|
NEDEN DEPRESYONA
GİRİYORUZ?
Ruhbilimciler
depresyonu açıklarken iki nokta üzerinde odaklanırlar. İlki
bizim olaylara ve duygularımıza nasıl anlamlar yüklediğimizdir.
Bir kişiye göre boşanmak bir trajedi iken, bir başkası için
kurtuluştur. Bazı insanları sinirlenmek güçlü hissettirirken
bazıları için ise sinirlilik korkutucudur. İkinci nokta ise
bizim karşılaştığımız zorluklarla nasıl baş ettiğimizdir.
Bazı insanlar sorunlarını kullandıkları yönetilebilir taslaklarla
çözmeye uğraşır, diğerlerinden yardım ister, zorlukların üstesinden
gelmek için planlar yaparken diğerleri boğulmuş hisseder,
dertlerini paylaşmaz ve sorunlardan kaçmayı tercih eder.
Olayları nasıl yorumladığımız
ve nasıl başa çıktığımız bilişsel terapi dediğimiz tedavi
şeklinin anahtar noktalarıdır. Bilişsel terapistlerin yaklaşımı
şöyledir. Örneğin kafanıza bir elma düştü ve depresyona girdiniz
şöyle düşünebilirsiniz: 'Eğer bir ağacın altında oturuyorsam
başıma birşeyler düşmesi çok doğal'.. Eğer iyimser bir insansanız,
'Allahım şükürler olsun ki hindistan cevizi değil dersiniz'.
Eğer Newton iseniz, yerçekimini keşfedersiniz ve dünyaca ünlü
olursunuz.
Bilişsel terapi olaylara yüklenebilecek
yüzlerce anlamın olduğunu görmemize yardım eder, bu anlamlardan
bazıları depresyon geliştirme ihtimalini yükselten anlamlardır.
Daha da önemlisi olumsuz duygulara meydan okumayı öğrendiğimizde
duygularımızı ve ruh halimizi daha iyi kontrol altına almaya
başlarız.
Bilişsel yaklaşıma göre her
çeşit problem için değişik bir düşünce şekli vardır.
| SORUN |
DÜŞÜNCE |
| Panik |
Bu gerginlik
belirtilerinden öleceğim |
| Sosyal fobi |
Kendimi aptal gibi gösterecek
bir şeyler yapacağım ve herkes beni ayıplayacak |
| Depresyon |
Ben kötü/zayıf/yetersiz
bir kişiyim, gelecekten umudum yok |
| Paranoya |
İnsanlar beni takip ediyor |
| Kızgınlık |
Diğer insanlar kötü ve
cezalandırılmayı hak ediyorlar. |
Çeşitli sorunlarla ilgili düşüncelere
odaklanıldığında, insanlar çökkün ruh durumlarının onları
nasıl olayları olumsuz yorumlamaya yönlendirdiğini göreceklerdir.
Bilişsel terapi insanlara düşünceleri ile ilgili gerçekleri
test etme ve alternatifler üretebilmeyi sağlar. Örneğin kendimizi
problem çözme konusunda güçsüz ve bozguna uğramış hissedebiliriz,
kötü olayların kişisel yetersizliklerimizden ya da basitçe
kötü şansımızdan kaynaklandığını düşünebiliriz. Bu düşüncelerin
doğruluğunu nasıl test edeceğimizi öğrenerek, alternatifler
düşünerek, kendimizle ilgili (ben işe yaramazın tekiyim gibi)
zarar verici olumsuz inanışlardan uzak durarak depresyonda
olduğumuzda kendimizi daha iyi hissedebilir, dış sorunlarla
daha kolay başa çıkabiliriz.
Demek ki depresyon değişik düşünce
şekillerine sahip olduğumuz bir dönemdir. Bu diğer bir soruyu
akla getirir. Nasıl ilk anda olumsuz düşünmeye başlıyoruz?
DAHA ÖNCEKİ YAŞANTIMIZ VE
YERLEŞMİŞ İNANIŞLAR
Daha önceki deneyimler insanları
biyolojik olarak bazı streslere karşı duyarlı kılar. Bilişşel
yaklaşıma göre, gençlik dönemimizde kendimizle, dünyayla ve
diğerleri ile ilgili temel ve çekirdek inanışlar geliştiririz.
Zaman geçtikçe bu temel inanışlar düşüncelerimiz ve bazı olaylara
yaklaşımımız üzerinde etkili olmaya başlar. Örneğin çocuklara
sürekli spor konusunda iyi olmadıkları söylenirse, kendileri
ile ilgili böyle bir bakış açısı geliştireceklerdir. Böyle
düşündükleri için spordan uzak duracaklar, dolayısıyla bu
konuda kendilerini geliştiremeyecekler ve bu düşünce pekişmiş
olacaktır. Bu çocuklar erişkin olduklarında spordan uzak durmaya
devam edecekler, tekrar denemeyi düşündüklerinde komik görüneceklerini
ya da başarısız olacaklarını düşünecekleri için vazgeçeceklerdir.
Erken dönemde kazanılmış bu tür inançlar insanların ileri
yaşamlarındaki duyguları ve davranışları üzerinde güçlü etkilere
sahiptir.
ÇEKİRDEK İNANÇLAR
Çekirdek inanış sizin temeliniz
olduğunu düşündüğünüz inanıştır. Mesela, ben bunu bilirim
bunu söylerim ki, yürekten inanıyorum ki..., ta içimden şöyle
geliyor...gibi. bu inanışlar canlandığında güçlü duygu ve
hisleri de beraberinde getirir. Başarısız olursak yetersizlik
hissederiz ya da utanç duyabiliriz. Bizi ilk vuran duygulardır,
bu duyguların bizim çekirdek inançlarımız ve kendimizle ilgili
düşüncelerimizden kaynaklandığını daha sonra fark ederiz.
Sevgilimiz ilişkiyi bitirdiğinde nerede yanlış yaptığımızı
düşünmeye başlarız. Eğer çocukluktan gelen kendinizle ilgili
olumsuz düşüncelere sahipseniz, ilişkinin bitmesinin duygusal
sarsıntısı bu olumsuz çekirdek düşüncelerinizi aktive edecek
ve sevilmediğinize dair derin bir duyguya kapılacak, bir darbe
de buradan yiyeceksiniz.
Kendimizle ilgili olumsuz düşüncelerimiz
ya da bazı yeteneklerimiz, sonradan canlanmak üzere bekleme
dönemine girmiş olabilirler. Fakat değer verilen bir ilişkinin
bitmesi gibi bazı önemli olaylar yaşanırsa, çocukluğumuzda
oluşturduğumuz bu düşünce ve fikirler tekrar geri gelirler.
O zaman bu ayrılığa çekirdek inanışlarımız ve üzüntümüzün
etkisinde kalarak şöyle bir yorum yaparız, '' bu ilişki bitti
çünkü ben sevilmeye layık bir insan değilim'' . Çok önceden
geliştirilmiş bir olumsuz düşüncenin bugünkü olayları yorumlamamız
üzerinde etkisi vardır, yeni bilgilerin olumsuz yorumlanması
eski olumsuz düşünceleri pekiştirir. Düşüncelerimiz depresyona
girmemizi kolaylaştırabilir. Depresyona ve strese girdiğimizde
de düşüncelerimiz daha olumsuz olmaya başlar ve biz biraz
daha depresyona gireriz.
ERKEN TRAVMANIN ROLÜ
Bazı bireylerin kendi değerlerini
anlamamalarının önemli nedenlerinden biri de çocukluklarında
yaşadıkları acı deneyimlerdir. Örneğin cinsel olarak suistimal
edilmişlerse, cinselliğin kötü, kirli ve tehlikeli olduğu
inancı gelişebilir. Bazen kendilerinin kirli olduklarını düşünürler
ya da cinsel isteklerinin tehlikeli olduğunu düşünebilirler.
Sonuçta travma cinsel hayatlarını etkiler ve daha iyi hissetmelerine
engel olur.
Bazen anne babalar engellenmeyle
baş edemezler ve tansiyon yükseldiğinde çocuklara yüklenirler,
onlara bazı isimler takarlar. Bu çocuklar için acı vericidir.
Çünkü bunun anne babalarının engellenmeye tahammüllerinin
düşmesinden kaynaklandığını anlamaları zordur ve kendilerini
suçlayıp gerçekten kötü olduklarını düşünmeye başlarlar. Bazen
ebeveynler çocuklarına fiziksel yakınlık göstermezler. En
üzücü şeylerden biri de hala çocuğa özellikle de erkek çocuğa
fiziksel yakınlık göstermenin çocukları hanım evladı yapacağını
düşünen ailelerinin olmasıdır.
Sevgisizlik ve aşırı kontrol
Araştırmalar göstermiştir ki depresyondaki insanlar geriye
dönüp baktıklarında erken yaşamlarında sevgiden yoksun olduklarını
görürler. Ailelerin yüksek beklentileri ve kontrol edici tutumları
olabilir. Çünkü çocuk olduğumuz dönemlerde çoğumuz anne babamızın
da kendi sorunları olabileceğini göremeyiz ve bazı davranışlarının
bizim kendi hatalarımızın karşılığı olduğunu düşünürüz. Eğer
bize sürekli eleştirel yaklaşırlarsa biz de bu adeti sürdürür
ve sürekli kendimizi eleştirmeye başlarız. İç görü kazanarak
ve biraz çaba harcayarak bazı alışkanlıklarımızı değiştirebilir
ve kendimize daha esnek davranabiliriz.
İLİŞKİLER VE SOSYAL İHTİYAÇLAR
Sevgi, ilgi, korunma gibi pozitif
yaşantıların eksikliği depresyona girmeye neden olabilir.
Bunun nedeni beynimizin belli seviyelerde pozitif bilgi girişine
ihtiyaç duyması ve bazı kimyasalları salgılayarak stres seviyesini
azaltmasıdır. Dünyadaki bütün insanların mutlu ya da mutsuz
hissettiği ortak bazı durumlar vardır.
