|
Karar Anı
Prof.Dr.Kemal Sayar
Hayat, aldığımız kararların toplamıdır. Sıradan saydığımız bir gün içerisinde
bile, o günkü hayatımızla ilgili onlarca karar veririz. Hangi kıyafeti
giyeceğimizi, o gün için işteki önceliklerimizi, kabul edeceğimiz teklifleri,
yapacağımız alışverişleri, yürüyeceğimiz yolu ve daha birçok etkinliğimizi
kararlaştırırız. Çoğu zaman seçim yaptığımızı ve bu seçimlere dayalı kararlar
verdiğimizi anlamayız. Sadece mavi gömleğimizi giymek, bir dilim çikolatalı
kek yemek ve iş yerimize giden çeşitli yolların birinden gitmek “istemişizdir”.
İstemek, insan için hayatidir. Önümüze bir hedef koymamızı ve o hedefe
yönelik hamleler yapmamızı gerektirir. İsteğin olmadığı bir dünyada karar
vermek imkânsız olur. Acıkıp bir lokantaya gittiğimizde önümüzdeki menüden
bir seçim yapmak zorundayızdır. Listelenmiş yemeklerden birini seçip sipariş
vermek açlığımızı dindirmek için yapmamız gereken ilk harekettir. Peki
ne yiyeceğimize nasıl karar veririz? Cevap basit: Seçeneklerden biri bizim
için daha cezbedici olacak ve diğerleri elenecektir. Böylece sadece karar
vermek, en temel ihtiyacımızı, “beslenmemizi” sağlar.
Aslında
birkaç saniye içerisinde gerçekleşen bu olayın ne derecede büyük ve önemli
bir beyinsel fonksiyon gerektirdiğini bilmek, insanın muhteşem yapısını
anlamamıza biraz daha yardımcı olacaktır. Menüden yiyeceğimiz yemeği seçmek
sanıldığı kadar basit değildir. Bir yandan yazıları okuyup her bir ismin
hangi yemeği temsil ettiğini anlarız. Öte yandan listede ilerledikçe,
beynimizde nükleus akümbens adı verilen çok önemli bir yapı, “dopamin”
adı verilen bir kimyasal salgılayarak çalışmaya başlar. Nükleus akümbens
(NAcc) beynimizin haz merkezidir. Gördüğümüz herhangi bir nesne veya yaptığımız
herhangi bir etkinlik dopamin salgılanmasını tetiklediği müddetçe biz
dopamini salgılayan bu nesne veya etkinliklerden zevk alırız. Örneğin
yediğimiz güzel bir yemek, akşamları arkadaşlarımızla yaptığımız bir sohbet,
buz gibi havada sıcacık bir eve girmek, bunların hepsi yaşadığımız an
içerisinde beynimizde dopamin maddesinin salgılanmasına sebep olur.
Bu tekrar eden bir döngüdür. Bir etkinlik beyinde dopamin salgılanmasına
yol açarsa zevk duyarız; zevk duydukça bu etkinliği tekrar etmek isteriz.
Elbette ki her olaydan aynı şekilde zevk alamayız. Bazı uyarıcılar bizim
daha çok zevk almamızı sağlar; böyle durumlarda beynimizde dopamin salgılayan
hücreler daha çok çalışır. Ancak ne yazık ki dopamin, uyarıcının bize
yararlı mı yoksa zararlı mı olduğu konusunda bilgi sahibi değildir. Onun
tek görevi zevk alabilmemizi sağlamaktır.
Öyleyse karar verme aşamasında mantıklı insan beyninin haz duygusundan
daha farklı yönlendirmelere de ihtiyacı vardır. Örneğin lokantada menüye
bakarken bol yağlı ve soslu bir yemek ismini okuduğumuzda birden bu yemeği
çok istediğimizi anlarız. Mesaj beynimizin derinlerinden, NAcc’ın da içinde
bulunduğu duygu merkezimiz limbik korteksten gelmektedir. Beynimizde aniden
dopamin salgılanmasına neden olan bu yemeğe karşı çok büyük bir istek
duyarız ve sipariş vermek isteriz. Fakat birden bir güç bizi durdurur:
Bu, beynimizin düşünce merkezi olan frontal kortekstir. Mesaj açık ve
nettir, her ne kadar canımız çekse de kolesterol seviyemiz sınırı aştığından
ve doktorumuz kesinlikle perhiz uygulamamız gerektiğini söylediğinden
bu yemeği yemememiz gerekmektedir. Kararımız aniden farklı bir yöne doğru
değişir; en iyisi daha sağlıklı bir sebze yemeği sipariş etmek olacaktır.
