|
ŞAMANLAR, MİSTİKLER VE DOKTORLAR
SUDHİR KAKAR'dan çeviren klinik psikolog Merih Fidan
GİRİŞ
'Şamanlar,
Mistikler ve Doktorlar' adlı kitabım, Batı'da geniş anlamda 'Akıl/Ruh
Sağlığı' (Mental Health) terimleriyle ifade edilen olgunun yeniden eski
haline dönüştürülmesini konu edinen Hint geleneklerini ortaya koymaya
çalışıyor. Bu keşif boyunca, karmaşık tanımsal ve kavramsal konulara girmeden
ruh sağlığını dar bir teorik kavram olarak değil de genel bir başlık olarak
kullanacağım. Yani ruh sağlığını insanı zayıf düşüren semptomların yokluğu;
psikolojik fonksiyonlarda bütünlük; kişisel ve sosyal hayatın etkili bir
şekilde yürütülmesi; ahlaki ve manevi iyilik hali ve buna benzer farklı
perspektif ve ilgileri içeren bir kavram olarak kullanacağım. Mistik tarikat
guruları, şamanlar, kadim zamanların tedavilerini uygulayan şifacılar
ve profesyonel olarak hizmet veren diğer yerli meslektaşlarla edindiğim
deneyimlerimi, üç yıllık alan çalışmalarımı da ekleyerek tanımlamaya,
analiz etmeye ve yansıtmaya çalıştım. Oxford Ingilizce Sözlüğü'nde bu
kişilerin pratikleri ve uğraşıları ''İyileştirmek'' (healing) başlığı
altında kelimenin üçüncü anlamı olarak verilmektedir. Burada 'iyileştirme'
insanı bazı kötülüklerden (günah, acı, bozulmuşluk, parçalanmışlık, tehlike,
yıkım gibi kötü ruhsal koşullardan) kurtararak yeniden hayata kavuşturmak,
temizlemek, arındırmak, tamir etmek, kurtarmak, yeniden birleştirmek''
şeklinde tanımlanmaktadır.
Bu geleneklerin, insanı şaşırtan miktardaki çeşitliliği ve şifacıların
sayıları, bir yabancıya, ''Hindistan'da şifa dağıtma işinin en temel bireysel
ve kültürel uğraş olduğunu'' düşündürtebilir. Bazı toplumlar gibi, Hintliler
de ruhsal stresi açıklayan yapısal sistemlerle ve bunun azaltılmasına
yönelik tekniklerin geliştirilmesiyle uzun zamandır ilgilenegelmişlerdir.
Sayıları az olan modern psikiyatristlerin yanısıra Hindu Ayuverda vaidleri,
Siddha sistemleri ve geleneksel İslami Tıp Geleneğine bağlı hekimler gibi
geleneksel uzmanlar bulunmaktadır ve bunların birçoğu bugün 'psikolojik
tıp' dediğimiz şeyi uygulamaktadırlar. Bunların yanısıra terapötik çabalarıyla
klasik Hint astrolojisi, Hint tıbbı, kimyası ve hint büyülerinden ortaya
çıkan olguları, folk ve popüler geleneklere dayalı inanç ve pratiklerle
birleştiren el falcıları, burç okuyucuları, şifalı ot uzmanları, falcılar,
büyücüler ve çeşitli şamanlar da bulunmaktadır. Ve tabii ki, farklı tarzdaki
uygulamalarını bir şekilde mistik-spiritüel eski Hint geleneklerine atfeden
ve hemen her yerde karşılaşabileceğimiz kutsal kişiler (sadhus), din hocaları
(swamis), prensler (maharajs), müslüman din hocaları (babas), yaşlı kadınlar
(matas) ve tanrı veya bir tür dini lider pozisyonunda olan kişiler (bhagwas)
de vardır. Bu şifacılar ahlaki ve manevi iyilik halinin yenilenmesi anlamına
gelen ve Batı'da dinin daha baskın olduğu bir çağda kullanılmış bir terim
olan 'gönül/ruh sağlığı' (çev.) (soul health) alanında uzmanlaştıklarını
iddia etmektedirler.
Bu üç grup geleneksel iyileştiriciyi (çev.:Hindu vaidleri, Siddha sistemleri
ve İslami tıp geleneği) tanımlamak için katı bir kategorilendirmeye tabi
tutmaya gerek olmamasına karşın böyle bir uygulama gruplama bu kişilerin
üç farklı şekilde işlev gördüklerine dair genel bir algıyı ortaya koyacaktır.