Mutluluk yaratan durumlar
- Sevilmek ve istenmek
- Diğerlerine yakın olmak
- Kabul edilmek ve ait olmak
- Arkadaşlara sahip olmak
- Bir gruba ait olmak
- Diğerlerinin gözünde değerli
olmak
- Takdir edilmek, beğenilmek
- Diğerlerine ve kendine çekici
gelmek
- Bir statüye sahip olmak ve
saygı görmek
Mutsuzluk yaratan durumlar
- Sevilmemek ve istenmemek
- Terk edilmek
- Kabul görmemek
- Arkadaşsız kalmak
- Dışlanmak
- Diğerlerinin gözünde az
bir değere sahip olmak
- Takdir edilmemek
- Diğerlerine ve kendine çekici
görünmemek
- Statü kaybetmek ya da daha
düşük bir statüye zorlanmak
Yukarıdaki liste düşük stres
hormonu seviyeleri ile ilişkilidir. Bunlar kendini iyi hissettirici
şeylerdir. Aşağıdaki liste ise artmış stresle ilgilidir. Beyin
güzel hissettiren şeyleri ister. Bunu başaran insanlar sosyal
olarak başarılı, diğerlerinin yapamadıklarını yapabilen insanlardır.
Bu insanların hayatta kalma ve genlerini geleceğe aktarma
ihtimalleri daha fazladır. Demek ki biz biolojik olarak da
yukarıdaki listedekileri yapmaya, aşağıdakilerden ise uzak
durmaya eğilimliyiz. Sosyal başarı bizim duygularımızla bağlantılıdır.
Düşüncelerimiz aşağıdaki listeye doğru geçiş yaptıkça daha
mutsuz oluruz.
Temel inanışlar, dikkate
alınmak ve ilişkiler
Daha önce de bahsettiğimiz gibi kendimizle ilgili oluşturduğumuz
temel bazı inançlarımız vardır, temelde ben şöyleyimdir...
böyleyimdir... gibi. Sosyal ilişkilerimizi etkileyen bu temel
inançların bazılarına bir göz atalım
Diğerlerine yük olduğumuz
hakkındaki inançlar
- Kimse beni dikkate almıyor
- Benim ihtiyaçlarım diğerlerinin
başına bela
- Ben diğerleri için bir yüküm
- Sevgiye ihtiyaç duymak ve
birilerinin tekrar şüphelerini gidermek benim için acıklı
bir durum
- Kendi başıma ayakta duramam
- Yalnızlığa mahkumum
- Birinin şüphelerini gidermeye
çalışma ihtiyacı çocukçadır
- İhtiyaç duyan bir insan
zayıf bir insandır
- İhtiyaç duyan insan açgözlü
insandır
- Benim ihtiyaçlarım diğerlerinin
karşılayabilmesinden çok uzak
Bu inanışlar bizim diğerlerine
ulaşmamızı engeller. Tahmin ettiğiniz gibi stresi artırır
ve diğerleri ile olumlu ilişkiler geliştirmemizi engeller.
Arkadaşlarla bu duygular hakkında konuşmak yardımcı olabilir
çünkü konuşarak diğerlerine ulaşma konusunda bir girişimde
bulunmuş ve kendi ihtiyaçlarımıza sahip çıkmış oluruz. Nelere
ihtiyacımız olduğunu bilmek bunları ifade edebilmek demektir.
Diğerlerinden koruyucu ve yardım edici sinyalleri almakta
başarılı olmak akıl sağlığımız için önemlidir.
Diğerlerine ulaşamayacağımızı
ya da onları sinirlendirebileceğini düşündüğümüz inançlar
- Diğerleri benimle ilgilenemeyecek
kadar meşgul
- Benimle ilgilenmek zorunda
değiller
- İhtiyaçlarım için beni cezalandırabilirler
- Beni anlamazlar
- İhtiyaçlarımı söylersem
benden daha az hoşlanırlar
- Kendilerinin yeterince problemi
var zaten
Başkalarının yardımını
istediğimizde uzaklaşmalarına neden olabilecek düşünceler:
- Başkaları bana istediklerimi
benim istediğim zamanda vermeli
- Benim ihtiyaçlarım başkalarınınkinden
daha önemli
- Eğer bana istediklerimi
vermiyorlarsa beni sevmiyorlar demektir
- Bana ilgi göstermiyorlarsa
bu onların bencil olduğunu gösterir
İhtiyaçlarımızı belirtmek, diğerlerine
duyarlı olmak, diğerleri ile işbirliği yapmak zor bir iştir.
Bundan dolayı yakın ilişkiler kurabilmek o kadar kolay değildir.
Bu listelerde yazılmış olan inanışlar yakın ilişkiler geliştirmeye
çalışmak konusunda size yardımcı olabilir.
KENDİNİ FEDA ETMEK VE KURBAN
ROLÜNE BÜRÜNMEK
Kendimize karşı biraz dürüst
olabilirsek bazen diğer insanlara kendimizi daha iyi hissedebilmek
için yardım ettiğimizi görürüz.''Ben iyi bir insanım çünkü
diğerlerine yardım ediyorum''.Bazen kendimizi iyi hissedebilmek
için kendimizi yardıma ihtiyacı olan insanlara döndürürüz
ve onların sorunlarına boğulduğumuzu fark ederiz. Umutsuzca
bu yardım yükünden kurtulabilme isteği duyabilirsiniz fakat
kurban rolü oynama eğiliminiz varsa bu durumdan kurtulmaya
çalışmak ve kendinize biraz daha fazla önem vermek sizde suçluluk
duygularına yol açacaktır. Aşağıda bu konuyla ilgili bazı
önemli noktalara değinilmiştir.
Bizi hizmetçi konumuna
getirebilecek düşünceler:
- Diğerlerine her zaman öncelik
tanımalıyım
- Eğer kendi ihtiyaçlarımı
öne alırsam bencil bir insan olduğumu düşünecekler
- Diğer insanların olmamı istedikleri
gibi olmalıyım
- Fedakârlık yapmak iyidir/beni
diğerlerine sevdirir
- Bana ihtiyaç duyulmasına
ihtiyacım var
- Başkalarına ne kadar çok
verirsem onlar da bana o kadar çok verirler
Eğer bir hizmetçi gibi davranırsanız,
size hizmetçiymişsiniz gibi davranabilirler. Yardım edici
ve paylaşımcı bir ilişki oluşturabilmek eğer kendi ihtiyaçlarınızla
ilgili olarak yeterince açık olmazsanız çok zordur. Hepimizin
sosyal ve duygusal ihtiyaçları vardır, fakat bazıları çok
fazla muhtaçtır ya da ihtiyaçlarının asla karşılanamayacağına
dair , bunlara sahip olamayacak kadar güçsüz olduklarına dair
inançları vardır.
SÖMÜRMEK VE İTİMATSIZLIK
Kandırılmaya karşı bir hassasiyetle
dünyaya geliriz, çünkü kandırılmak bir tehdittir. Kandırıldıklarında
insanların ne kadar kızgın olduklarını hatırlayın. Sevgilinizin
sadık olmaması, arkadaşlarınızın sizi yarı yolda bırakması,
verilen bir sözün yerine getirilmemesi hepimizde olumsuz duyguların
oluşmasına yol açar.
Eğer depresyondaysak aldatılmaya
her yerde rastlayabiliriz çünkü tehdit altındayken beyin hemen
sonuca gitme eğilimindedir. Depresyonda olduğumuzda diğerlerinin
bize sevimli görünmek için aldatıyor olabileceği ihtimaline
karşı daha hassas oluruz. Eğer insanlar bizden herhangi bir
nedenden dolayı biraz uzaklaşırsa buna benzer bir sürü yorumlar
yaparız. Çünkü depresyonda her türlü tehdide daha da duyarlı
hale geliriz.. Temel inanışlarımız bu düşünceleri göz ardı
etmemizde bize yardımcı olabilir.
Sömürülmeyle ilgili düşünceler:
- İnsanlar yalnızca kendini
düşünürler
- Eğer insanlar bana karşı
iyi iseler mutlaka benden bir şey isteyeceklerdir
- İnsanlar kendini daha iyi
hissetmek ya da iyi bir insan olarak görünebilmek için rol
yaparlar
- Eğer ben insanları kullanmazsam
onlar beni kullanır
- Eğer benim güçsüzlüğümü fark
ederlerse beni sömürürler
STATÜ
Daha önceki bölümlerde de gördüğümüz
gibi depresyon kendimizi sosyal olarak nerede gördüğümüz ile
de ilgilidir. Kendimizi diğerleri ile eşit mi görüyoruz yoksa
daha aşağı mı? Kendimiz kaybedenler in mi yoksa kazananların
tarafında mı görüyoruz? İlişkilerin üzerinde etkili olabilmek
için yeterli gayreti sarf edecek gücümüz var mı yoksa diğer
insanlar bu konuda bizden daha mı etkili? Araştırmalar göstermiştir
ki depresyondaki insanlar her zaman diğerlerinin daha güçlü
olduğunu düşünürler. Aşağıdakiler kendi statümüzle ilgili
temel düşüncelerdir.