Frontal korteks, hafıza, dikkat, planlama, problem çözme gibi mantık
gerektiren alanlarda karar vermemizi sağlar. Gelişmiş ve düzgün çalışan
bir frontal korteks, duygu merkezimizin gönderdiği sinyalleri denetler
ve uygunluk derecesine göre etkinliğe devam etmemize veya etmememize karar
verir. Frontal korteks seçim yapmaktan çok öte yetilere sahiptir; yeni
hesaplamalar yapar, yeni çözüm yolları üretir, bunların mantıksallığını
ölçer. Günümüzde ileri mimari bilgileri, kuantum hesaplarını, tıbbi gelişmeleri
sağlayan frontal kortekslerimizdir.
1989 yılının 19 Temmuz’unda ABD Hava Yolları’na bağlı bir uçak Denver
şehrinden Chicago şehrine doğru yola çıktı. Başlangıçta her şey yolunda
gidiyordu. Fakat sonra hiç beklenmeyen bir durumla karşılaşıldı. Uçak
irtifa kaybediyordu ve pilotların bildiği hiçbir yöntem işe yaramıyordu.
Kule ile yapılan konuşmalar, yardım çağrıları tamamen sonuçsuz kalmıştı.
Uçağın güvenli bir şekilde uçmasını sağla- Karar Anı Psikiyatri Prof.
Dr. Kemal Sayar 92 yan mekanizmalarda beklenmedik bir arıza çıkmıştı,
neredeyse tamamı hidrolik sistemle idare edilen parçalar basınç düşmesi
yüzünden kontrol edilemiyordu. Bu beklenmedik durum tam bir felakete dönüşebilirdi;
ne kuledeki görevliler ne de pilotlar ne yapmaları gerektiğini biliyordu.
Panik duygusu tüm mürettebata hâkimdi ve işe yaramayan yollar uçağın
düşmesini engellemek için tekrar tekrar deneniyordu. Pilotlardan Bay Haynes
bir an durdu ve derin bir soluk aldı; bu panik durumu sorunu çözmeyecekti
ve yapılabilecek bir şeyler olması gerekirdi. Aklına aniden uçağın hidrolik
sistemle çalışmayan kısımları geldi; evet bunlar birkaç parçayı geçmiyordu,
fakat doğru kullanılırlarsa uçağın düşmesini engelleyebilirlerdi. Bay
Haynes hesaplamaları yaptı ve sonucun başarılı olacağına karar verdi.
Uçak sağ salim yere indi.
Bay Haynes’in düşmek üzere olan bir uçağı, uçuş eğitimlerinde hiç gösterilmemiş
bir metodla yere güvenle indirmesi nasıl mümkün oldu? Öncelikle yoğun
panik duygusunu yaratan, beynin duygu merkezi olan limbik korteksteki
“amigdala”, frontal korteks tarafından etkisiz hale getirildi. Amigdala
beyinde istenmeyen, olumsuz durumlarda çalışan çok önemli ve hayati bir
yapıdır. Örneğin kendisine doğru kudurmuş gibi koşan bir köpek gören bir
kişi amigdalasının sinyalleri sayesinde korku hisseder ve kaçması gerektiğini
algılar. Bu denli hayat kurtarıcı olan bir yapının tetiklenmesi, yıkıcı
bir korkuya ve işlevsizliğe sürükleyen panik duygusuna neden olur. Bay
Haynes’in amigdalası fazla çalıştığı için ilk başta işe yaramayan metotları
tekrar tekrar denemişti. Fakat mantıklı düşünmesini sağlayan frontal korteks
amigdalayı devre dışı bırakıp çözüm yolları aramaya başlayınca uçağı güvenle
yere indirmek mümkün olmuştu.
Panik duygusu mantıklı kararlar almamızı engeller. Beyinde limbik korteks
ile frontal korteks arasında sürekli bir bilgi alışverişi vardır. Herhangi
bir anda, herhangi bir olayda, herhangi bir insan karar verirken kesinlikle
beynin bu iki büyük mekanizması aynı anda çalışır. Beyin her zaman bir
bütün olarak hareket etmekle yükümlüdür. Bu iki mekanizma, beynin duygu
merkezi olan limbik korteks ve planlama, dikkat gibi daha yüksek bilişsel
konuların merkezi olan frontal korteks kendi aralarında sürekli bir iletişim
içindedir. Bazı durumlarda frontal korteks, limbik korteksten gelen duygusal
verileri iyi değerlendiremez, deyim yerindeyse ”iyi okuyamaz”. Böyle durumlarda
karar verme mekanizmamız sekteye uğrar. Panik duygusu, frontal korteksin
başa çıkamayacağı düzeyde olduğunda kişi yanlış kararlar verir. Örneğin
kumar masasında hatırı sayılır miktarda para kaybeden kişi aniden panikler.