Birey doğum esnasındaki ağlayışından son nefesine kadar, bedeni (soma),
ruhu (psyche) ve çoklu varoluşlarıyla (poli* ) hayat sürer; başka bir
deyişle kişi bedeni, benliği ve sosyal yönü olan bir varlıktır.1 Tabii
ki beden, benlik ve polinin kültürlere göre değişmeyen oldukça katı ve
sabit bir anlamı yoktur. Daha sonradan da göreceğimiz gibi, Hindu Ayuverda'sında
(çev.:Kadim Hint Tıbbı) beden kavramı ve ona ait süreçlerin anlaşılma
biçimi Batı tıbbındaki anlama biçimlerinden farklıdır. Benlik bile Hindistan'da
Batının 'psyche' sine benzer şeyler içermesine rağmen öncelikli olarak
psikolojik bir kategori olarak düşünülmez. Hinduların benlik kavramı kavranması
zor, esrarengiz bir bedene/yapıya (subtle body) işaret eder. Hindulara
göre, benliğin düzenindeki/oluşumundaki rahatsızlıklar erken ailevi yapılarıyla
ilgili olmayıp, diğer birçok yaşam döngüsünde olduğu gibi, bireyin tüm
hayatını etkileyen 'Karma'nın fonksiyonlarıyla ilgilidir. Bireyin sosyal
düzenindeki huzursuzlukları düzeltmeye çalışan şaman ve diğer iyileştiricilerden
söz ettiğimiz zaman polinin birçok Hintli için sadece ailede ve toplumda
yaşayan aile üyelerini değil, ataların ruhlarını -the pitris- ve Hint
kozmozunu dolduran diğer ruhları da içerdiğini hatırlamak zorundayız.
Batılı psikoterapistlerle karşılaştırıldığında, Hintli şifacıların oldukça
renkli olan aktivitelerinde ortak bazı özellikler olduğu görülür. Hindistan'da
kutsalın rolü daha fazla öne çıkar. 'Kutsal' terimiyle sadece mistik Brahmanları,
müritlerin Krişna'sı veya günlük ritüellerin atfedildiği tanrıları değil;
ataların ve ormanların ruhlarını, büyülü korularda yaşayan canlıları,
ölülerin yakıldığı yerlerdeki hayaletleri ve şeytanları da kastediyorum.
Ruhsal sıkıntılarla ilgilenen guru ile ruhların fonksiyonlarındaki aksaklıklardan
kaynaklanan hastalıklarla uğraşan şamanı birbirine bağlayan şey işte bu
kutsal olandır. Dolayısıyla, pratikte bu üç eğilim arasında gözle görülür
bir kesişim olabilir. Bu kesişim iyileştiricinin, hastasının ve onların
varlık alanlarının varsayımsal dünyalarına kutsal olanın dahil edilmesidir.
İyilik halinin bu şekilde birbirine bağlı yapılar içerisinde aranması,
bu tedavi yöntemlerini modern insana nerede yaşadığına bakmaksızın (doğu-batı,
kuzey-güney) garip kılar. Modernizmin beşiği ve şimdi coğrafi bir bölge
olmaktan ziyade bir düşünce tarzını ifade eden Batı'da, sağlık alanında
beden ve akla ait bağlantılar dışında başka hiçbir anlama biçimi yoktur.
Bir papazın ölüm döşeğindeki kişiye yapıp ettikleriyle, hastanın başında
bekleyen doktorun yaptıklarının yakın zamana kadar 'klinik' adı altında
anlaşıldığı genellikle unutulmaktadır. Bununla birlikte, 100 yılı aşkın
bir süredir naturalizmin bilimsel ilerlemesine bağlı olarak, klinik alan
doktorlar tarafından nihai ve etkili bir şekilde gaspedilmiş ve rahip
sürgüne gönderilmiştir.
