|
Sabır
Ani
tatmin ve hız çağında, pek de sevilen bir kelime değil sabır. Zamanımız
çok olduğunda insan olarak daha naziğizdir de bir yere yetişmeye çabaladığımızda
insanlara çarpmayı, başkalarını ezip geçmeyi hakkımız olarak görürüz.
Bir psikoloji çalışmasında, ilahiyat öğrencilerine insanlara yardım üzerine
bir seminer verilmiş. Dersten hemen sonra yandaki binaya geçmeleri isteniyormuş.Yolda
yerde acı içinde kıvranan bir adamı oynayan bir aktör varmış. Acele etmeleri
istenmediğinde öğrenciler bu kişiyle ilgilenmiş, ancak deney zaman baskısı
altında tekrarlandığında, diğer binaya geçmek için az zamanı olan öğrencilerin
yolda kıvranan adama pek az yardım ettikleri, kiminin adamı çiğneyerek
geçtiği görülmüş. Acele ve telaş, nezaketi anında imha edebilir.
Ani tatmin sosyal hayatımızın en görünür veçhelerinden birisini oluşturuyor.
Beklemek istemiyoruz, her şeyi hemencecik istiyor ve sahip olamadığımızda
da öfkeleniyoruz. Özellikle günümüzün video oyun gençliği, beyinleri aksiyon
oyunlarının hızıyla baştan çıktığı için, her şeyi çok çabuk istiyor. Bazıları
beni şaşırtıyor: Geçenlerde konuştuğum bir tanesi, hayattaki hedefini
yirmili yaşlarının başında lüks bir arabaya sahip olmak şeklinde tarif
ediyordu. Sabırsızlık çağında beklemek sanatını kaybetmiş bulunuyoruz.
Dikkatler her zamankinden fazla uçucu, pek çok insan karşısındakinin konuşmasını
bitirmesini dahi bekleyemiyor. Ani tatmin duygusunu geciktirebilen insanların
hem ilişkilerinde hem de girişimlerinde daha başarılı olabildikleri biliniyor.
Daha esaslı bir ödül için ani tatmini erteleyebilen çocuklar, hem sosyal
ilişkilerinde daha başarılı oluyor hem de daha fazla zeka ve daha az suç
oranı gösteriyorlar. Böylece hayatlarının dizginlerini ellerinde tutabiliyorlar.
Sabır, zamanın kaçınılmaz akışıyla korkmadan yüzleşebilmektir. Hayatın
günlük rutini içinde ebediyetin parıltılarını hissetmek. Daha derinlere
indiğimizde telaş duygusunun hep ölüm korkusuyla alakalı olduğunu fark
ederiz. 'Bir yere erken varırsak önce biz yapacağız, en çok biz yapacağız,
en çok biz kazanacağız' yanılsaması. 'İşi bir süre bırakırsam bensiz her
şey çöker, ben çok önemli adamım' yanılsaması. Bu yüzden diğer insanları
önümüzde engel olarak görebiliriz. Bu acelecilikten vazgeçtiğimizde insanlar
bize engel olarak görünmez. Onlara daha nazik davranırız. Dünyada hepimize
yetecek kadar zaman olduğunu fark ederiz. Martin Buber, 'Nazik olmak için
zaman yaratmalıyız' demişti. Bu çağda aylaklığa, amaçsız etkinliklere,
bir kahvede oturup öylesine laflamaya her zamankinden çok muhtacız. Çünkü
ancak böylece, insan ilişkisiyle, bir ruhumuz olduğunu fark ederiz. Ve
karşımızdakinin de bir ruhu olduğunu hissederiz.
Sabır, varolan zamanın mutlak olmadığını da söyler bize. 'Bu da geçer
ya Hu' diyen erenler dertlerin izafi olduğuna, onların içine gömülüp kalmamak
gerektiğine işaret ederler. Zaman gebedir. Şer gibi görünenin içinden
bir hayır doğabilir. O an için bize dert veren şeyin yarın bize kuvvet
vermiş olduğunu fark edebiliriz. Sabır, beklemeyi bilmektir. Bütün kadim
öğretiler, olgunlaşmanın sabretmeyi öğrenmekle gerçekleşebileceğinde hemfikirdir.
Çok basit bir edimi, aynı şekilde yıllarca yapmak dahi, insana öğretir.
Sabır başkalarının ritimlerine saygı göstermektir. Bir çocuk size onuncu
defa aynı şeyi anlatıyorken susup onu dinleyebilmek. Arkadaşınızın heyecanla
anlattığı bir şeyi, onun sözünü kesmeden sonuna kadar işitebilmek. İnsanları
ufak hataları yüzünden gözden çıkarmamak. İşte bu yüzden yavaşlamakla
sabır duygusunu da içselleştirir ve başka ruhlara saygı duyabilmeyi, daha
da önemlisi başka ruhları görebilmeyi öğreniriz. Çok sevgili bir dostum
var, dün gece oturduğu eve yakın bir köyün sakinleriyle birlikte gece
yarısı yaban domuzlarını savıyordu. Onu bir gün garsonla, bir gün kaptanla,
başka bir gün halkın içinden başka biriyle uzun uzun hoşbeş ederken görebilirsiniz.
Kendi ruhunu unutmamış bir adam, başkalarının ruhunu da es geçmiyor. Ruhunu
asla geride bırakmadığı için hayatı yavaşlatıyor, kendisini günlük hayatın
koşturmacasına kaptırmıyor. Nezaket, sabrın evladıdır.
Sabreden öğrenir.
|