Daha düşük bir statüde
olmakla ilgili düşünceler
- Diğerleriyle kıyaslandığında
ben yetersiz, işe yaramaz ve değersiz bir insanım
- Dikkate değmez bir insanım
- Diğerleri benden daha yetenekli
ve daha güçlü
- Diğerlerinin benimle ilişki
kurmak isteyecekleri kadar çekici ve yetenekli bir insan
değilim
- İstediğimi elde edebilmek
için yeterli güvene sahip değilim
SOSYAL ÇEVRE
İlişki
kurma şeklimiz ve bu konudaki düşüncelerimiz depresyon gelişmesinde
önemli rol oynar. Aynı zamanda sosyal çevrenin de bunun üzerinde
önemli etkisi vardır. Dünyanın bazı bölgelerinde çocuklar
beş yaşından önce ölürken, bazı yerlerde bebek ölüm oranı
çok düşüktür. Kimimiz ilgili ve sevgi gösteren bir aileye
sahipken, diğerlerimiz çocuklarını suistimal eden , alkolik
ebeveynlere sahip olabiliriz. Hepimiz çok farklı sosyal çevrelerde
yaşarız ve bu sosyal çevre bizim ne çeşit bir strese maruz
kaldığımızı, kendimiz ve diğerleri ile ilgili düşünce ve değerlerimizi
belirler. Bazı sosyal çevrelerin stres ve depresyonu artırdığına
şüphe yoktur. Bazı sosyal çevreler psikolojik olarak zehirlidir.Daha
önce de söylediğimiz gibi depresyona yatkınlık diğer insanlarla
derdimizi anlatacak kadar yakın ilişki kurmamakla ilgilidir.
Düşük özsaygı, yetersizlik, aşağılık, değersizlik duyguları,
düşük statü de yatkınlık faktörlerindendir. Kendimize olan
güvenin bir kısmını statümüz ve arkadaşlarımızın bize vermiş
olduğu değer oluşturur. Bazı insanlar ebeveyn olmanın ve çocuk
yetiştirmenin özsaygılarının gelişmesinde yeterli olduğunu
düşünürler ama araştırmalar bunun doğru olmadığını göstermiştir.
Çocuklarımızı çok seviyor olabiliriz, bize büyük bir mutluluk
veriyor olabilirler ancak tüm hayatımızı eve kapanıp onlarla
ilgilenerek geçirdiğimizde her zaman yeterince özsaygı elde
etmiş olmayız. Çocuklarımıza onların ihtiyaç duyduğu zamanı
bolca vermek zorundayız ama hayatta başka heves ve uğraşlara
da zaman ayırabilmeliyiz. Orada dinleneceğimiz, kendimizi
ifade etmemizi sağlayan uğraş ve hevesler. Ülkemizde çocukları
evlenip gittikten sonra depresyona giren çok sayıda ev hanımı
vardır.
Depresyonu tetikleyen olaylar
genelde bizi boğan, aşan olaylardır. Sevdiklerimizden ayrılmak,
işimizi kaybetmek gibi bizi ekonomik olarak zorlayacak bir
olay, çocuğumuzun ciddi bir hastalığa sahip olması ya da kişisel
başarısızlıklar olabilir. Uzun dönem etkileri olan olaylar
bizi ilk adımı atmaktan alıkoyabilir, uçurumun sonuna yuvarlar
ve depresyona gireriz. Aniden bitkin hisseder, kontrolü kaybettiğimizi
ve kapana kısıldığımızı düşünürüz.
SOSYAL ROLLER
Sosyal psikologlara göre, özsaygımız
ve stresimizin büyük çoğunluğu, anne, baba, çalışan, patron,
sevgili, öğrenci gibi rollerimizden daha doğrusu ne yaptığımızdan
kaynaklanır. Bu sosyal rollerimiz aynı zamanda bize statü,
sosyal kabul ve kendine güven sağlıyor. Üzücü olmakla birlikte
bugün çocuk yetiştirmek ve ev hanımı olmak, modern toplumda
statü oluşturucu bir rol sayılmıyor.
Eğer genç insanlar belirgin
rollerden yoksunsalar, kendilerini topluluğun bir parçası
olarak hissedemiyorlarsa depresyon geliştirebilirler. Diğerlerine
bazı önerilerimizin olduğunu düşünüyorsak, yaptıklarımızdan
dolayı takdir ediliyor ve değer görüyorsak, yaptığımız işler
kendimize güvenimizi artırıyor ve bize sosyal statü sağlıyor
demektir. Mesleğin de hayatımız üzerindeki kontrolümüzde etkisi
vardır, geleceği planlayabiliriz, diğer insanlarla etkileşime
girme imkanımız doğar. Mesleğimiz olmazsa toplum tarafından
istenmediğimizi düşünebilir, planlar yapmakta zorlanabiliriz.
Sosyal olarak yalnız bırakılmış hissedebiliriz.
Bazen bir rolümüz diğerlerinin
önüne geçer ve bu rolümüzle ilgili başarısızlıklar bizde büyük
etkiler yapar. Batı tarzı hayat, doğal olandan giderek uzaklaşıyor
ve rekabeti, vahşi bir savaşı öne alıyor. Bu hayat tarzı birçok
problemin oluşmasından sorumludur. Çocukların küçücük evlere
tıkılmadığı, dışarıda aktif olabilecekleri, arkadaşlarının
ve yakınlarının gözlerinin üzerlerinde olabileceği küçük topluluklar
şeklinde yaşama taraftarıyız. Genç annelerin bugün olduğu
gibi çalışma hayatından tecrit edilmediği bir yaşam şekli.
Depresyonun bu kadar sık görülmesinin nedeni anormal sosyal
ilişkiler ve hayat tarzlarımızdır.
Sosyal çevrenin depresyon üzerindeki
nedenlerini anlatmamızın bir nedeni de depresyonun kişisel
zayıflıklardan kaynaklanmadığını gösterebilmektir. Hayatınızda
depresyona girmenizi kolaylaştıracak bazı şeyler olabilir.
Eğer kendinizi suçlamayı ve yetersiz bulmayı bırakırsanız,
değişimi görebilirsiniz.
Niçin kadınlar daha yüksek
oranda depresyon riskine sahiptir?
Kadınlar erkeklere oranla 2 ya da 3 kat daha sık depresyona
girerler. Bununla ilgili birçok teori vardır.
Biyoloji
Kadınlarda depresyonun daha sık görülmesinin nedeninin üreme
biolojisindeki farklılıklardan kaynaklanabileceği düşünülür
(bazı hormonların seviyesi gibi). Aynı zamanda kadın ve erkek
beynindeki bazı farklılıklardan da kaynaklanıyor olabilir.
Duygusal uyarılar kadın ve erkek beyninde farklı değerlendiriliyor
olabilir.
Psikoloji
Bu farklılık büyütülürken yaşadığımız sosyalleşme süreçlerindeki
farklılıklardan kaynaklanıyor olabilir. Kadınlar biraz daha
fedakar olmaları yönünde yetiştirilirler, erkeklere oranla
daha az baskın ve yarışmacı olma konusunda eğitilirler. Kadınlarda
cinsel istismar oranı erkeklerden daha yüksektir. Kadınların
ve erkeklerin olaylarla başa çıkma stratejileri farklıdır
(ilişkilerinde sorun varsa kadınlar duygulara odaklanmaya
ve kendilerini suçlamaya daha yatkındırlar). Kadınlar daha
fazla duyguları ile hareket ederler ve mutsuzluk ve üzüntü
hissine daha çabuk kapılırlar ve daha fazla yakın ilgiye ihtiyaçları
vardır. Sosyal olarak izole olduklarından dolayı daha kolay
mutsuz olurlar. Erkekler daha çok başkalarını suçlama eğilimindedir,
üzüntülerini daha az gösterirler (erkekler ağlamaz), çoğu
yakınlık ve sevgi ihtiyacını zayıflık olarak görür.
Sosyal faktörler
Depresyon oranlarındaki farklılığın bir başka nedeni de iki
cinse sosyal olarak verilmiş farklı rollere bağlıdır. Kadınlara
ailede ve toplumda daha fedakar bir rol verilmişken erkeklere
baskınlık hatta kadınları suistimal etme hakkı verilmiştir.
Evlilik her zaman kadına yardımcı bir durum değildir.
Bazen sağduyu işe yaramaz
Evet bazen sağduyu işe yaramaz. 'Kafanı takma geçer', 'Herşey
zamanla düzelir' , 'Canım hayatında her şey yolunda, boşver
gitsin' tarzı değerlendirmeler sorunu asla hafifletmez. Şimdi
bu konuda bilişsel tedavilerin mucidi ve ustası Aaron T. Beck'ten
bir okuma yapalım : 'Her zaman yaşama büyük bir tutkusu olan,
kendisiyle ve başarılarıyla gurur duyan, çocuklarını açık
bir sevgi ve duyarlılıkla bakan bir kadın depresyona girdiğinde
suratını asar ve daha önceden onu heyecanlandıran her şeye
ilgisini kaybeder. Bir kozaya çekilir, çocuklarını ihmal eder,
kendini eleştirip durur ve ölmeyi arzular. Bir an gelir, kendini
ve çocuklarını öldürmeyi planlar fakat planını gerçekleştirmeden
durdurulur.
Geleneksel halk bilgeliği bu
kadında görülen, normal durumundan bu belirgin değişikliği
nasıl açıklar? Diğer çökkün hastalarla birlikte bu kadın insan
doğasının en temel ilkelerine aykırı görünmektedir. İntihar
arzuları ve çocuğunu öldürme isteği en fazla kutsallaştırılan
"var kalma içgüdüsü" ve "annelik içgüdülerine" karşı gelmektedir.
İçe çekilmesi ve kendini hakir görmesi insan davranışının
bir diğer kabul görmüş kanuna -haz prensibine açık bir karşıtlıktır.
Sağ duyu onun depresyonun bileşenlerini anlamada ve bir araya
getirme çabasında şaşakalmaktadır. Bazen hastanın yoğun ızdırabı
ve içe çekilmesi "sadece dikkat çekmeye çalışıyor" gibi geleneksel
kavramlarla açıklanmaya çalışılır. Kişinin dikkat çekmenin
vereceği şüpheli bir doyum için kendisine intihar noktasına
kadar eziyet / işkence etmesi büyük ölçüde safdillik olur
ve gerçekte sağ duyuya da aykırı düşer.