Bugün Batı'da şifa ilminden kutsalın çıkartılmış olması ve bunun günlük
yaşantıdan silinip atılmasından üzüntü duyan birçok insan vardır. Psikoterapiyle
ilgisi açısından söylersek, duruma üzülen bu kişiler süreklilik gösteren
ve kutsal kişiye ait herşeyin geleneksel kültürdeki psikoterapistlere
terapötik anlamda yardımcı olacağını düşünmektedirler. Burada psikoterapist
modern toplumlarda artık olmayan şekilde, hastanın içindeki ve dışındaki
güçlü ruhsal enerjileri harekete geçirir. Bundan dolayı toplumun dini,
efsaneleri ve tarihi de bir bütün olarak kutsal terapiye dahil olmuş olur.2
Bu bakış açıları realiteyi ne kadar tanımlıyor ve Batı'da kutsal olanın
kaybında ne ölçüde matem ifadesi olmaktadır? Şifa dağıtan bu tedavi yöntemleri
gerçekte nasıl işlev görüyorlar? Kutsala ait terapilerle dini dışlamış
psikoterapiler arasındaki önemli farklılıklar nelerdir? Bu sorular geleneksel
Hint tedavilerinin anlam ve hayat buldukları bir dizi sorulardır. Bu kitabın
en büyük ikinci hedefi, şifa bilimiyle ilgili yerel anlama biçimlerini
form ve içerik bakımından Batılı olan varsayım ve pratiklerle karşılaştırmaktır.
Ruh hastalığı ve toplum arasındak yakın ilişki, artık geniş bir şekilde
bilinmesine rağmen bu ilişkinin doğası ve derecesi üzerine çetin bir tartışma
sürmektedir. Örneğin, Foucault Ortaçağ'dan modern çağlara değin her medeniyetin
kendi döneminin genel sosyal ve mantıksal ilgi alanlarını yakınen yansıtan
delilikle ilgili bakış açıları olduğunu belirtmiştir.3 Psikopatoloji sosyal
tarihten bağımsız değildir, her çağ delilikle normallik arasındaki ayrımı
farklı noktalarda ve farklı bir beğeni kültürü içinde vermiştir. Birçok
antropolog, Foucault'un ruh hastalıklarının tarihi göreceliğine ilişkin
yaptığı açıklamaları, dikkatimizi psikiyatrik kavramların kültürel göreceliğine
çekerek tamamlamaktadır. Psikoterapi de kısmen o toplumun değer ve taleplerinin
birçoğuyla alışveriş halinde olan bir sosyal kurumdur. Bir toplumda psikoterapinin
nasıl işlediğini anlamak için genellikle psikoterapinin daha geniş kültürel
yapıyla ve onun sembolik yapılarla nasıl bir ilişki içinde olduğunu ortaya
koymak gerekir. Bir başka deyişle, Hint psikoterapötik geleneğinin keşfi
bize sadece o toplumdaki sosyal değerleri ve baskı noktalarını göstermekle
kalmayacak o kültüre ait çeşitli tedavi yöntemlerinin somutlaştığı sembolik
dünyalara da bakabilmemizi kolaylaştıracaktır. Bu çalışmanın tanımlayıcı
ve karşılaştırmalı içeriğinin yanısıra üçüncü büyük amacı; birey, toplum,
kültür ve Hint 'Kültürel Psikolojisinin' keşfi arasındaki etkileşimi özenle
ortaya koymaktır. Geleneksel tedavi veren kişileri ve uygulama prensiplerini
kendi ifadelerinden yola çıkarak anlamaya çalıştım, fakat yine de böyle
bir anlama için gerekli tanımları yapmak her zaman kolay olmadı. Bu, kısmen,
kişilerin çekici veya itici olmak gibi farklı kişilik özelliklerinden
kaynaklandı. Farklılıklara ve değişimlere 'açık olmayı' sürdürmede yaşanılan
zorluk, kuşatıcı bir üst 'Hint Kültürüne' - üst Hint kültürü terimini,
Clifford Geertz'in yaptığı gibi bireylerin dünyalarını tanımlama, hislerini
ifade etme ve yargılarını oluşturmada anlam ve sembollerin ... düzenlendiği
bir sistem4 anlamında kullandım- ait olmamıza rağmen çoğunlukla kendimle
şifacı şaman, pirler ve onların hastaları arasındaki tarihi ve kültürel
uzaklığın farkında oluşumdan kaynaklanmıştır. Bu girdap beni, o kişilerin
iyileştirme çabalarının arkasındaki anlamın benim kavramsal yapılarımla
yeterince kavranıp kavranamayacağı konusunda sıklıkla şüpheye düşürmüştür.
Böyle durumlarda ise genellikle 'Eksiksiz ve bütün bir anlamanın insana
değil de tanrıya ait bir zorunluluk' olduğunu düşünerek teselli oldum.