Kaybettiği parayı geri kazanacağına inanır; çünkü oyunu iyi oynadığını
ya da şanslı olduğunu düşünür. Kalan parasıyla oynamaya ve kaybını telafi
etmeye çalışır. Sonuç büyük bir hüsran olur; çoğu zaman kişi tüm parasını
hatta mal varlığını kaybeder.
Karar verme aşamasında beynimizi sekteye uğratan bu olguya “kayıp komplosu”
adı verilir. Kaybetmek, beynimiz için kazanmaktan daha önemli bir olaydır.
Herhangi bir olay “kayıp” olarak nitelendirildiğinde amigdalamız sinyaller
yollamaya başlar. Kaybedileni geri alma isteği ve panikle, kararlar verdiğimizi
zanneder ve daha çok riske gireriz. Örneğin çok yüksek izlenme oranlarına
sahip “Var mısın? Yok musun?” tarzındaki yarışma programları, tamamen
insan beynindeki bu çalışma mekanizmasına hitap etmektedir. Yarışmacılar
yarışmanın sonunda ne kadar para kazanırlarsa kazansınlar odak noktaları
en yüksek para miktarı olduğu için hep bir “kayıp” yaşarlar. Bu sebeple
çok iyi miktarda paralar teklif edildiği halde risk alarak devam eden
yarışmacıların, sonunda hiç de tatmin olmadıkları miktarlarla, üzülerek
ve hatta ağlayarak evlerine döndüklerini görürüz.
Karar verme mekanizmamız çok özelleşmiş ve gelişmiştir. Nasıl karar verdiğimizi
bilmek, bize kararlarımızı nasıl denetlememiz gerektiği konusunda yardımcı
olur. Frontal korteksimizi çalıştırmaya başladığımız ve duygularımızı
denetlediğimiz zamanlarda kararlarımız daha mantıklı ve faydalı sonuçlar
verebilecek yönde ilerler. Peki mantıklı düşünmeye çalışmak vereceğimiz
her karar için iyi bir strateji midir? Cevap ne yazık ki hayır.
Karar aşamasında mantığımıza danışmak her zaman yeterli değildir. Örneğin
acıkmış ve lokantaya gitmiştik. Bir yandan yemeğimizi yiyor bir yandan
da içinde bulunduğumuz ekonomik sıkıntıyı düşünüyoruz. Yan masamızda oturan
kişi hesabı ödüyor ve gidiyor. Tam bu sırada cebinden yüklü bir miktar
para düşürüyor ve bunu sizden başka hiç kimse görmüyor. Lokantada kamera
sistemi olmadığı da aşikâr. Eğilip yerden parayı almak neredeyse çocuk
oyuncağı… Ne yapardınız?
Limbik korteksiniz yoğun miktarda dopamin salgılamaya başladı ve bu parayı
almak için haz duyuyorsunuz. Frontal korteksiniz hesaplamaları yaptı;
parayı kimse görmeden rahatlıkla alabileceğiniz kesin. Haz duygunuz ve
mantığınız aynı doğrultuda ama siz yerinizden kıpırdamadınız. Karar vermenizde
etkili olan başka bir etmen var. Peki ama acaba nedir bu etmen?
İnsan doğası gereği, her birimiz etik kuralları kabul etme ve bu kurallara
bağlı yaşama gereksinimi duyarız. Yaşama merhaba dediğimiz ilk andan başlayarak
ailemizden, çevremizden ve içinde bulunduğumuz toplumdan yazılı olmayan
kuralları öğrenir ve bunları içselleştiririz. Çocukluk dönemimizde edindiğimiz
empati kurma, suçluluk ve merhamet hissetme gibi yetiler bize hayatımız
boyunca yol gösterir. Neden ve nasıl olduğunu tam olarak açıklayamadığımız,
mantık çerçevesine sığmayan kararlar alırız. Fakat bu kararların her biri
hem bizim hem de etrafımızdaki insanların mutluluğunu sağlar.
Etik kararlar, kültürel ilkelerle ve dini inanışlarla belirlenmiş ve
bizim tarafımızdan içselleştirilmiştir. Aslında her biri çocukluktan beri
beynimizin en yoğun olarak kullandığımız kısmında, limbik kortekste yerleşmiştir.
