|
Prozac Kavramı
Mikkel Borch-Jacobesen
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), depresyonun yakın zamanda toplumdaki en yaygın
ikinci sağlık sorunu olacağını öngörmektedir. Peki, dünya daha mı daha
depresif bir hale geldi, yoksa sadece ilaç endüstrisi antidepresan ilaçları
pazarlama konusunda mı ilerleme kaydetti? Mikkel Borch-Jacobesen, London
Review of Books'taki son makalesinde bu yeni 'salgın'ı ele alıyor.
Guardian, 9 Temmuz 2002
La Fatigue d'être soi: Dépression et société, Alain
Ehrenberg. Odile Jacob, 414 sf., 8.35, 21€ Ağustos 2000, 2 7381 0859 8
Comment la Dépression est devenue une épidémie, Philippe
Pignarre. Découverte, 92 sf., 14.48€, 13 Eylül 2001, 2 7071 3517 8
Nasıl
olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir gün ortada hiçbir şey yokken, garip bir
şekilde kendini nesnelerden ve insanlardan uzaklaşmış hissedersin, sanki
seni onlardan ayıran görünmez, camdan bir duvar varmış gibi . Her şey
önceden olduğu gibi işleyişine devam eder ama anlayamadığın bir nedenden
ötürü, bunların hiçbiri artık senin ilgini çekmez olur. Seslenebilirsin,
ama ne anlamı olur ki? Sen buna değmezsin dir ve diğer insanların dostane
önerileri sadece hakli birer suçlama gibi gelir.. Çok geçmeden, artik
evini, yatak odanı, yatağını terk edemez olursun .Var olmanın verdiği
acıyla baş başa bırakılmışsındır. Artik ne yemek yersin, ne yıkanırsın
ne de uyursun. Hem huzursuz hem de bitkinsindir. Bu dehşet verici uykusuzluğunu
bir anda sona erdirebilecek jilet gibi keskin yatıştırıcıları düşünüp
durursun sürekli.
Hepimiz, Otobiyografilerde ya da sayısız gazete makalelerinde, bu tuhaf
hastalık üzerine yazılmış, benzer hikâyeler okumuşuzdur. Depresyondaki
kişi, kimi zaman bir yakınımız, kimi zaman bir komşumuz ya da iş arkadaşımızdır.
yarın, onun hikayesi muhtemelen bizim olacaktır: depresyon, söylendiği
üzere, her beş kadından ve her 10 erkekten birini vuruyor.. Dünya nüfusu
üzerindeki yaygınlığı ise yüzde 3'tür. Depresyondaki kişilerin altıda
biri ise intihar etmektedir.
Öte yandan, neyse ki her türlü veri bizlere artık depresyonun bir kader
olmadığını söylüyor. Antidepresan ilaçlar 1950'lerin ortalarından beri
piyasadadır ve yeni nesil ilaçlar -seçici serotonin gerialım inhibitörleri
(SSRI)- mucizeler yaratıyor. Prozac, Zoloft ve Paxil'in etkisi ile birlikte,
var olmanın dayanılmaz bir yük olduğunu hisseden insanlar ansızın kendilerini
yenilenmiş hissedip eski moda antidepresan ilaçların, trisikliklerin ve
MAOI'lerin (monoamin oksit inhibitörleri) nahoş yan etkilerine maruz kalmadan
hayattan zevk almaya başlıyorlar. Kabul edilmelidir ki, SSRI'ler bazen
cinsel isteksizliğe ve hatta erkeklerde iktidarsızlığa yol açmaktadır,
fakat bu, yeniden kazanılmış bir mutluluk için ödenen çok küçük bir bedeldir.
Dünya genelinde şu anda 20 milyon insanın Prozac aldığı tahmin edilmektedir
ve aldığımız veriler, bize bu ilaçların klinik depresyonun yanı sıra günlük
ruh hali değişimleri ve varoluşsal endişe için de kullanılacağı yeni "kozmetik
psikofarmakoloji" çağını haber vermektedir . Öyleyse, elveda Kiekegaard
ve Heidegger.