Geleneksel iyileştiricileri ve pratiklerini gözlemdiğim zamanlarda genellikle
yaşadığım ikircikli hissiyatın da farkında oldum. Bu ambivalans biraz
da terapi metodu veyahutta teori olarak psikoanalize uzak bir kültürde
batı eğitimli bir psikoanalist olmamdan kaynaklanıyordu. Örneğin, Hindistan'daki
psikoanalitik uygulamaları yalnızca bir açıdan önceleyelim; belirli bir
tarzdaki içebakışın Batı kültüründe çok güçlü ve köklü bir treyt olduğu
- psikoanalizin olmazsa olmazı - pek bilinmez. Gerçekten de Simon ve Weiner'in
belirttiği gibi Batı medeniyetinin içebakış elementleri çok eskidir; kullandıkları
benlik ve kimlik tanımları Yunan düşüncesine kadar gider ve bu kavramlar
kişinin hayatındaki tüm olaylar incelenerek, çözümlenerek ve dikkatle
gözden geçirilerek ortaya konulmuş aktif sürecin sonucu olarak ortaya
çıkmıştır.5 İçebakma Sokratik kullanımda 'Kendini Bilmek' olarak geçen
'Gerçek Ben' ile yakından ilgilidir. Bu tür bir içebakış, Hint kültürü
ve edebiyatının özelliği değildir. Bugün bile, özellikle Batı kökenli
otobiyografilerde, dürtülerin ve duyguların acımasız bir şekilde ortaya
konularak bütün hayatın mercek altına alınması söz konusu olduğunda, Hint
yazıları çoğunlukla sıradanlaşır. İyi bir otobiyografinin önemli bir elemanı
olan ve çelişki ve belirsizliklerin yeraldığı çocukluk çağı, aynen gençlik
dönemi çalkantılarında olduğu gibi az bilgi ile verilir ve 'Anne sevecendi',
'Baba şefkatliydi', 'Kardeşler kibardı' gibi rutin ifadelerle üstünkörü
geçilir. Hint otobiyografilerinde benliğin oluşmasında etkisi olmuş olan
yerlere ilişkin bilgilere, bakım veren kişilerin sözlerine ve önemli olaylara
ait raporlara nadiren yer verilir. Bu gözlemimi eleştiri amaçlı değil
de Batı türü içebakışa Hintli bir karşılık olmadığını ortaya koymak için
belirttim. İçebakışın makul bir karşılaştırmasının yapılabileceği Hint
'Öz-farkındalık' (self-realization) Psikofelsefe Okulu'nun meditasyon
yöntemleri, içebakış metodlarından farklıdır, çok farklı biçimlerdedir
ve farklı şeyleri amaçlar. Hintçe 'Kendini Bil' (atmanamvidhi) atasözü
Sokrates'in işaret ettiği şey olmayıp tamamen Ben ile ilgilidir. Buradaki
'Ben', zaman ve uzayla kirlenmemiş olan bir şeydir, dolayısıyla psikoanaliz
ve Batı romantik edebiyatının odaklaştığı hayati ve tarihsel boyutlardan
yoksundur. En iyi birkaç Hint romanında, içebakış pasajları genellikle
tereddütlü ve kesinlikten uzaktır. Kişisel Psikoloji'nin biricik elementi
olan Ben değil de Hint Felsefesi'ndeki Ben'den kaynaklanan bir içeyönelme
vardır.6 (Burada geniş bir kültürel ve tarihi terimlerle konuştuğumu,
Hindistan'da ve tabii ki Batı'da spektrum boyunca geniş anlamda farklılık
gösterebilecek değişken bireysel içebakış pratiklerini ele almadığımı
eklemek istiyorum. Hintli psikoanalitik grubun yoğunlaştığı metropolitan
Bombay ve Kalküta'da orta sınıftan olmayan Hintli hastalardan edindiğim
genel izlenimim şudur: Batılı anlamdaki içebakışın çoğu zaman analitik
diyaloga başlamadan önce yapıldığı düşünülüyor. Diğer izlenimim ise Hintli
analistlerin Batılı meslektaşlarına nazaran daha fazla öğretme eğilimi
içinde olduklarıdır.)