Çökkün kadının neden kendi yaşamını
ve çocuklarının yaşamını bitirmek istediğini anlayabilmek
için, onun kavramsal sistemine girmek ve dünyayı onun gözlerinden
görmeye gereksinimimiz vardır. Çökkün olmayan kişilere uygulanabilen
kavramlara bağlı kalamayız. Bir kez çökkün hastanın bakış
açılarına aşina hale gelirsek, onun davranışları anlamlı olmaya
başlar. Hastayla bir empati süreci ve özdeşim yoluyla, onun
yaşantılarına verdiği anlamları anlayabiliriz. Ardından, onun
anlamlandırma çerçevesinden makul açıklamalar önerebiliriz.
Bu çökkün kadınla olan görüşmede,
onun düşüncesinin kendisi ve dünyayla ilgili yanlış fikirler
tarafından yönetildiğini keşfettim. Karşı kanıtlara karşın
o bir anne olarak başarısız olduğuna inanıyordu. Kendisini
çocuklar için gereken asgari bakım ve şefkati vermekte çok
yetersiz olarak görüyordu. Değişmeyeceğine ama sadece daha
kötüye gidebileceğine inanıyordu. Öngördüğü başarısızlık ve
yetersizliği sadece kendine atfettiğinden, sürekli kendi kendini
azarlayarak yiyip bitiriyordu.
Bu çökkün kadın geleceği gözünde
canlandırdığında, çocuklarının da kendisi gibi perişanlık
hissedeceklerini umuyordu. Çözümü araştırdığında, değişmeyeceğine
karar verdiği için, tek çıkış intihardı. Ayrıca çocuklarını
bir annenin verebileceğine inandığı sevgi ve bakım olmaksızın
annesiz bırakmak onu dehşete düşürüyordu. Sonuçta onları yaşadığı
türden perişanlıktan korumak için onların da yaşamlarını sona
erdirmeliydi. Bu aldanışlar hastanın bilinçliliğine egemen
olmasına karşılık şurası not düşülmelidir ki düşünceleri ve
planlarıyla ilgili dikkatli bir sorgulama olmaksızın ortaya
çıkmazlar.
Bu türden depresif düşünce
çok aşırı mantık dışı olduğu için bize şaşırtıcı gelebilir
fakat hastanın kavram çerçevesinden anlamlıdır. Eğer onun
temel (üstelik yanlış) öncülünü kabul edersek, yani kendisinin
ve çocuklarının, öngördüğü/ kabul ettiği kusurları sonucu
değiştirilemez bir biçimde cezalandırılmış olduğunu- mantıksal
olarak durumun sona erdirilmesi herkes için daha iyidir. Yetersiz
ve hiç bir şeyi beceremeyeceği şeklindeki ön yargısı onun
tam olarak içe çekilmesinden ve güdülenme kaybından sorumludur.
Onu ezen hüznü kaçınılmaz olarak devamlı kendini eleştirmesinden
ve şu anını ve geleceğini umutsuz gören inancından kaynaklanmaktadır.
Hastanın yanlış inançlarının tam içeriğini ortaya çıkararak,
onun yanlış kavramlarını düzeltmek ve inanç sisteminin gerçekçi
olmayan ön yargılarını incelemesini sağlamak için çeşitli
yöntemleri kullanabildim.
Bu örnek sağ duyunun depresyon
gibi duygusal bir bozukluğu açıklamakta neden başarısız olduğunu
gösterir. Hayati bilgi (bu vakada hastanın kendisi, dünya
ve geleceğine olan çarpık bakışı) eksiktir. Bununla birlikte,
ortada olmayan bu bilgi sağlandığında; bulmacayı çözmek için
sağ duyunun araçlarını kullanabiliriz. İlgili materyali yerine
yerleştirdiğimizde kavranabilir, anlamlı bir örüntü ortaya
çıkmaya başlar. Bu bulgudan güvenilebilir genellemeler çıkarabilmek
için, aynı duygusal bozukluk olan hastalarda bu türden örüntülerin
varlığını kontrol etmeliyiz.'
Evet bu örnekte de görüldüğü
gibi çökkünlük hisseden hastaların iç dünyalarına girmeden
onları anlamak mümkün değildir. Düşünceler bazen fazlasıyla
mantık dışıdır ve çarpıtmalar içerir. Şimdi bu düşüncelere
daha yakından bakalım.
DÜŞÜNDÜĞÜNÜZ ŞEKİLDE HİSSEDERSİNİZ
Yoğun
olumsuz düşünceler çoğunlukla bir depresif dönem ya da acı
veren bir duyguya eşlik eder. Düşünceleriniz genellikle üzgün
olmadığınız dönemlerde daha farklıdır. Zihninizi dolduran
olumsuz düşünceler sizi yıpratan duyguların oluşmasına sebep
olur. Bu düşünceler sizi yorgun yapar ve yetersiz hissetmenize
neden olurlar. Bu olumsuz düşünceler depresyonunuzun en önemli
belirtileridir.
Depresif hissettiğiniz her dönemde
buna neden olabilecek olumsuz bir düşüncenizi tanımlamaya
çalışın. Çünkü büyük olasılıkla bu düşünceler sizin kötü ruh
halinizin oluşmasından sorumludur, bunları yeniden yapılandırabilirseniz
bu ruh halini değiştirebilirsiniz.
Büyük olasılıkla bu anlatılanlara
şüphe ile bakıyorsunuz çünkü otomatik olarak işleyen olumsuz
düşünceleriniz artık hayatınızın bir parçası haline gelmiştir.
Bu yüzden ben olumsuz düşüncelere otomatik düşünceler diyoruz.
Hiçbir çaba harcamanıza gerek kalmadan otomatik olarak zihninize
gelirler. Sizin için bu düşünceler yemek yemek kadar doğal
ve sıradandır. Düşünmek ve hissetmek arasındaki ilişki şöyledir.
Duygularınız olaylara nasıl baktığınızın sonucudur. Bir işi
gerçekleştirmeden önce aklınıza getirmek ve anlam vermek nörolojik
bir gerçektir. Bir şey hissetmeden önce size ne olduğunu anlamanız
gerekir.
Eğer size ne olduğunu doğru
anlamış iseniz duygularınız normal olacaktır. Eğer algılamanız
bir şekilde bozulmuşsa , duygusal cevabınız da anormal olacaktır.
Depresyon bu kategoriye girer. Her zaman aklın durağan çarpıtmalarının
bir sonucudur. Bu ruh haliniz kanalı tam ayarlanamamiş radyodan
çıkan cızırtılı ses gibidir. Sorun tüplerde ya da transistörde
değildir, kötü havadan dolayı radyo istasyonundan radyo dalgaları
ulaşamıyordur. Radyonun ayarıyla oynarsanız müzik sesi tekrar
berrak gelmeye başlayacak ve depresyonunuz düzelecektir.
Aşağıdaki depresyonunuzun temelini
oluşturan on bilişsel çarpıtmayı okuyun. Üzgün hissettiğinizde
kendinizi aptal durumuna düşürmekten koruyacaktır.
Bilişsel çarpıtmaların
açıklamaları:
- Ya hep ya hiç düşüncesi
: Bu kişisel özelliklerinizi siyah ya da beyaz iki kategoride
değerlendirmenizdir. Örneğin bir politikacı eğer seçimleri
kaybederse bir hiç olduğunu düşünüyordu. Sınavdan A almayı
hedefleyen bir öğrenci B aldığında tamamen başarısız olduğunu
düşünüyordu. Ya hep ya hiç düşüncesi mükemmeliyetçiliğin
temelidir. En ufak bir yanlış yapmaktan korkmanıza neden
olur çünkü yaptığınız iş mükemmel olmazsa kendinizi kaybetmiş,
yetersiz ve değersiz hissedersiniz. Olayları bu şekilde
değerlendirmek gerçekdışıdır çünkü hayat seyrek olarak ya
bir uçtadır ya da diğer uçta. Örneğin kimse tamamen zeki
ya da aptal değildir. Benzer şekilde kimse ne kusursuz şekilde
çekici ne de yüzüne bakılmayacak kadar çirkindir. Oturduğunuz
odanın döşemesine bir bakın. Mükemmel bir şekilde temiz
mi? Yoksa her bir santimetre karesi toz ve pislik içinde
mi? Yoksa yeterli derecede mi temiz? Evrende tamamenler
yoktur. Eğer yaptıklarınızı tamamen kategorisine sokmaya
çalışırsanız beklentileriniz gerçekçi olmadığı için sürekli
depresyonda olacaksınız. Ne yaparsanız yapın asla abartılmış
istekleriniz karşılanmayacak. Bunun teknik adı ikilikçi
düşüncedir. Her şeyi siyah ya da beyaz olarak görürsünüz,
gri gölgelere yer yoktur.
- Aşırı genelleme: Depresyondaki
bir adamın arabasının camına kuş konduğunda bu kuşlar da
hep benim pencereme pisliyor diye düşünür. Bu genellemeye
verilecek harika bir örnektir. Daha önce ne zaman böyle
bir şeyin olduğunu sorsanız yirmi yıl önce diye cevap verir.
Reddedilmenin acısı da çoğunlukla genellemeden kaynaklanır.
Bunun yokluğunda, kişisel bir küçük düşme üzüntü verici
olabilir ama ciddi olarak yıkıcı değildir. Utangaç bir genç
adam tüm cesaretini toplayıp kızdan randevu isteyecekti.
İlk randevuyu nazikçe reddettiğinde kendi kendine ''asla
bir randevu alamayacağını, hiçbir kızın kendisine randevu
vermeyeceğini, hayatı boyunca yalnız kalacağını'' düşünmeye
başladı. Düşünceleri çarpıtılmaya başlamıştı. Eğer onu bir
kere reddettiyse hep reddedecekti, %100 bütün kadınlar reddedecekti,
sonsuz kere dünyadaki bütün kadınlar tarafından reddedilecekti.