Ancak bu tedavi iyimserliğine ilişkin bir sorun mevcuttur. Antidepresan
ilaçların depresyonu iyileştirdiği gerçekten doğruysa, bu hastalık nasıl
oluyor da daha da yaygınlaşıyor? David Healy tarafından bir birkaç yıl
önce basılan ve Alain Ehrenberg ve Philippe Pignarre ile bir üçüncü kişi
tarafından yazılmış olan bu kitaplar, depresyonun hiçbir zaman antidepresan
ilaçların ortaya çıkışından bu yana olduğu kadar yaygın olmadığı gibi
aykırı bir gerçeğin altını ısrarla çizmektedir. Başka isimlerle bilinmesine,
çağa göre farklı şekillerde algılanmasına rağmen depresyon her zaman bizimleydi.
Hipokrat'tan modern psikiyatriye dek "melankoli", yani depresif psikoz
ya da "içsel" depresyon, oldukça tutarlı terimlerle ifade edilmiştir.
Kuzey Galler Hastanesi'nin 1900-1945 yılları arasındaki Healy notlarına
göre bir milyon hastadan sadece 50'sine 'melankoli' teşhisi kondurulmuştur.
Daha da çarpıcı olan ise, 1950'lerin ortalarında İsviçreli psikiyatrist
Roland Kuhn, imipraminin antidepresan etkilerini endojen (içsel) depresyona
sahip bir grup hasta üzerinde yaptığı çalışmalarla keşfedince, Geigy adlı
ilaç firması, pazarın çok küçük olduğuna hükmederek ilacın geliştirilmesini
finanse etmeyi reddetmiştir. 40 yıldan daha az bir süre sonra, 1994'te
Prozac dünyada ülser ilacı Zantac'tan sonra en çok satan ikinci ilaç haline
gelmiştir. Bu sırada depresyondaki artış karşı konulamaz seviyedeydi.
1970'te psikiyatrist Heinz Lehmann, dünya çapında 100 milyon vakanın olduğunu
öne sürmüştür. Yalnızca ABD'de antidepresan reçeteleriyle sonuçlanan muayenelerin
sayısı 1980-1989 arasında 2,5 milyondan 4,7 milyona sıçramıştır. Fransa'da
bu sayı 1970 ile 1994 arasında yediye katlanmıştır ve 1994'te kaydedilen
reçetelerin sayısı ise en az 14 milyona ulaşmıştır. Dünya Sağlık Örgütü,
depresyonun bir süre sonra toplumdaki en yaygın ikinci sağlık sorunu olacağını
öngörmektedir; en yaygını ise kalp hastalığıdır. Pignarre bu konu üzerine
"Tanık olduğumuz şey tam bir salgın hastalıktır" diye yazmıştır. Ancak
herkesin bildiği gibi depresyona neden olan virüs diye bir şey yoktur.
O zaman nasıl oluyor da 1950'lerdeki bir avuç melankolik hasta 1990'larda
milyonlarla ifade ediliyor?
Depresyona dair en sık duyulan açıklama ise depresyonun her zaman var
olduğu, ancak bilimdeki gelişmelerin onun daha kolay farkına varmamızı
sağladığı yönündedir. 1956'da Roland Kuhn bunu keşfettiğinde, dışsal ya
da psikolojik kaynaklı olarak nitelendirilebilecek depresif nevrozları
ayırmak adına, içsel ya da biyolojik depresyonu tetikleyen bir molekül
bulacağını düşünüyordu. Ancak, farmakolojik araştırmalar, diğer moleküllerin
de iki tür depresyonu yatıştırma konusunda aynı şekilde etkili olduğunu
göstererek bu ayrımı tartışmaya açmıştır. Bu noktadan hareketle, tek ve
aynı bir biyokimyasal işlev bozukluğunun her türlü depresyon vakasında
etkin olduğu ve doğru amaçlandırılmış psikotropik ilaçlarla tedavi edilebileceği
gerçeğine çok yaklaşılmıştır.
