında kendilerinden daha zeki, daha yetenekli
ve daha yakışıklı çocukların olduğunu görünce büyük bir hayal kırıklığı
yaşayıp depresyona giriyorlar. Hatta bir kısmı baş edemem duygusuyla hayattan
çekiliyor. Çocukları hayatın içinde, hayatın dertleriyle haşır neşir,
kendisinin en yakışıklı, en zeki olmadığını bilen, başka insanlara saygı
duyan organik çocuklar olarak yetiştirmeliyiz.
Tanrılığa soyunmak mutsuzluğun en kötüsüdür
Mutlu olmanın formüllerinden bir tanesi de hiçbir şeyi o kadar çok ciddiye
almamak, her şeyin gelip geçeceğini bilmektir. Kendimizi aşırı derecede
ciddiye aldığımızda hayal kırıklıkları ve üzüntüler yaşıyoruz. Biz koskoca
okyanusta bir damlayız ya da sahilde bir kum tanesiyiz. Hayatta güzel
şeyler yapabildiysek ve başkalarının hayatlarını güzelleştirebildiysek
ne mutlu bize. Yeryüzünde tanrılığa soyunmak mutsuzluğun en kötüsüdür.
SİBEL ATEŞ YENGİN
|