- Akıl süzgeci: Herhangi
bir durumda olumsuz bir detaya takılır ve bunu genelleştirirseniz
tüm durumu olumsuz algılarsınız. Örneğin depresyondaki bir
lise öğrencisi diğer öğrencilerin en yakın arkadaşıyla dalga
geçtiklerini duyar. Küplere binmiştir, insanlar ne kadar
acımasız ve duyarsızdır. Kendisine karşı da acımasız ve
duyarsız davranmış birileri var mıdır diye araştırmaya başlar.
Diğer bir durumda ise 100 soruluk bir sınav olurlar 17 soruyu
yapamaz ve yapamadığı bu 17 sorudan dolayı kolejden bile
atılabileceğini düşünmeye başlar. Notlar açıklanıp sınav
kağıtları dağıtıldığında üzerinde bir not vardır.100 sorudan
83 ünü cevapladınız. Bu sene sınıfta alınmış en yüksek not,
A+. Depresyonda olduğunuzda olumlu olan hiçbir şeyi göstermeyen
bir gözlük takarsınız. Bilincinize çıkmasına izin verdiğiniz
tek şey olumsuz düşüncelerdir. Bu gözlüğü taktıkça her şeyi
olumsuz olarak algılarsınız. Bunun teknik ismi algıda seçiciliktir.
Bu sizi gereksiz üzüntülere sürükleyebilecek kötü bir alışkanlıktır.
- Pozitifi değersizleştirme:
Depresyondaki insanların yaptığı ilginç şeylerden biri de
olumlu şeyleri olumsuza çevirebilmeleridir. Olumlu şeyleri
yok saymakla kalmaz bunları da bir şekilde tam aksi gibi
göstermeyi başarırsınız: ters simyacılar diyebiliriz bu
kişilere. Simyacılar değersiz metallerden altın oluşturma
hayalinin peşindeydiler. Eğer depresyondaysanız bunun tam
tersi olarak altın eğlenceleri duygusal kurşunlara çevirebilirsiniz.
Büyük olasılıkla kendinize nasıl zarar verdiğinizin farkında
bile değilsiniz. Buna verilecek günlük örneklerden bir tanesi
iltifatlara verdiğimiz cevaplardır. Birisi bizi ya da yaptığımız
işi övdüğünde sadece iyi görünmeye çalıştığı için böyle
yaptığını düşünürüz. Hemen küçük bir manevra ile yaptığı
iltifatı değersizleştiririz ve hayır hiç de öyle değil cevabını
yapıştırırız. Eğer her güzel olaya bu şekilde çamur atarsanız
tabii ki hayat size sevimli görünmez. Olumlu şeyleri değersizleştirmek,
bilişsel çarpıtmaların en yıkıcı olanıdır. Depresyonda olduğunuzda
kendinizi değersiz hissettirecek hipotezler arayan bilim
adamına dönersiniz. Ne zaman kendinizi değersiz hissettirecek
bir kanıt bulsanız ona yapışırsınız. Ne zaman olumlu bir
olay olsa bu bir istisna sayılmaz dersiniz. Bunun ödülü
yoğun bir sıkıntı, güzel şeylerden mahrum kalmaktır. Bu
bilişsel çarpıtmalar ortalama her depresyonda görülse de
depresyonun çok farklı formlarında da görülebilir. Örneğin:
ciddi bir depresyon nöbetinden dolayı hastanede yatan bir
kadın, korkunç bir insan olduğundan dolayı kimsenin onu
ciddiye almadığını, hayatta tek başına olduğunu, dünyada
ona değer verecek kimsenin olmadığını düşünüyordu. Hastaneden
çıktığında ona ilgi gösteren birçok hasta ve sağlık personeli
vardı. Düşünebiliyor musunuz bunların hepsini reddetti ve
kendisini gerçek hayatta görmedikleri için bu şekilde davrandıklarını
söyledi. Hastane dışındaki gerçek insanlar beni asla ciddiye
almazlar dedi. Hastane dışındaki onu seven onca arkadaş
ve aile bireyini nasıl açıklayacağını sorduğumuzda, 'onlar
sayılmaz çünkü gerçek beni bilmiyorlar' diye cevaplamıştı...
''Gördüğünüz gibi doktor, gerçekte benim içim çürümüş, dünyadaki
en kötü insan benim, herhangi bir insanın beni bir dakikalığına
bile sevmesi imkansız.'' Bu şekilde olumlu şeyleri değersizleştirerek
gerçekçi olmayan inançlar oluşturmuştu. Bir başka hastam
dünyanın bütün günahlarını kendisinin işlediğini, yeryüzünün
en günahkâr kişisinin kendisi olduğunu söylüyordu. Yaşlı
bir erkek hastam, maddi varlığı yerinde olmasına rağmen,
her şeyini kaybettiğini, tamamen aç ve açıkta kaldığını
düşünüyordu. Bu örnekteki kadar uçuk olmasa da sizin de
negatif düşünceleriniz hayattaki güzel olayları görmezden
gelmenize sebep olabilir. Bu düşünceler sizi hayatın güzelliklerinden
uzaklaştırır ve hayatınızı sıradanlaştırır.
- Sonuca atlamak: Henüz
doğrulanmamış olumsuz sonuçlara hemen atlarsınız. Bunlardan
en önemli ikisi düşünce okuma ve kehanet hatalarıdır. Düşünce
okuma: Diğer insanların sizi hor gördüğünü düşünüyorsunuz
bundan o kadar eminsiniz ki gerçek olup olmadığını araştırmaya
bile gerek duymuyorsunuz. Bir konferans veriyorsunuz ve
ön sıradaki adam uyukluyor. Bütün geceyi ayakta geçirmişti
ve sizin bundan haberiniz yok. Sıkıcı bir konuşma yaptığınızı
düşünüyorsunuz. Kendi düşüncelerine dalmış olan bir arkadaşınızın
sizi fark etmediği için selam vermeden geçtiğini düşünün.
Beni görmezden geldi demek ki artık beni sevmiyor diye düşünmeye
başlarsınız. Bu arkadaşınız iş yerinde patronu tarafından
azarlandığı için çok üzgün olduğundan dolayı sizinle konuşmak
istemiyor olabilir. Kalbiniz kırılmıştır ve sessizliği yorumlamaya
başlarsınız. Eskiden beni çok severdi, neyi yanlış yaptım.
Daha sonra bu yanlış algılamalara kendinizi geri çekme ya
da karşı atakla cevap verirsiniz. Bu ilişkinizin eskisi
gibi olmamasına sebep olur. Kehanet hataları: Size sadece
felaketleri haber veren bir kristal küreniz vardır. Kötü
bir şey olmak üzeredir, bu ne kadar gerçekdışı olsa da siz
bundan adınız gibi eminsinizdir. Bir kütüphane memuru gerginlik
atakları esnasında sürekli kendi kendine bayılacağını ya
da delireceğini tekrarlıyordu. Bu gerçekdışıydı çünkü hayatı
boyunca asla bayılmamıştı. Hiç kendinizi bunlar gibi neticeye
atlarken bulduğunuz oldu mu? Bir arkadaşınız cevapsız aramanıza
zamanında karşılık vermediyse üzgün hissedersiniz ve çağrınızın
sizi geri arayacak kadar ilgisini çekmediğini düşünürsünüz.
Buradaki çarpıtma? Düşünce okumaya çalışma. Kendinizi kötü
hissedersiniz asla onu aramayacağınızı ya da arayıp aramadığını
kontrol etmeyeceğinizi, onu tekrar ararsanız kendinizi aptal
durumuna düşüreceğinizi düşünürsünüz. Tüm bu negatif düşüncelerden
sonra arkadaşınızdan uzaklaşır ve kötü hissedersiniz. Üç
hafta sonra arkadaşınızın böyle bir mesaj almadığını öğrenirsiniz.
Böyle bir olay başıma geldi. Bir arkadaşımı iki defa cep
telefonundan aradım ve telefon çalmasına rağmen açılmadı.
Aradan geçen birkaç gün içinde de beni aramadı. 'Normalde
beni hemen geri araması gerekirdi, aramızda bir sorun olmalı'
diye düşündüm. İçim içimi yemeye başladı. Ne olmuş olabilirdi
ki? Neyse günler sonra bir mesaj attım, gelen cevabi mesajda
telefonları duymadığını, bir kırgınlığın asla söz konusu
olmadığını bildiriyordu.
- Aşırı büyütme ya da minimalize
etme: Düşebileceğiniz diğer bir tuzak da devleştirme
ya da cüceleştirme eğilimidir, çünkü bir olayı ya gereğinden
fazla büyütüyorsunuzdur ya da önemsizleştiriyorsunuzdur.
Devleştirme genelde kendi hatalarınız, korkularınız, yetersizliklerinizi
tanımlarken kullanılır ve bunların önemleri abartılır. ''Aman
Allahım bir hata yaptım, ne kadar kötü ne kadar korkunç''
hatalarınıza büyüteçle bakarsınız. Buna aynı zamanda felaket
tellallığı da denir. Sıradan olumsuz olayları kabuslardaki
canavarlara dönüştürürsünüz. Güçlü yönlerinizle ilgili olarak
ise tam tersini yaparsınız büyüteçle tersten bakarak olayları
ufaltırsınız. Eğer yetersizliklerinizi büyütür güzel noktaları
ise küçültürseniz kendinizi aşağı hissetmeniz kadar doğal
bir şey olamaz. Fakat sorun sizde değil taktığınız o yanlış
gözlüklerde.
- Duygusal ilişkilendirme:
Gerçeğin kanıtlanmasında duygularınızı kullanırsınız.
Bu çeşit bir ilişkilendirme yanlış yönlendirici olur çünkü
duygularınız sizin düşünce ya da inançlarınızı yansıtır.