Araştırmacılar,
basit bir şekilde molekülleri değiştirerek ve etkilerini gözlemleyerek,
devamlı genişleyen yeni bir psikiyatrik varlığın ana hatlarını belirlemeye
başlamışlardır. Farklı antidepresan familyalarının diğer patolojiler üzerinde
de etkili olduğunun kanıtlanmasından ötürü, bu hastalıkların depresyon
"maskesini" (en basitinden kişi aynı şekilde ilaçların antidepresan olmadığı
sonucuna da varabilir) taktığı ortaya çıkarılmıştır. Bu nedenle, diğer
durumlar da depresyonla ilişkilendirilmiştir: panik atak, sıkıntı, oburluk,
obsesif-kompulsif bozukluklar, sosyal fobi (önceleri "utangaçlık" diye
bilinirdi), otizm, Tourette sendromu, kendine hâkim olamama, nörolojik,
kanserli, gastrik ve boyun ağrısı, migren, post-travmatik stres bozukluğu,
alkolizm, tütün ve eroin bağımlılığı, kabızlık, saç dökülmesi ve soğuğa
karşı aşırı duyarlılık. Antidepresan ilaçların etkisiyle psikozlar ve
nevrozlar arasındaki ayrım (ve aynı sebeple psikanalistlerin profesyonel
yaşam alanı) ortadan kalkmıştır ve psikiyatri ve genel tıp arasında da
bir ayrım kalmamıştır. Her şey depresyon haline gelmiştir, çünkü her durum
yeni bir şifa olan antidepresan ilaçlara yanıt vermektedir.
Tabii ki bu teşhisin görünürde sınırsızca genişlemesi üzerine yapılan
daha kötümser bir açıklama da mevcuttur: bu teşhis, ilaç sektörüne, yeni
antidepresan ilaçların durmak bilmez tedarikçilerine kazanç sağlamaktadır.
Yakın geçmişte bir psikiyatrist, yeni bir tanısal kategori ya da tedavi
tanıtımı yapmak istediğinde, pek çok bilimsel rapor ve hatırı sayılır
miktarda destek ile meslektaşlarını ve hastalarını yavaş yavaş ikna etmek
zorunda kalıyordu. Bu günlerde psikiyatrik bozukluklar ve bunların uygun
tedavileri, yatırımlarının kazancını garantileyebilmek için hiçbir fırsatı
kaçırmayan ilaç şirketleri tarafından bir arada paketlenip satılmaktadır.
1956'da antidepresan ilaçlar için herhangi bir pazar yoktu. Bu hiç önemli
değil, ilaç sektörü yeni bir tane yaratacaktı bile. 1960'ların başlarında
amitriptrilinin antidepresan özelliklerinin reklamını yapmak niyetiyle
Merck, bir psikiyatrist olan Frank Ayd'ın "Recognising the Depressed Patient"
(Depresyon Hastasını Tanımak) adlı kitabından 50.000 kopya satın almış
ve dünya çapındaki psikiyatristlere ve doktorlara cömertçe dağıtmıştır.
Ayd'ın tezi, depresyonun, tımarhanelere kapatılmanın tam aksine genel
medikal koğuşlarda ve ana cerrahilerde teşhis edilebileceğini öne sürmekteydi.
Healy'nin iddia ettiği gibi, "Merck yalnızca amitriptilin satmadı, aynı
zamanda bir fikir de sattı."
O zamandan beri, sayısız toplum sağlığı kampanyası, pratisyen hekimleri
ve toplumu, depresyon belirtilerini tanımanın gerekliliği konusunda uyarmakta,
bunun sosyal ve ekonomik maliyetleri üzerine araştırmalar yapılmakta,
dergilerde konu üzerine özel yazı dizileri yayınlanmakta ve TV reklamları
en son SSRI'lerin erdemlerinin arsızca çığırtkanlığını yapmakta ve bunların
tamamı doğrudan ya da dolaylı olarak ilaç sektörü tarafından finanse edilmektedir.