Çoğunlukla Freud’un “bilinç dışı” olarak tanımladığı bir varlık seviyesinde,
güçlü, kesin ve sandığımızdan daha etkili olarak bu ilkeleri sahiplenmişizdir.
Herhangi bir canlıyla, ister insan olsun ister hayvan, karşı karşıya geldiğimizde
etik kararlarımızı çoğunlukla mantıklı kararlarımızın önüne koyarız. Beynimizdeki
ayna nöronlar çalışmaya başlar, karşımızdaki canlının duygu durumunu algılarız,
onunla empati kurarız ve onun yaşayacağı duyguları hissederiz. Böyle bir
zamanda sayısal ve salt mantıksal değerler önemsiz kalır; hâkimiyet etik
dürtülerimizdedir. Bu yüzden paraya dokunmaz ve hemen sahibine teslim
ederiz.
Psikopatlık, bu duygu durumu eksikliğinin bir ürünüdür. Çoğunlukla çocukluk
döneminde istismara uğramak yüzünden beynin üst temporal sulkus, arka
singulat girus ve orta frontal girus gibi kısımları zarar görür. Bu sebeplerle
psikopatlar, karşılarındaki insanların duygu durumu ile ilgili bir his
geliştiremez ve empati kuramazlar. Onlar için istek duymak ve mantık geliştirmek
bir cana kıymak için yeterli sayılır. Bu yüzden bir vicdani yükümlülük
ya da rahatsızlık hissetmezler.
Fakat sağlıklı insanlar sadece kendi menfaatleri ve istekleri için değil
toplum için uygun ve doğru kararlar verirler. Empati kurabilme yetisi
geliştirirler ve beyinlerinin üst temporal sulkus, arka singulat girus
ve orta frontal girus gibi empati ile ilgili kısımlarını her zaman kullanırlar.
İnsanların doğuştan gelen “içsel” bir meleke ile karşısındakine empati
gösterme ve onlarla dayanışma içine girme eğiliminde olduğu bildirilmektedir.
İnsan, işbirliği ve fedakarlık yapma yönünde doğuştan gelen bir istek
taşımaktadır. Bazı araştırmalar bize şefkat ve insancıl duyguların genlerimize
yazılı olduğunu göstermektedir. İnsanın diğer varlıklarla ve kendi hemcinsiyle
iletişim ve empati kurmaya programlanmış bir varlık olduğu düşünülmektedir.
Mantık, duygusallık ve etik boyutlarında düşünüldüğünde, geride cevaplanamayan
bir soru kalır. İçgüdüsel karar mekanizmaları. Çoğumuz neden ve nasıl
olduğunu bilmeden aniden düşündüğümüz soruna bir çözüm buluruz. Böyle
durumları açıklamaya kalktığımızda genellikle “aniden aklıma geldi”, “içimden
öyle geldi” veya benzeri bir ifade kullandığımız görülür. Ya da üstüne
çok düşünmeden, hatta düşünmeye fırsatımız olmadan bir karar vermek zorunda
hissettiğimiz zamanlarda içgüdüsel kararlar veririz. İçgüdüsel kararlar
bilinç dışının ürünleridir; hızlı ve çözüme yöneliktir. Aniden bilinç
mekanizmamızda ortaya çıkarlar. Neden bu yönde bir karar verdiğimizi söyleyemeyiz.
Araştırmalar içgüdüsel karar mekanizmalarının duygusal odaklı olabileceği
yönünde bulgular elde etse de henüz bu içgüdüsel karar mekanizmasını tam
anlamıyla çözebilmiş değiliz. Belki de söyleyebileceğimiz şey, basit bir
an olarak tanımladığımız her anda, hayatın her anında, mükemmel bir düzenin
parçası olarak yol aldığımızdır. Önemli olan bu sürecin mükemmel işleyişini
biraz da olsa görebilmek ve gözlerimizi kamaştıran bu ahengi hissedebilmektir.
Kaynaklar Carlson, N. R., Foundations of Physiological
Psychology, Pearson, 2008. Gigerenzer, G., Gut Feelings, Penguin, 2006.
Lehrer, J., The Decisive Moment, Canongate, 2009. Delaney, K., “İyilik
yapma Duygusu Genlerde”, New York Times /Sabah. 21 Mart 2010.
Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğrencisi Süreyya
Aysun’a katkıları nedeniyle teşekkür ederim.
|