Psikoanalizin Hint kültürüne olan uzaklığı, terapötik pratikler haricinde
başat Hint bakış açılarına temelden ters düşen bireyle ilgili kavramlardan
ve gerçekliğin doğasına ait algılamalardan kaynaklanıyor. Bunları 5. bölümde
işledim. Burada sadece, Hintli psikoanalistin kendi toplumuna ve kültürüne
olan yabancılığının ilk Avrupalı analistlerinde olduğu düşünülen biçim
ve düzenden daha farklı olduğunu söyleyeceğim. Bu yüzyılın başında psikoanaliz
fikirlerinin kabul görmemesine rağmen, psikoanaliz hala Batı kültürünün
çocuğudur; ki bu Batılı felsefi düşünce tarzlarına ilişkin örneklerle
kanıtlanabilir, ve bunlar Freud'un yapıtlarındaki Nietzsche'ye ait fikirlerle
gösterilmiştir. Batı geleneğindeki psikoanalitik söylemleri takip etmek
akademik anlamda saygı duyulan bir harekettir; fakat bu tür bağlantıları
psikoanalitik hareketle Batılı olmayan Hint ve Japon kültürleri arasında
kurmaya kalkışmak en iyi durumda bile şaibeli olacaktır. Başka bir deyişle,
ilk Batılı analistler o dönemde toplumlarından dışlanmış olabilirler fakat
toplumun dokunulmazları değillerdi. Onların durumları mesleklerine bağlılıklarını
reddetmeseler bile en azından meslekleri gereği birçok geleneği terketmek
zorunda kalan Hintli analistlerin durumuyla karşılaştırılamaz.
Düşüncelerinde ve pratiklerinde Hint bakış açısının oldukça etkili olduğu
şifacıları ve onların kullandıkları metodları irdeleyen bu çalışmada yaşadığım
diğer bir ambivalans, geleneksel tedavi metodlarına ve uygulayıcılarına
Hintli oluşumdan dolayı duyduğum gizli sempati idi. Bundan dolayı, John
Woodroffe'nin 50 yıl önce tantra çalışmasının önsözünde ortaya koyduklarına
katılıyorum. 'Sastra çalışmasına başladığımda Hindistan'ın diğer topluluklardan
daha fazla aptala sahip olmadığını düşündüm. Hemen hemen her inanç sisteminde
bir şekilde varolan ve insanoğlunun tamamen anlamsız olan hiçbir şeyi
ondan herhangi bir fayda görmeksizin asırlar boyunca sürdürmeyeceğine
göre, çok akıllıca gözükmeyen bu uygulamaların arkasında da rasyonel bir
ilkenin varolduğuna kanaat getirdim.'7 Bu, yine Woddroffe'un deyimiyle,
'Bir hintli olarak Hindistan'a ve Hintliye ait olmayan şeyleri değersiz
olarak kabul etmem anlamına gelmiyor'; fakat Hintlilik, bir kişinin kültürel
kimliğini oluşturan yapılara ilişkin değerlendirmelerde bulunmadan önce,
Hint kültürel fenomenlerinin arkasındaki metod ve böyle bir anlamayı mümkün
kılan bilimsel alanları bilinçli bir şekilde iyice anlamayı zorunlu kılıyor
gibi gözüküyor.
Ambivalans ve marjinalliğin elbette kendilerinden kaynaklanan bazı kullanımları
vardır, eğer bireyler sohbet ve arkadaşlık için kendilerine yakın kişileri
veya akrabalarını çağırıyorsa, kültürler arasındaki geçiş bölgeleri yaşamak
için illede kötü yerler olmak zorunda değildir. Kültüre yabancılaşma,
farklı dünya bakış açılarına maruz kalma, ve hatta geçiçi süreyle 'başkalılık'
duygusu yaşamak gerçekten de kişinin içine doğduğu kültür ve toplum hakkındaki
algılamaların aydınlatılmasını gerekli kılabilir. Bu sebepten dolayıdır
ki, antropologlar başka toplumları değil de kendi toplumlarını ayrıntılı
bir şekilde çalışabilme konusunda yeterliliğe sahip kişilerdir. ('Marjinallik',
'yabancılaşma', 'ambivalans', 'sınırlar' gibi kelimeler ne demek istediğimi
anlatmak için belkide doğru kelimeler değildir. Çünkü bu kelimeler, herhangi
bir zorlukla karşılaşıldıktan sonra hissedilen ego kabarmasını -'Merleau-Ponty'nin
belirttiği gibi 'kişinin kendini sadece belirsizlikte bilmesi' 8--ve tuhaf
bir rahatlama duygusunu gözardı ederek subjektif bir acı ve dışlanmışlık
duygularına gönderme yapmaktadır. )
Şifa gelenekleri çalışmasında kültürel göreceliği ve kültürün anlamlılığı
hakkındaki olumlu düşüncelerimi belirttikten sonra şimdi kendimi biraz
geri çekeyim. Sıklıkla en çarpıcı izlenimlerden birisi de, Hint psikoterapilerinde
ve kültürün fazla önemsenmediği hastalardaki güçlü insani ilgiler/endişelerdi.