Doktorlar, kamuoyu liderleri ve gazeteciler, henüz satın alınmamıştır:
kimse burada hile yapmamaktadır, araştırmacılardan başlayarak herkes bilimdeki
en son gelişmeleri yansıttıklarına samimi bir şekilde inanmış durumdadır.
Olay sadece sektörün parasının, o molekül yerine bu molekül üzerinde çalışılması,
o klinik deney yerine başka bir klinik deneyin yapılması için harcanmakta
ya da belirli bir psikiyatri departmanına, konferansa ya da epidemiyolojik
çalışmaya tahsis edilmektedir.
Bu Darvinsel süreçten sağ çıkan teorilerin, yalnızca sektörün ilgilendiği
teoriler olduğu su götürmez bir gerçektir. Örneğin, tüm depresyon hastalarının
üçte birinin depresyonlarının şiddeti ne kadar ağır olursa olsun, bir
plaseboya olumlu tepki verdiği bilinmektedir (tek birbelirti Sergileyen
kadınların durumlarında bu oran ikiye katlanmaktadır). Bu durumda bile
hiç kimse depresyon tedavisinde genel faktörlerin rolü üzerine yapılan
çalışmaları finanse etmeye yanaşmamaktadır, çünkü plasebolar için herhangi
bir pazar mevcut değildir. İlaç şirketlerinin rakiplerini alt etmeleri,
ancak ürünleri ile bu depresif patoloji arasında "özel" ve de güçlü bir
bağ kurmakla mümkündür; dolayısıyla depresyonu sürekli yeniden tanımlama
ve bir diğerinin ardından yeni bir ilacın piyasaya sürülmesi durumları
yaşanmaktadır. Healy, durumu basitçe şu şekilde özetlemektedir:
"Son 30 yıldaki psikiyatrik nozoloji revizyonlarına bakıldığında, ruhsal
bozuklukların kurulu bir gerçekliğinin olduğunu ve bir ilaç firmasının
rolünün önceden belirlenmiş bir kilide uygun bir anahtar bulmak olduğunu
düşünmek kesinlikle bir hatadır… Günümüzde, ilaç firmalarının yalnızca
anahtarı bulmaya çalışmadığı, aynı zamanda anahtarın uyması gereken kilidin
şekli konusunda da büyük ölçüde söz sahibi olduğu bir durumdayız."
Ancak, kapitalizmin mantığı her şeyi açıklamıyor. Peki, bu şekilde ele
alınan hastalık neden başka bir patoloji değil de depresyon? Sektör, 1960'larda
Librium ve Valium gibi sakinleştiriciler (benzodiazepinler) ile yaptığı
gibi aynı şekilde anksiyetenin de reklamını yapmaya karar verebilirdi.
Bundan dolayı depresyonun psikiyatrik bozukluklar pazarındaki daimi yükselişinin
açıklamasını başka bir yerde aramak oldukça caziptir. Eğer her geçen gün
daha fazla kişi depresyona girerse, bu bizim çok daha depresif bir toplumda
yaşıyor olmamız nedeniyle olamaz mı? Sol görüşlü yorumcular genellikle
ilaç şirketlerinin, modern yaşamın stresinin, kimlik belirliliğinin kayboluşunun,
bireylerin yalnızlığının, işsizliğin ve daha pek çok sorunun yarattığı
gerçek bir sosyal ıstırabı, haddinden fazla tıbbileştirdiğini ileri sürmektedirler.
Bu yeni bir tartışma değildir, 19. yy sonunda George Miller Beard, nevrasteniyi
(sinir zayıflığı) büyük Amerikan şehirlerinde yaşamanın getirdiği sinirsel
yorgunluğa bağlamıştır. Bu sosyolojik açıklamadaki sorunsal, bu açıklamanın
aslında hiçbir şeyi açıklamamasıdır. Toplumun geçmişe, yani sosyalleşmiş
tıp ve işsizlik getirilerinin henüz ortaya çıkmadığı dönemlere göre daha
az insancıl olduğunu varsaydığımız takdirde bile, bu durum niçin anksiyeteyi,
yorgunluğu, "sinirsel çöküşü" ya da saf öfkeyi değil de depresyonu artırsın?