Eğer çarpıtılmışşa ki genelde böyle olur sizin duygularınızın
hiçbir geçerliliği yoktur. Buna örnek : 'suçlu hissediyorum
o halde kötü bir şey yaptım', '' boğulmuş ve umutsuz hissediyorum
demek ki benim benim problemlerimin çözümü yok'', ''kendimi
yetersiz hissediyorum demek ki değersiz bir insanım'' ,
''canım bir şey yapmak istemiyor o halde bugün bütün gün
yataktan çıkmamalıyım''. Duygusal yorumların depresyona
büyük katkısı vardır. Çünkü olaylar size olumsuz görünür
ve siz de gerçeğin böyle olduğunu düşünürsünüz. Duygusal
yorumlar yapmanın diğer bir yan etkisi ise ertelemektir.
Masanızı temizlemeyi ''Bu dağınık masayı görmek canımı sıkıyor,
temizlemek imkansız'' diye düşünerek erteler durursunuz.
Altı ay sonra kendinize küçük bir uyaran verirsiniz ve aslında
masayı toplamanın o kadar da zor olmadığını fark edersiniz.
Negatif duygularınızın etkisinde kendinize zarar vermişsinizdir.
- ''Olmalılar'' konumu
: Kendinizi bunu mutlaka yapmalıyım diye mi motive ediyorsunuz.
Bu sözler sizi baskı altına alan sözlerdir. Çelişkili bir
biçimde motivasyonunuzu bozarlar. Eğer bunu çok fazla yaparsanız
kendinizi engellenmiş hissedersiniz. Bunu hayatınızda yaygınlaştırırsanız
birçok gereksiz duygusal karmaşıklığa neden olur. Eğer sizin
yapmalıyımlarınız gerçekle bağdaşmıyorsa suçluluk duygularına
neden olur. Beklentilerinizin altında işler yaptıkça kendinizi
daha da kötü hissetmeye başlarsınız. Ya gerçekçi olmayan
beklentilerinizi azaltacaksınız ya da sürekli kendinizi
huzursuz hissedeceksiniz.
- Damgalamak ya da yanlış
damgalamak: Kişisel damgalama hatalarınızı temel alarak
oluşturduğunuz olumsuz kendilik imajınız demektir. Bu genellemenin
uç bir örneğidir. Bunun arkasındaki felsefe '' bir adamın
değeri yaptığı hatalarla ölçülür''. Kendinizi damgalamak
sadece yıkıcı bir davranış değildir aynı zamanda da gerçekdışı
bir davranıştır. Yaptığınız tek bir şeyle kendinizi değerlendiremezsiniz.
Hayatınız çok çeşitli duygu ve düşüncelerle dolu karmaşık
bir süreçtir. Statik değil dinamiğizdir. Kendinizi olumsuz
şeylerle damgalamaktan vazgeçin çoğunlukla bunlar basite
indirgenmiş ve yanlıştırlar. Eğer diğer insanları damgalamaya
başlarsanız bu sizi saldırgan yapar. Sekreterinin yeteneksiz
olduğunu düşünen bir patron onu eleştirmek için fırsat kollar
hale gelir. Sekreter de patronu duyarsız bir şovenist olmakla
suçlar ve her fırsatta ondan şikayet etmeye başlar. En sonunda
boğaz boğaza gelirler birbirlerine değersiz olduklarını
ispatlayabilmek için fırsat kollamaya başlarlar . Yanlış
nitelemede ise olaylar gerçekten farklı ve duygu yüklü olarak
yorumlanır. Mesela diyet yapan bir kadın bir tabak dondurma
yer, pişmanlık duyar, ne kadar iradesizim diye kendine kızmaya
başlar. O kadar mutsuz olur ki dondurmanın geri kalanını
da yer !
- Kişiselleştirme:
Bu çarpıtma, hataların en büyüğüdür. Bütün olanlar sizin
hatanızdır ya da sizin yetersizliğinizden kaynaklanır, bunlar
sizin sorumluluğunuz olmasa bile. Bir anne çocuğunun karnesinde
zayıf görse kendini suçlar ve iyi bir anne olmadığını düşünmeye
başlar. Kişiselleştirme sizde suçluluk duygularına neden
olur. Tüm dünyanın yükünü sırtlanmaya kalkarsınız. Anne,
baba, klinisyen, öğretmen olarak etkileşimde olduğunuz herkesi
kontrol etmeye kalkarsınız ama kimsenin sizden böyle bir
talebi yoktur. Diğerlerinin yapması gerekenler onların sorumluluğudur,
sizin değil. Bir anneyle görüşüyordum. Kızı bilinçli bir
şekilde diyet yapıyor ve kilo kaybediyordu. Anne, 'acaba
benim hatam ne ki çocuğum yemeden içmeden kesildi' diye
düşünüyordu.
Bu on bilişsel çarpıtmanın hepsi
olmasa bile çoğu depresyona eşlik eder. Aşağıda bunların bir
özeti bulunmakta, bu on maddeyi adınız gibi bilmenizde yarar
var. Bunlar hayatınız boyunca faydalanacağınız bilgilerdir.
Bu maddeleri daha iyi anlayabilmeniz
David Burns'ün hazırladığı bir testi değerlendirelim. Aşağıdaki
özeti okurken kendinizi tarif edilen özelliklere sahip bir
insan olarak hayal edin. Birden çok cevabı işaretleyebilirsiniz.
İlk sorunun cevabını açıklanıyor, bu size yol gösterebilir.
Diğerlerinin cevaplarını yazının sonunda bulabilirsiniz. Ama
hemen bakmayın. Eminim ki ilk soruda en az bir çarpıtmayı
tanımlayabileceksiniz ve bu bir başlangıç olacak.
Bilişsel çarpıtmaların
özeti
- Ya hep ya hiç düşüncesi
: Olayları siyah ya da beyaz olarak kategorize edersiniz.
Eğer performansınız azalırsa kendinizi tamamen başarısız
bulursunuz.
- Aşırı genelleme:
Tek bir olumsuz olayı sonu gelmez bir yenilgi kalıbı olarak
görürsünüz.
- Akıl süzgeci: Tek
bir olumsuz detayı seçip onun üzerine yoğunlaşmak
- Olumluları değersizleştirme:
olumlu şeyleri bu sayılmaz diyerek yok sayma
- Sonuçlara atlama: Sonuç
olarak birşeyin olumsuz olduğuna dair yorumlar yapma i.
Düşünce okuma: Birisinin hakkınızda olumsuz düşündüğünden
eminsinizdir bunu doğrulama gereği bile duymazsınız.
ii. Kehanet hataları: Hislerinize dayanarak olayların
kötü gideceğine inanmak
- Büyütme ya da ufaltma:
Olumsuz şeyleri büyütme güzel olanları ise küçültme.
- Duygusal ilişkilendirme:
Hissettiğiniz şeylerin gerçek olduğunu düşünmek
- ''Olmalılar''konumu:
yapmalıyımlarla kendinizi motive etmeye çalışırsınız
ancak engellenmiş hissedersiniz ve paradoksal olarak motivasyonunuz
azalır. Sonuç suçluluk duygularıdır.
- Damgalamak ve yanlış
damgalamak: Bu aşırı genellemenin uç bir örneğidir.
Hatanızı tanımlarken sonuna da yani ben başarısız bir insanım
diye ekleyiverirsiniz.
- 10) Kişiselleştirme:
Sizin sorumluluğunuzda olmayan bir çok olaydan dolayı kendinizi
suçlarsınız.
TEST
1) Bir ev hanımısınız,
eşiniz etin biraz fazla pişmiş olduğunu söylediğinde kalbiniz
kırılıyor. Ben hiç birşeyi doğru düzgün yapamıyorum, başarısız
bir insanım diye düşünmeye başlıyorsunuz. Artık dayanamıyorum,
bir köle gibi yaşıyorum ve aldığım ödül bu, seni aptal diyorsunuz.
Bu düşünceler sizi kızgın ve üzgün yapıyor. Hangi çarpıtmalar
kullanılmış?
a. Ya hep ya hiç düşüncesi
b. Aşırı genelleme
c. Büyütme
d. Damgalama
e. Hepsi
Bu sorunun cevabı hakkında biraz
yorum yapacağım. İşaretlediğiniz her cevap doğrudur. Ben başarısız
bir insanım derken ya hep ya hiç düşüncesi kullanılıyor. Buna
bir son verin. Et biraz kuru olabilir ama bu sizin tamamen
başarısız olduğunuz manasına gelmez. Hiçbir şeyi doğru dürüst
yapamıyorum dediğinizde aşırı genelleştiriyorsunuz demektir.
Artık dayanamıyorum dediğinizde çektiğiniz acıyı büyütüyorsunuz.
Eşinizin söyledikleri sizin duymak istedikleriniz değil ama
sizin değerinizi ölçen cümleler de değil. Bir köle gibi çalışıyorum
ve aldığım tek ödül bu dediğinizde ikinizi de damgalamış oluyorsunuz.
Eşiniz bir aptal değil sadece huzursuz ve duyarsız davrandı.
Aptallar yoktur aptalca davranışlar vardır. Benzer şekilde
kendinizi köle olarak görmeniz de saçmadır. Bu ruh halinin
akşam yemeğinin tadını kaçırmasına izin verdiniz.
Teste devam edelim.
2) Bu kendini ölçme testini
yapmanızın iyi olacağını söylediğim ilk cümleyi okudunuz.
Canınız sıkılmaya başladı ve hayır test falan yapmak istemiyorum,
hayatım boyunca can sıkıcı testler yaptım, kitabın bu bölümünü
geçmek istiyorum, bu beni sinirlendiriyor o halde bana bir
faydasının olacağını düşünmüyorum demeye başladınız. Kullandığınız
çarpıtmalar:
a. sonuçlara odaklanmak( kehanet hataları)
b. aşırı genelleme
c. ya hep ya hiç
d. kişiselleştirme
e. duygusal ilişkilendirme
3) Bir üniversitede psikiyatristsiniz.