Bir iyileştirme fenomenini özenle hazırlanmış yapılarla anlamaya çalışan
dialektik bir moddan, aynı fenomeni psikoanalitik bilgiyi kullanarak daha
geniş bir anlam yapısına oturtmaya çalıştığım daha kategorik bir moda
geçmeme izin veren şey tekrar tekrar gözlemlediğim psikolojik evrensel
yapılardı. Çelişkinin ise iyileştirme olgusunu anlama sürecinde, önce
kültürel terimlerin sonra psikoanalitik terimlerin ele alınarak hem kültürel
göreceliğin hem de psikolojik evrenselliğin aynı anda yakalanmaya çalışıldığı
zaman ortaya çıkacağı aşikardır. En iyisi belkide bu çelişkiyi kabullenmektir;
tıpkı Lionel Trilling edebiyatla ilgili bir yazısında belirttiği gibi:
'Bir kültüre ait ahlaki kabullerle diğeri arasındaki farklılıklara ilişkin
farkındalığımız, genellikle öylesine gelişmiş ve öylesine aktif bir haldedir
ki insan doğasında böyle bir temel yapının olduğuna inanmakta güçlük çekeriz,
fakat hepimiz edebiyatın da doğruladığı gibi, bu farklılıkların önemsiz
ve de çoğu zaman mevcut olmadığı zamanların olduğunu biliriz. İliad'ın,
Sophocles'in veya Shakespeare'in oyunlarını okuduğumuzda onları ruhumuza,
aklımıza oldukça yakın buluruz. Belli bir kültürün etkisiyle yönlendirilmiş
olan ahlaki bilincimiz sonuç itibarıyla ya bozguna uğrar ya da asılı halde
kalakalır - Kültürel farklılıklar bizi, insan doğasının asla değişkenlik
göstermediğine, ahlaki yaşamın bütüncül ve terimlerinin uzun süreli olduğuna
ve sadece zorlamalı bir bilgiçliğin farklı birşey önerebileceğine inandırmaya
çalışır'9.
Kitap boyunca, şifa geleneklerine ilişkin kültürel bakışla evrensel psikolojik
yaklaşım arasındaki çelişki; Hintli ve psikoanalist olma arasındaki ambivalans
ile hem Hint hem de Batı kültürlerinin uçlarında yaşıyor olma deneyimleri
yansıtılmıştır. Bu çelişki, bazen açık olmayı ve teorik anlamda saflığı
bozsa da bu çelişkinin vurucu gücü aynı zamanda çalışma olanağı sağlamıştır.
Mevcut çelişkileri çözümlenmemiş ve ambivalansı hiç dokunulmamış vaziyette
bırakma hususunda rahatsızlık duymak yerine, insanoğlunun evrensel özelliklerinin
farkına varmanın verdiği huzurla kültürel farklılıkların tadını çıkarmaya
çalıştım. Bu durumda ben geleneksel olarak zıtların sentezini araştırmayan,
içeriği olduğu gibi bırakan birisiyim. Wendy O'Flaherty'nin Hindu efsaneleri
hakkında söylediği gibi '.......kimyasal terimlerle söyleyecek olursa,
birbirine zıt elementler solüsyonda değil de süspansiyon içinde çözümlenir'10:
Bir Hindu efsanesinin estetik doyumu, uç noktaların sentezine gitmek yerine
bunların tadını çıkarmakta yatar. Bu kitabın teorik temelleri, insan psikolojisi
anlamında Batılı fakat estetik ilham kaynağı anlamında katışıksız Hintlidir.
* [Çev.notu: Poli terimi Hintlilerde, insanların öldükten
sonra farklı canlı veya insan biçiminde yaşadıkları şeklindeki inanışa işaret
ediyor.] |