Bir sosyolog olan Alain Ehrenberg bu soruyu La Fatigue d'être soi'de
cevaplamaya çalışıyor. 1950'lerden başlayarak (genellikle Fransa'da) depresyon
tarihinin kökenlerine detaylarıyla inen Ehrenberg, depresyonun ruhsal
acı terimleriyle tanımlanmasının nasıl sona erdiğini ve nasıl giderek
bir patoloji hareketi olarak algılanmaya başladığını muazzam bir şekilde
gözler önüne sermektedir. Bu yeni "déprimé" (depresyondaki kişi), enerji
eksikliği çeken, "uygulamaktan" aciz, işi ve diğer ilişkileri ile bağlantısı
kesilmiş biri durumundadır. Kişi, psikiyatristlerin dediğine göre "psikomotor
geriliğinden" muzdariptir. Ve bu yeni patoloji sanki bir tesadüfmüş gibi
bireyin sorumluluğunu ve inisiyatifini her şeyin üzerinde gören bir toplumda
ortaya çıkmaktadır. Tıpkı Freudcu nevrozların, yasaklar ve içsel çatışmaları
konu alan bir patoloji olması gibi günümüz depresyonu da "bağımsız bireyin,
kendi hayatını yazanın kendisi olduğuna inanan adamın tam tersidir". Bu
bağlamda depresyon, doğrudan günümüz toplumunun provoke ettiği ya da neden
olduğu bir kavram değildir. Bilakis, Ehrenger bunun bu toplumda yaratılmış
ve muazzam bir biçimde yüceltilmiş öznelliğin karşıt yüzü olduğunu iddia
etmektedir.
Ancak, son analizinde Ehrenberg, depresyonun tarihsel ilerleyişini -ters
yüz edilmiş ya da aşırı net de olsa- toplumdaki değişikliklerin basit
bir yansıması üzerinden yorumlamaya devam ediyor, böylece salgın ile antidepresan
ilaçların pazarlanması arasındaki bağı artık görmüyor. Ehrenberg, depresyondaki
hastaların inhibisyon ve psikomotor geriliği açısından tanımlanmalarının,
kendini "çoğunlukla bu tür bozukluklara iyi gelen yeni antidepresan ilaçların
piyasa çıktığı anda" oluştuğunu belirtmektedir; ancak hastaya göre bu,
sanki ilaçların geliştirilmesi bireyselliğin dönüşümlerini yansıtıyormuş
gibi tümüyle saf bir tesadüftür. Niçin tam tersini düşünerek antidepresan
ilaçların icadıyla sosyal bir kavramın üretilmiş olduğunu kabul etmeyelim
ki? Eğer depresyon şu anda bulunduğu noktaya kadar yayılmışsa, bunda antidepresan
ilaçların etkisinin olması nedeniyle değil midir?
Pignarre'nin önerdiği çözüm budur. Eğer yeni depresyon ilerleme kaydediyorsa,
bunun nedeni yeni antidepresan ilaçların etkili olması ve daha da önemlisi,
ilk kuşak antidepresanlara ve sakinleştiricilere göre daha kullanışlı
olmasıdır. "Mutlu haplar", yüksek derecede bağımlılık yapmaktadır ve trisiklikler
ve MAOI'ler her türlü kötü yan etkiye sahiptir. Öte yandan SSRI'ler artık
etkili değildir, ancak bazı yan etkileri mevcuttur. Bu nedenle eğer pratisyen
hekimler bunları hazır bir şekilde reçete ediyorsa ya da hastalar daha
fazlasını yazmalarını istiyorlarsa, çok da şaşırmamalıyız. Eğer bu ilaçlar
hastanın "işlevsel" olmasını sağlıyorsa, ilaçların depresyonu maskelemesi
kimin umurunda ki? Tüm ihtiyacınız aile doktoruna gidip bir doz "iyi hal"
almak iken, belirsiz sonuçları olan, uzun ve de masraflı bir psikanalizden
geçmek mazoşistçe olmaz mı? Pignarre'in de belirttiği gibi, "hastaların
rızası ve sessiz işbirliği olmasaydı, yeni psikiyatri bu kadar çabuk zafere
ulaşamazdı".