Depresyon hakkında yazdığınız kitabınızla ilgili yeni düzenlemeleri
göstermek için editörünüzle buluşmaya hazırlanıyorsunuz. Editörünüz
yeterince kibar olduğu halde siz sinirlisiniz ve kendinizi
yetersiz hissediyorsunuz, şu düşüncelere sahipsiniz. ''Benim
kitabımı seçmekle korkunç bir hata yaptılar, iyi bir iş çıkaramayacağım,
bu kitabı asla çarpıcı, taze ve yaşayan bir kitap haline getiremeyeceğim,
yazım çok sıkıcı düşüncelerim yeterince iyi değil''.. bilişsel
çarpıtmalarınız:
a. ya hep ya hiç
b. sonuçlara odaklanmak
c. akıl süzgeci
d. olumluyu değersizleştirme
e. büyütme
4) Yalnızsınız ve bekarlar
için hazırlanmış bir sosyal etkinliğe katılmayı planlıyorsunuz.
Geldikten sonra ani bir ayrılma ihtiyacı hissediyorsunuz,
gerginsiniz. Aklınıza gelen düşünceler şunlar: ''büyük olasılıkla
ilginç insanlar değiller, niye kendime işkence ediyorum, burası
kaybetmiş insanlar topluluğu, çok sıkıldım, bu parti sıkıcı
olacak..'' kullandığınız çarpıtmalar:
a. damgalamak
b. büyütmek
c. sonuçlara odaklanmak (düşünce okumak ve kehanet hataları)
d. duygusal ilişkilendirme
e. kişiselleştirme
5) Patronunuzdan geçici
olarak işten çıkarılabileceğinize dair uyarı aldınız. Çılgına
döndünüz ve tutuklaştınız. Şöyle düşünmeye başladınız ''bu
dünyanın berbat bir yer olduğunu ispatlıyor, asla rahat bir
nefes alamayacağım''. Çarpıtmalar:
a. ya hep ya hiç
b. olumluyu değersizleştirme
c. akıl süzgeci
d. kişiselleştirme
e. ''olmalılar'' konumu
6) Bir konferans vermeye
hazırlanıyorsunuz ve kalbinizin çarpmaya başladığıni farkediyorsunuz.
Gergin ve sinirli hissediyorsunuz çünkü 'büyük olasılıkla
söylemeyi planladığım herşeyi söylemeyi unutacağım, konuşmam
yeterince güzel olmayacak, aklım duracak ve kendimi aptal
durumuna düşüreceğim'… düşünce hatalarınız:
a. ya hep ya hiç
b. olumluları değersizleştirme
c. sonuçlara odaklanma ( kehanet hataları)
d. ufaltma
e. damgalama
7) Sevdiğiniz kişi hastalandığından
dolayı son anda buluşmanızı iptal ediyor, kızgın ve üzgün
hissediyorsunuz çünkü şöyle düşünmeye başlıyorsunuz: ''terk
edildim, işlerin bu duruma gelmesinde nasıl bir hata yaptım''….
düşünce yanlışlarınız:
a. ya hep ya hiç
b. ''olmalı'' konumu
c. sonuca odaklanmak (düşünce okumak)
d. kişiselleştirme
e. aşırı genelleme
8) Yazmak zorunda olduğunuz
bir rapor var. Her gece başlamaya uğraşıyorsunuz ancak proje
gözünüze o kadar zor geliyor ki onun yerine oturup TV seyrediyorsunuz.
Kendinizi boğulmuş ve suçlu hissediyorsunuz. Şöyle düşünmeye
başlıyorsunuz: '' o kadar tembelim ki asla bu işi bitiremeyeceğim,
bu lanet işi yapamıyorum, bu iş sonsuza kadar sürecek, hiçbir
şekilde işler yoluna girmeyecek'' düşünce hataları:
a. sonuca odaklanmak (kehanet yanlışları)
b. aşırı genelleme
c. damgalama
d. büyütme
e. duygusal ilişkilendirme
9) Bu kitabı okudunuz
ve bazı metodları uyguladıktan birkaç hafta sonra kendinizi
iyi hissetmeye başladınız. Depresyon skorunuz 26dan (ciddi
depresyon) 11 e (sınırda depresyon) geriledi. Sonra aniden
kötü hissetmeye başladınız ve 3 gün içinde skorunuz 28 e çıktı.
Umutsuz ve üzgün hissetmeye başladınız şöyle düşünüyorsunuz
'bu yöntemler bana yardımcı olamayacak, şu andan itibaren
kendimi toplamalıyım, bu gelişmeler bir şanstı, daha iyi olduğumu
düşündüğümde aslında kendimi aptal yerine koymuş oluyorum,
asla iyi olamayacağım'' bilişsel çarpıtmalar:
a. olumluyu değersizleştirme
b. ''olmalı'' konumu
c. duygusal ilişkilendirme
d. ya hep ya hiç
e. sonuçlara odaklanma
10) Diet yapmaya uğraşıyorsunuz.
Bu hafta sonu sinirliydiniz ve yapacak hiçbir şeyiniz yoktu,
yavaş yavaş durmadan atıştırdınız, dördüncü şeker parçasını
yedikten sonra kendi kendinize şöyle düşünmeye başladınız
'' ben kendimi kontrol edemiyorum, her hafta diet ve yürüyüş
yapma planlarım suya düşüyor, dışardan bir balon gibi görünüyor
olmalıyım, bunu yememeliydim ama kendimi durduramıyorum, bütün
hafta sonunu domuz gibi yiyerek geçiricem''. Suçluluk duymaya
başladınız ve kendiniz daha iyi hissedebilmek için ağzınıza
bir avuç dolusu daha şekerleme attınız. Çarpıtmalar:
a. ya hep ya hiç
b. yanlış damgalama
c. olumsuz kehanet
d. ''olmalı'' konumu
e. olumluyu değersizleştirme
CEVAP ANAHTARI
1) A B C D E
2) A B C E
3) A B D E
4) A B C D
5) A C
6) A C D E
7) C D
8) A B C D E
9) A B C D E
10) A B C D E
DEPRESYON VE ÖFKE
Bir insan, depresyondayken öfkeli
hissettiğinde, bu öfke genellikle incinmek, kırılgan olmak
veya engellenmek ile bağlantılıdır. Asıl önemli nokta ise
kendimizi öfkeli hissettiğimizde bu öfkeyi itici ve başkalarını
kırmaya yönelik bir şekilde belli etmekten ziyade bunu hakkını
savunan veya açıklayıcı bir şekilde ifade etmektir.
Bu
durumda kendini başkalarına eşit görmenin bir yolu "ya hep
ya hiç" düşünüş tarzını kullanmaktan kaçınmaktır. Bu göz önüne
alındığında hakkını savunmacı bir şekilde davranmanın ilk
kuralı yaşamlarımızdaki olayları içinde kazanan ve kaybedenlerin
olduğu bir savaş olarak görmekten kaçınmaktır. Kızgın ve saldırgan
insanlar genellikle bir sonuca ulaşmak için güç kullanmakta
iken, hakkını savunan insanlar kabullenici davranırlar ve
başka insanları boyun eğici bir duruma düşürmemeye özen gösterirler.
Hakkını savunmanın başka bir özelliği ise insanlardan ziyade
konuya odaklanmaktır. Hakkını arayan insanlar tepkilerinde
başka insanlara saldırmaktan ziyade, daha çok kendilerine
ve öteki insanla olan ilişkilerine odaklanmayı seçerler. Örnek
olarak, hakkını savunan bir insan herhangi bir olay karşında
karşısındaki insana şöyle bir tepki verebilir: "Sen bu şekilde
davrandığın zaman kendimi incinmiş hissediyorum çünkü beni
önemsemediğini düşünüyorum'.
Dikkate alınmaya değer bir
diğer nokta ise, bir insan kendini inciten olayları hakkını
savunucu bir şekilde kabul ettiği zaman, bunu başka insanların
kendilerini suçlu veya utanmış olarak hissetmelerini engelleyici
bir şekilde yapmalıdır. Bazen insanlar değişmesini istedikleri
şeyleri başka insanlarla paylaşmazlar ve bunu başka insanların
kendilerini kötü hissetmelerini istedikleri için yaparlar.
Bu yolla, diğer insanların kendilerini suçlu ve üzgün hissedeceklerini
düşünürler. Fakat bu hakkını savunucu bir şekilde davranmanın
bir parçası değildir. Bazen, insanlar, başkalarının kendilerini
suçlu hissetmeleri için, kendilerine kötü davranırlar. Hatta
bazen depresyon başka insanlara saldırmak için kullanılan
bir araç haline de gelmektedir. Buna ek olarak, depresyonun
bir mesaj taşıdığı da olmaktadır. Bu mesaj etrafımızdaki insanların
bize bakması ve bizi kollaması gerektiği iletisini içinde
barındırabilmektedir. Bu durumda insanlar kendilerini olası
mutluluktan uzaklaştırmakta ve daha çaresiz bir duruma sokmaktadırlar.
Böyle bir durumda, birey etrafındaki insanların bireyin içinde
bulunduğu depresyona nasıl bir tepki vermesini istediğini
dikkatli bir şekilde düşünmelidir. Bu yapılması kolay olmayan
bir iştir fakat böylece birey kendi depresyonunu kullanıp
kullanmadığını görebilir.
Hakkını arayıcı davranış şeklinin
tersi olan boyun eğici davranışta en büyük problemlerden bir
tanesi surat asma, somurtma veya edilgen saldırganlık (pasif
agresyon) olarak değerlendirilen davranım şeklidir. Surat
asma davranışında, birey bakşa insanlarla üzüntülerini paylaşmak
yerine içine kapanır ve bu yolla etrafındaki insanlara "sessiz
tedavi" uygulamış olur. Surat asma diğer insanlardan intikam
almanın ve kendilerini suçlu hissettirmenin bir başka yolu
haline gelmiştir. Oysa ki, surat asma davranışı bireyin çevresinde
problemlerin konuşulmasını engelleyen bir atmosfer yaratır.