Antidepresanlar,
diğer bir deyişle "iyileştirici" depresifler, işe yaradıkları için öyledirler.
Her yeni antidepresan öncelikle, plasebodan ve rakip ilaçlardan daha etkili
olduğunun kanıtlanması için kontrollü deneylerden geçmektedir. Bu testleri
geçebilmek için ortaya konan ilaç tedavisi, tepki vermeleri muhtemel bir
patoloji sundukları için seçilen bir grup hasta üzerinde, önceki ilaçlara
göre büyük ölçüde iyi sonuçlar vermek zorundadır. Pignarre'nin belirttiği
gibi, hastaların kazanımı işte bu erken safhadadır. İlacın etkili olması
halinde her yeni molekül verdiği etkilere göre yeni bir hasta grubu yaratmaktadır:
uyarıma ihtiyaç duyan depresifler, sakinleştirilmeye ihtiyacı olan depresifler,
kaygılı depresifler, agresif depresifler, vs. Yeni patolojiler, daha sonra
ilaç piyasaya girdikçe ve devamlı artan sayılarda "müşteriler" (yeni gruplar)
kazandırdıkça, toplumda iyice yayılmaya başlamaktadır.
Pignarre'nin bu görüşünün gücü, salgın bir hastalığın önemsiz bir yanılsamaya,
bir pazarlama hamlesine ya da toplumdaki değişimlerin donuk bir ideolojik
yansımasına indirgenmemesinde yatmaktadır. Hiç kimse kandırılmamıştır.
Peki, biyomedikal psikiyatrinin depresyon üzerinde nasıl bir tedavi uygulayacağın
bilmesi nedeniyle, uzun bir süre sonunda nihayet depresyonun sebebini
bulduğunu söyleyebilir miyiz? İşte sektörün bizi inandırdığı şey budur,
fakat araştırmacılar bunu daha iyi biliyorlar. Bunun nedeni, X maddesinin
Y patolojisi üzerinde etkisi olması nedeniyle kişinin, maddenin özellikle
Y'nin nedeni üzerinde etkili olduğu çıkarımına varması değildir. Örneğin,
kimse grip belirtilerini rahatlatıyor bahanesiyle Aspirin'in bir "anti-grip"
tedavisi olduğunu ya da sırf neşelenmeyi sağlıyor diye viskinin bir antidepresan
olduğunu söylemeyi düşünmez. Nedensel bir ilişki kurmak için kişinin basit
bir korelâsyonun ötesine geçip, bulaşıcı hastalıklarda olduğu gibi, gerekli
ve de yeterli bir sebebi diğerlerinden ayırması gerekmektedir. Psikiyatrideki
hiçbir şey bize bu noktaya ulaştığımızı iddia etme izni vermemektedir.
Healy, Ehrenberg ve Pignarre, şu ana kadar bir biyolojik belirtiyi klinik
bir olguya bağlama konusundaki tüm çabaların başarısızlıkla sonuçlandığına
dair ısrarcı olmak konusunda çok dikkatli olmuşlardır. Örneğin, trisiklik
antidepresanlar, antipsikotiklerle aynı kimyasal yapıya sahiptirler ve
antipsikotiklerin çoğu da küçük dozlarda antidepresan olarak kullanılmaktadır.
Bu da gösterir ki, herhangi bir molekülle belli bir psikiyatrik problem
arasında bir bağlantı kurmak mümkün değildir. Healy, konuya ilişkin olarak
şöyle demiştir: "Antipsikotikler ve antidepresanlar ne tek bir hastalığa
özgü anlamında spesifiktir, ne de gönderildikleri ortamdan bağımsız olarak
işe yarama anlamında spesifiktir."
Bu nedenle, biyomedikal psikiyatrinin gücü, organik nedenlerin keşfinden
değil, moleküllerin ölçüldüğü ve kıyaslandığı plasebo-kontrollü deneylerden
gelmektedir. Bu deneyler bize tedavinin nasıl işlediğini anlatmaz; yalnızca
işe yarayıp yaramadığını, neyin en iyi şekilde işe yaradığını ve kimler
üzerinde işe yaradığını anlatmaktadır. Biyomedikal psikiyatri bir retorik
biçimidir: sebeplerin nasıl tedavi edileceğini bilmeden nasıl etki üretileceğini
bilir. Pignarre, bunun taklit ettiği büyük biyolojiden ayırmak için buna
"küçük biyoloji" demeyi önermiştir. Sonuçta hiç kimse bunu dinamik psikiyatriden
ve hastalarda gözlemlenen etkileri (değişimleri) temel alan çeşitli psikoterapi
kavramlarından ayıramamaktadır. Tek fark, küçük biyolojinin retoriğinin
kıyaslanamaz ölçüde daha ikna edici olduğudur; rastgele yapılan çift kör
deneyler yığınını gördükten sonra kim antidepresan ilaçların gerçekten
bir etkisinin olduğunu inkâr edebilir ki?
Ancak soru şu ki, neyin üzerinde etkili? Hastalık, sanki antidepresan
ilaçlardan bağımsızmışçasına, ilaçların depresyon üzerinde bir etkisinin
olduğunu söylemek yanlıştır. İçimizde bu kadar çok kişinin depresyonda
olması, depresyonun yayılıyor olmasından değil, depresyonun var olduğuna
ve tedavi edilebildiğine ikna edilmiş olmamızdan kaynaklanmaktadır. İşte
bu, Pignarre'nin "uslamlama" dediği kavramdır. 1. Kendimi depresif hissediyorum.
2. Kendimi daha iyi hissetmek istiyorum. 3. Gidip reçeteme antidepresan
yazdıracağım. Önemli olan nokta şu, eğer tedavi edici ilaçların olduğundan
haberim olmasaydı, kendimi depresyonda hissetmeyecektim. Bu, mutsuzluğun,
yorgunluğun, inhibisyonun var olmadığı anlamına gelmemektedir; fakat antidepresanlar
bu klinik varlığı bir arada tutuyor olmasaydı, bunlar "depresyona" dönüşmezdi.
Yine de (ya da ne yazık ki), başka zaman olsa kendilerini endişeli hissedecek
ya da psikosomatik semptomlar yaşayacak olan kişilerin, şimdi nasıl tedavi
edileceğini en iyi bildiğimiz hastalığın depresyon olması nedeniyle kendilerini
"depresif" olmakla yaftaladıklarını düşünmemiz için her türlü neden mevcuttur.
Tam da dinamik psikiyatride olduğu gibi, semptomatik talep, problemlerini,
tedavi olmayı bekledikleri şekle göre uyarlayan hastalarla birlikte, tedavi
desteğindeki dalgalanmaları takip etmektedir.
Modern depresyonun bir efsane ve kurtulmak için yalnızca yok saymamız
gereken bir yanılsama olduğunu iddia etmek yanlıştır. Depresyonun verdiği
rahatsızlık her açıdan gerçektir, ancak bu gerçeklik genlere ya da sinir
taşıyıcılarına işlememiştir. Bu bağlamda, ilaç tedavisini ve terapiyi
değiştirdiğiniz anda yeni bir hastalık ortaya çıkmaktadır.
Mikkel Borch-Jacobsen'in kitapları, The Freudian Subject and The Emotional
Tie: Psychoanalysis, Mimesis and Affect'i (Freudculuk Konusu ve Duygusal
Bağ: Psikanaliz Taklidi ve Etkileri) içermektedir.
|