Birey suratını astığı zaman çevresine sanki başka insanları
umursamıyormuş mesajı gönderir ve bu durumda işlerin daha
kötüye gitmesine yol açar. Surat asma davranışı ile ilgili
bir diğer problem ise, birey surat astıkça içindeki öfke de
o kadar büyümüş olur. Eğer, birey hakkını arayıcı bir şekilde
davranmayı öğrenebilirse ve kendisini üzen noktaları başkalarına
açıklamayı öğrenebilirse, bu durumda bu kişi surat asma veya
somurtma davranışını daha az yapmaya başlar. Yukarıda yazanlar
göz önüne alındığında, kişinin kendisine neden surat astığını
sorması, bu konu üzerinde düşünmesi ve son olarak hakkını
savunan bir şekilde davranmak için çabalaması gerekmektedir.
Bireyin kendisini hakkını arayıcı
bir şekilde davranmadığı için suçlaması ve buna sinirlenmesi
herkesin hayatında ve özellikle depresyonda oluşan problemlerden
en önemli olanıdır. Örnek olarak, bir kişi birisiyle tartıştığında
ve aklında olan şeyleri söyleyemediğinde, sonrasında bu kişi
kendini suçlar ve hakkını savunamadığı için kendini kötü hisseder.
Hatta, bireyin kendisinde oluşan bu başarısızlık duygusu içinde
büyüyerek kendine daha çok yüklenmesine yol açar. Açıkça görüldüğü
üzere bu süreç bireyin kendisini suçlamasına ve kendisine
etiketlemesine yol açmaktadır. İnsan beyninin bilişsel işleyiş
tarzı göz önüne alındığında kişinin kendisini böyle bir düşünme
tarzına sokması oldukça kolaydır. Böyle bir durumda, birey
bu düşünce tarzı üzerine çalışmalı ve içinde bulunduğu duruma
alternatif düşünce tarzları geliştirmelidir. Örnek olarak;
"Kendimi güçsüz olarak etiketlemek kendimi daha kötü hissetmeme
sebep oluyor. Bu "ya hep ya hiç" düşünme tarzı ve bu benim
olumlu yönlerimi görmeme engel oluyor". Bu tip alternatif
düşünme şekilleri bireyin yukarıda belirtilen olumsuz düşünme
tarzını kırmasına yardımcı olabilir. Eğer hakkını savunucu
davranış şeklinin bir beceri ve ustalık gerektirdiğinin farkına
varabilirsek ve üzerinde çalışılması gerektiğini anlayabilirsek,
bu süreç içersinde yukarıda açıklanmış olan kendini etiketleme
davranışını engellemiş oluruz.
Yakın ve özel ilişkilerde depresyonla
bağlantılı olan öfke daha çok uzun süreli zorluklar sonucunda
ortaya çıkmaktadır. Bir ilişkide birey kendini karşısındaki
insan tarafından çekinik hale getirildiğini düşünebilir ve
bu zamanla bireyin içinde öfke toplanmasına sebep olabilir.
Böyle bir durumda evlilik veya çift terapisine gitmek gerekebilir.
Bir diğer yandan, hakkını savunucu şekilde davranmayı ve ailene
veya partnerine karşı daha açık olmayı öğrenmek işleri daha
kolay hale getirebilir. Bütün yaşamımızda olduğu gibi yakın
ve duygusal ilişkilerde de insan hem iyi hem zor günler geçirerek
gelişir. Fakat ortaya çıkan çatışmalarla yüzleşmak insanın
duygusal ilişkilerdeki kapasitesinin gelişmesine olanak sağlar.
Unutulmamalıdır ki, insanlar yaşamlarında ortaya çıkan zorluklarla
başa çıkarak daha iyi duruma gelebilirler ve bir yandan da
gelişebilirler.
Anlaşmazlıklar, tartışma ve
çatışmalar her ilişki için normaldir. Bazı evliliklerde ise
çatışma oranı yüksek olmasına karşın evlilik devam etmektedir.
Bunun sebebi çoğunlukla çatışmalarıdan korkulmamasıdır. Depresyona
eğilimli insanlar çatışmalardan özellikle de tartışmanın kızışacağını
hissettiklerinde korkarlar. Bu korkunun en önemli sebeplerinden
biri "birşeylerin onarılamayacak biçimde kırılması" endişesi
ve inancıdır.
Çökkün kişiler çatışmalardan
sonra uzlaşmakta da güçlük yaşarlar. Uzlaşıp barıştığımızda
öfke ve heyecanımızı dindiriririz. Bu kişilerin uzlaşamasının
sebepleri nelerdir? Çocukken bunu yapmayı öğrenememiş olmaları
bir ihtimaldir; muhtemelen anne babaları da onlar da barışmak
için bir adım atmamışlar veya bunu aralarından birinin baskınlığı
üzerinden çözmüşlerdir. Barışmak isteyen kişi çekinik olan
olmuştur.
Bizi barışmaktan alıkoyan birkaç
durum vardır; "Özür diler ve uzlaşmak istersem bu şu anlama
gelir; Hatalıydım, pes ediyorum. Kaybettim. Zayıfım. Güçlü
insanlar özür dilemez. Diğerleri çatışmanın tüm sorumluluğunu
üstlendiğimi sanacak. Güçsüz bir konumdayım." Oysa bunlar
için çeşitli alternatifler vardır. Örneğin; "Birini incittiğimi
düşünürsem hareketim için özür dilerim ve bu da çatışmanın
tamamen benim suçum olduğu anlamına gelmez. Hakkını aramak,
kazanmak ve kaybetmekle ilgili değil, çatışmanın sebepleri
ve bunları çözme isteğiyle ilgilidir.Özür dilemek benim zayıflığım
değil, güçlü tarafımdır. Özür dilediğimde karşımdakinden uzaklaşmak
zorunda değilim çünkü o ilişkiyi önemsiyorum. Tekrar bir araya
gelmeyi suçluluğumu rahatlatmaktan daha çok istiyorum."
Uzlaşma öğrenilebilecek bir
beceridir. Çatışmanın ardından olanları onarmak çatışma korkusunu
azaltır. Onarmak ve telafi etmek sadece kendinize öyle dayattığınızda
çekinik bir durumdur.
Diğerlerini cezalandırmak için
surat asmaktan vazgeçin. Yakın ilişkilerde uzlaşma sarılma
ve başka fiziksel temaslar içerebilir ama elbette ki bunu
dayatamazsanız. Dürüst olmaya ve gerekiyorsa özür dilemeye
çalışın ve karşınızdakinin uzlaşmaya hazır olmasını bekleyin.
Affetmeyi zorlaştıran bazı düşünceler
şunlardır; "Beni üzdükleri için bunu onlara ödetmeliyim.Onları
affedersem memnuniyetsizliklerimi ifade edemem. İyi davranmak
zorunda kalırım. Affetmek zayıflıktır. Onlara benden daha
çok faydası olacak."
Affetmek geçmişte olanların
hiçbir önemi kalmadığı anlamına gelmez. Bazı insanlar kendi
duygularını tanımlamadan affettikleri için geride gücenme
kalır. Affetmek acı verici bir süreç olabilir. İntikam ihtiyacı
hem kendimiz hem de ilişki için zarar vericidir.
Bir insana çok gücendiysek onların
kurbanı olduğumuz hissine de kapılabiliriz. Bu bizim kendi
hayatımıza dair kontrol hissimizi yitirmemize neden olur.
Güvensizlik geliştirerek ilişkinin zarar görmesine sebep olabiliriz.
Affettiğimizde "Geçmişin geçmesine izin veriyorum ve artık
onun kurbanı değilim" demişizdir. Bu bazılarımız için çok
rahatlatıcıdır.
Kendimizi affetmek kendimize
şefkatimizin bir ifadesidir. Mükemmel olmak zorunda olmayacağımızı,
bazı zamanlarda hatalar yapabileceğimizi kabullenmek anlamına
gelir.
Anahtar Noktalar
- Odaklanılması gereken öfkeden
çok içerdiği mesajlardır.
- Hakkımızı aramayı öğrenmek
için insanlardan çok çatışmanın ardındaki meselelere ve
incinmeye odaklanmamız gerekir.
- Boyun eğern davranışlar
saldırganlık, suçluluk, surat asma ve korkarak geri çekilmeyi
kapsar.
- Hakkımızı aramadığımız için
duyduğumuz öfke kendimize yönelir ve zarar vericidir.
- Çatışmadan sonra uzlaşma
ve affetmenin gelmesi önemlidir. Bunları engelleyen inançları
yenmeliyiz.
- Affetmek güçlü bir harekettir.
Çalışmalar
- Karşımızdakini savunmaya
geçirebilecek saldırılardan kaçının.
- Ne söylemek istediğiniz
üzerinde çalışın.
- Uzlaşmaya hazır olun.
Hakkınızı aramayı öğrenmenin
önemli bir boyutu 'düşünceleriniz yavaşlatmak ve kendinize
düşünecek zaman tanımaktır." Çatışma durumunda hemen tepki
vermeniz gerektiğiniz düşünmeyin. Karşınızdakinden size onu
neyi endişelendirdiğini ve düşündürdüğünü açıklamasını isteyin
ve onu anladığınızı ama sizin de böyle düşündüğünüzü söyleyerek
kendinizi ifade edin.
Geçmişin geçmesine izin vermek
ve diğerlerini affetmek üzerine biraz düşünün. Bunun avantajlarını
ve dezavantajlarını yazın. Olumsuz inanışlarınızla yüzleşmeye
ve mücadele etmeye çalışın.
Geçmişinizdeki bazı kırgınlıklarınızın
çok ciddi olduğunu hissediyorsanız yardım almayı düşünün.
İşinize ne yarıyorsa onu yapın. Affetmeyi başardığınızı hissettiğiniz
zaman sevdiğiniz kişileri düşünün ve bu sevginin alanını genişletmeye
çalışın.
|